13 Ekim 2007 Cumartesi

40. Yıl Deklarasyonu

40. Yıl Deklarasyonu

Ütopyaya 2. Apel : Metropolleşen Türkiye'de Yerel Yönetim ve Güç Yapısı / 1994
Kentsel Toplumsal Hareketler Bağlamında bir Meslek Baskı Grubu olarak Mimarlar Odası'nın
Politikaları'nın Tarihsel Gelişimi - Bugün için Önerilebilecek Hipotezler

Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, Mimar.

Tarihsel Perspektif
Mimarlar Odası 1954'lerden beri meslek grubu olarak, dar teknokratik bakış açısından öte, toplumu bütünlüğü içerisinde kavrayan kapsamlı bir planlama anlayışını savunmuştur. Gerek 1960'ların "toplum hizmetinde Mimarlar Odası" gerekse 1970 ortalarında ortaya atılan "fiziki yapının sosyo ekonomik yapının bire bir mekansal karşılığı" olduğu temel savları 1990"lara kadar Mimarlar Odası'nın Kent yapısı ile ilgili temel bilimsel ve mesleki politikalarının belirleyici unsuru olagelmiştir.
Söz konusu bakış açısı, Mimarlar odası'nın sektörel disiplin alanlarında sarfettiği bilimsel ve mesleki çabalar yanısıra, kentin sosyolojisi ve makroformu, yerel yönetimler, yerel yönetimlerin örgütlenmesi, yerel yönetimlerin örgütlenmesinde emekçi sınıf ve katmanların söz ve karar sahibi olmaları, küçük üretim ve zanaatkarlık ile mühendisliğin, plancılığın ilişkileri, alanlarında da bilimsel üretim yapması sonucunu getirmiştir. Mühendis ve Mimarları bir mesleki kategori olarak ekonomik ilişki ve toplumsal bilinç göstergeleri açısından inceleyen araştırmalar, teknik beceriye haiz bir orta katman olarak, toplumu dönüştürmesi beklenen mekanizmalar ve güçler içerisinde mühendis ve mimarın konumu, Mimarlar Odası'nın irdeleme alanı içerisinde yer alagelmiştir.
Kuşkusuz böylesi bir bakış açısı, Mimarlar Odası'na tarihsel süreci içerisinde, kent ve kent yönetiminin dönüştürülmesinde, planlanacak toplumun en değişken mekanı olan kent ve kentin yönetimi konusunda özel yaklaşımlar kazandırmıştır . Bir yandan yerel yönetimin merkezi yönetim ile ilişkileri öte yandan plancıların bu mekanizmalar içerisinde ne biçimde ve hangi teknikleri kullanarak mücadele edecekleri, bu mücadelede diğer teknik kadrolarla (TÜTED) ve en geniş boyutta diğer çalışan emekçi kesimlerle (PLATFORMLAR) ne tür mücadele birliktelikleri ittifaklar kuracakları, Mimarlar Odası'nın sürekli uğraş verdiği, bilimsel katkılar koyduğu alanlar olagelmiştir. Bu neden ve saiklerle Mimarlar Odası Kadroları Dalokay örneği metropol Belediye Başkanları, (Bkz. Tarık Okyay, Raşit Gökçeli, Yerel Yönetim ve Güç Yapısı, Derleyenlerin Notu, Mimarlık 1977/2), Teoman Öztürk ve Yavuz Önen gibi uzun süreli TMMOB Başkanları, ve sayısız teknik ve bilimsel kadroları ile Yerel Yönetim ve Güç yapısı alanında teorisyenleri (I.Tekeli, T. Okyay, Y. Gülöksüz, ve Iller Bankası ekolü'ndeki gibi nicelerini) Türkiye Yerel Yönetim pratiği ve literatürüne kazandırmıştır.
Resmi toplumun ve söylemin ötesinde bir NGO, Hükümet Dışı Organizasyon niteliği ile Türkiye Planlama pratik ve teorisinde Mimarlar Odası'nın yarattığı katkılar toplumun akademik ve akademik olmayan kesimleri üzerinde daima etkili olagelmiştir.
Değişen Paradigmanın Ögeleri
Günümüzde ise bazı değişim süreçleri, Sosyal Formasyonu, Kenti, Planlama disiplinlerini ve mesleğin içinde yer aldığı sektörü hızla değiştirmektedir.
Yerel Yönetim olgusunun bu değişmelerin ışığında ve yukarıda belirtilen tarihsel perspektif ve bütünsel planlama anlayışı içerisinde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
-Birinci büyük değişme kütüğü, sibernetik devrimin kent üzerinde oluşturduğu dönüşümdür. Iletişim teknolojisinin getirdiği yeni parametreler, verimliliğin artması, çalışma zamanının azalması, bilginin yayılması, kent ve yapı mekanının dolaylı dönüşümü ve gündeme gelen ekolojik boyutlar, planlama kavramını, sosyal mücadele kavramını yeni bir perspektif içerisinde irdelemeyi gerekli kılmaktadır.
-Ikinci değişme kütüğü kentin ulusal devletten çok uluslarası bir sistemin ögesi haline gelmesi ve bu değişimin büyük sermaye ile geleneksel küçük üretim arasındaki dengeleri yeni baştan oluşturmasıdır.
-Üçüncü değişme kütüğü Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde, kentin kurumsal yapı ile enformel sektör arasındaki dengelerinde oluşan değişmelerdir. Bu değişmeler, geleneksel patronaj tipindeki politika üretimini de köklü olarak sorgulamaktadır. Dolayısı ile 1995'lerin yerel yönetim politikaları içerisinde rol oynayacak baskı gruplarının stratejilerini esastan değiştirmeleri gündemdedir.
Sonuç olarak Kent Yönetimi ve Örgütlenmesi alanında özel bir toplumsal mücadele tarihine sahip olan bir meslek grubu/demokratik kitle örgütü karışımı olarak tanımlanabilecek Mimarlar Odası'nın, yeni paradigma ışığında toplumsal ve mesleki amaçlarını gözeten yeni teori ve stratejilerini sunması gerekmektedir. Mimarlar Odasının değişen toplum ve kenti ile ilgili yeni bir ütopya üreterek 1970'lerde olduğu gibi topluma sunması ve bir çeşit 'ütopyaya 2. apel' çıkartarak, 1970'lerdeki gibi mesleki ve toplumsal kamuoyuna sunmasının zamanı gelmiştir.

Cimri Kirpi

“Cimri Kirpi Gibi Değilsin Kardeşim”

Vecdi Çıracıoğlu, Cimri Kirpi, Kırmızı Kitaplar, 2002.


Raşit Gökçeli


Vecdi Çıracıoğlu, başarılı romanı “Kara Büyülü Uyku”nun ardından ikinci romanını yayımladı.

“Cimri Kirpi”de “Kara Büyülü Uyku” gibi Türkiye ve Anadolu’nun toplumsal imgeleminin gergefinde örülmüş bir anlatıya sahip.


Çıracıoğlu, ilk romanında teknoloji ile felsefeyi buluşturan anlatı temalarını bu romanda da kullanıyor. Ancak “Kara Büyülü Uyku”daki teknolojik boyutun yoğunluğu, “Cimri Kirpi”de daha seyreltili fakat tüm romana yayılmış bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Anlatı zenginliği, detay ve planların titizliği, “Cimri Kirpi”de de okuyucuya lezzetli ve kendine özgü bir kurgu evreni sunuyor.

Romanın Konusu

1277 Anadolu’sunda, Rum Selçuki İmparatorluğu’nun yönetsel krizi doruğuna çıkmıştır. Moğollar Anadolu’yu istila etmekte, saray entrikaları sonucunda Selçuki Sultanı Bizans’a sığınmaktan başka bir çare bulamamaktadır. Memluk Sultanı Baybars’tan da diledikleri umarı bulamayan Selçukiler, yeniden Moğol hakimiyetine girerler.

Ezilen her zaman olduğu gibi yoksul Türkmen aşiretleridir. Yoksul aşiretlerden oluşan Türkmen boyları, isyan etmekten başka yol bulamazlar.

İsyanlar birbirini izlemekte, baskı ve zulüm de aynı oranda artmaktadır.

Karaman yöresinin Türkmen beyleri, bir yolunu bulup Konya bölgesinin egemenliğini elde etmeye çalışmaktadırlar.

1277 yılında fırsat oluşur. Konya’yı kurtarma olanağı ortaya çıkar.

Ancak Selçuki soydan bir sultanın başa geçirilmesi gerekmektedir. Böylesi bir arayış içerisindeki Türkmen beylerine aradıklarını, Taki adında “garip kıyafetli yarasa-karga karışımı” tuhaf güçlere ve yeteneklere sahip bir büyücü sunar.

Zırzır adındaki derviş aradıkları özelliklere sahiptir, yeteneklidir.

Karaman beyleri Taki’nin önerisini kabul ederler, aynı sırada Konya kurtarılır, büyücü, gözbağcı Taki’nin önerdiği “Zırzır Derviş”, “Siyavuş” adı altında sultan olur. Karaman’lı Türkmen Mehmet Bey de vezir olarak iktidar erkini kullanacaktır.

Bir süre sonra Moğollar ile işbirlikçi Selçukiler, yeniden Konya’yı zapteder, akibetini bekleyen “Siyavuş”u da zindana atarlar.

Türkmen’lerin isyanı tüm Anadolu isyanları gibi kan ve zulüm içinde bastırılmıştır.

Kısa bir dönem devlet katında egemen olan Türkçe yeniden terkedilmiştir.

Roman ard arda, (flash-back) geriye dönüş teknikleri ile ve sinematografik bir anlatımla, zindanda öldürülmeyi bekleyen “Siyavuş – Zırzır” ve Taki’nin macerasını anlatmaktadır.

Ancak bu anlatı Vecdi Çıracıoğlu’nun alışageldiğimiz, kendine özgü, zaman-uzay mekanında cereyan etmektedir.


Zaman – Uzay Geometrisi

“Kara Büyülü Uyku”daki “Tüm Zamanların Kardeşliği” “Cimri Kirpi”de “Tüm Anların Kardeşliği” olmuştur.

Roman seksenbir an ve son an olmak üzere sekseniki andan oluşur. Buradaki anlar Çıracıoğlu’nun anlatı tekniğinde farklı bir geometri oluşturan zaman – uzay parametreleri içerisinde yer bulurlar. Algıladığımız kronolojik anlardan çok, senfonilerdeki “moment”leri andırırlar.

Çıracıoğlu yeni romanında, Anadolu’nun tarihinde yer alan isyan ve isyanlar tematiğini ortak toplumsal imgelemimizde yer aldıkları biçim ve işgal ettikleri önemi vurgulayarak yeniden bilincimize nakşediyor.

Bu hatırlatışa gereksinme duyduğumuzu, toplumsal imgelemimizde yer alan fakat globalleşen Türkiye’de unutmaya yüz tuttuğumuz isyan geleneğimizle sanatsal biçimler aracılığıyla da olsa yeniden yüz yüze gelmemizin yararlı olduğuna işaret etmek isterim.

Demek ki romanın teması toplumsal “arka hafızamıza” ilişkin ve özellikle bindokuzyüzseksenlerden itibaren bize unutturulmaya çalışılan tarihi kökenlerimize ilişkin göndermeler taşımaktadır.

Roman Kahramanları

Romanın ilginç olan yanı, tarihi gergefine karşın son derece modern ve insanlığın asli ve değişmez özelliklerini taşıyan kahramanları yani tiplemelerdir.

Gerek gözbağcı – büyücü Taki gerekse derviş Zırzır, yaşadıkları döneme karşın, çağdaş özellikler taşıyan roman kahramanlarıdır.

Taki ve Zırzır, 1275 Anadolu’sunun karanlık ve zulüm dolu ortaçağında yalnızca isyan eyleminde değil ama fikri planda da kendilerine yeni bir dünya kurmaya çalışan kişiliklerdir. Kendilerine özgü bir felsefe ve yaşam biçimi kurmaya çalışan birer “heretik” sapkındırlar.

Bu sapkınlığı, Çıracıoğlu’nun kendisine özgü zaman – uzay geometrisinde romanın kırkbirinci anında, son derece çarpıcı bir detay ile algılıyoruz.

Taki’nin sapkın oğlanlar dergahında sığınma, bir kervan baskınından kurtarılmış yarı meczup frenk delikanlısı, kendini astığında, Taki, onu gömdüreceğine yakıp küllerini denize kavuşması için ırmağa atar.

Ortaçağ karanlığında ve dinsel bağnazlıklar ortasındaki bu davranış biçimi, ne denli “heretik” sapkın bir dimağ ile karşı karşıya bulunduğumuzu bizlere çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Roman, büyücü, dergah sahibi Taki ile derviş Zırzır karakterlerini son derece girift özelliklerine varıncaya kadar bizlere zengin ve doyurucu bir anlatımla naklediyor. Öyle ki “son ana” gelindiğinde onları, tüm kişilik zenginlikleriyle içselleştirebiliyoruz.

Anlatı Örnekleri

Çıracıoğlu, anlatısını dil ve detay zenginlikleri ile destekleyerek son derece imgeli ve piktüral bir evren sunuyor bizlere.

Bazı örnekler:

“Kızıl toprağı sulandırarak balçık haline getirdiler ve kalın iki manda derisi arasına koyarak dövdüler. Kaynar suyun içinde bekletilerek yumuşatılan eğrilmiş kamışları birbirine ekleyerek derilere çerçeve yaptılar. Böylelikle üç tane geniş ve okların delemeyeceği,kaynar su ve iri taşların etkili olamayacağı kalkana sahip oldular.” (s.30).

“Geniş kalkan büyük bir kirpi durumundaydı artık: oklu kirpi!..” (s31).

“Beni tanıyorlar... Soyum belli değil ya... Düzmeceler korkak olur... Korkuyla yaşamanın korkunç bir şey olduğunu biliyorlar. Bunun için ben de onların bildiğini biliyorum. Korkacağımı sanıyorlar... Hayır korkmayacağım.”

Bu roman aynı zamanda bir korku romanı. Zalimin “Dokunma biçimleri” üzerine bir roman. Ve hepimiz “dokunulmaktan” korkarız. Aykırı ve muhalif olan her bireyin korkusu olan zalim tarafından dokunulma korkusu önemli bir tema.
Anlatı örneklerine devam ediyorum:

“Kasnak kalıplar yardımıyla sıkıştırılarak biçimlendirilmiş deve gübresini içine yerleştirdi. Ve sonra, ateşi üfleyerek harlandırdı. Üzerine süksük odunlarını dizerek kule yaptı.” (s.44).

“Çardağın köşesindeki ocakta bir güveç içinde kaynayan suya bohçalar atılıp karıştırıldı. Güveç, taze söğüt dallarından örülmüş çavlıdan süzüldü. Bir kap manda yoğurdu getirildi. İçine sirke, tagna ağacının posası ve sınçgan dikeni sıkıştırılmış suyuyla ezilmiş sarmısak karıştırıldı. Son olarak, avulku ağacının şarabi meyveleri süs olarak üzerine serpiştirilerek, yemek hazırlandı.” (s.142).

“Ekmeğini, başka bir deyişle yaşamını kazanmanın yolu atalarından kalan miras hissesi oklardı. Savaşların kahramanları kıvrılmaz düz yılan oklar ise, her aşamada bir bebeğe gösterilen özenle, yaşayan bir bedeni başka bir dünyaya göndermek için hazırlanıyordu. Okların gövdeleri çam, gürgen, kayın ağaçlarıyla, daha önceleri Hindistan’dan getirilen ve boğum aralarından bir okun çıkabileceği uzunlukta içi dolu kamışlardan yapılıyordu. Önce kamışların liflerini ayırıyorlar, sonra, tutkalla birbirine yapıştırarak havada ıslık çalan bülbülleri hazırlıyorlardı! Egemen oldukları ormanlarda körpe çam dalı kesmekle görevli “çamcı” birliği vardı...
Sivri madeni uçlu demrenleri, geçirildikleri soyalarda sıkıştırıp, özenle kontrol ediyorlardı. Kartal, sultani adi kuğuların teleklerinden elde edilen oku hedefe yalpalamadan ulaştıran yelelere, sulandırılmış çam tutkalıyla şekil verildi.” (s179-180).

Hepimiz “Cimri Kirpi”yiz

Romanın en son an olmayan “son an”ına gelindiğinde kültürel kimliğimizin bir parçası olan Anadolu İsyanları anlatısının oluşturduğu anlatı altyapısı içerisinde yer alan Taki ve Zırzır kişiliklerinin macerasının, modern insanın kendi koşullarını aşma macerası ile koşut olduğunu farkediyoruz.

Zulüm ve ölüm karşısında korkmamayı yeğleyen sadece kendine ait olduğu dünyayı aşan farklı bir evren oluşturmaya çalışmış olan Zırzır’ın aslında Antigone (Anouilh) ya da Merseau (Camus) tiplemelerinin Gütenberg galaksisi içerisinde 1277’de yaşamış Anadolu’lu bir komşuları olduğunu idrak ediyoruz.

Çıracıoğlu’nun zaman – uzay geometrisi, Zırzır’a insanlığın ve edebiyatın “isyankar” ve “bir tek başına” kahramanları galerisindeki yerini aldırdı.

Bu anlamda Türk ve Anadolu toplumsal imgelemine ait evrensel bir aykırı kahramanına daha, Çıracıoğlu’nun romanı ile kavuşmuş oluyoruz.

Anadolu tarihinin isyan ve zulüm dizisinde evrensel özelliklere sahip, “heretik” sapkın kardeşlerimiz Taki ve Zırzır bundan böyle edebi kişilikleri ile de aramızda “Cimri Kirpi” aracılığı ile dolaşacaklar.

Ve her birimiz, büyük edebiyat eserlerindeki kahramanlar aracılığıyla kendi insani kişiliğimize ait yüceltici özellikler keşfediyor isek, “Cimri Kirpi” olma özelliğimizi, zulüm karşısında korkmama yetimizi “heretik” sapkın olabilme yeteneğimizi de bu romanla birlikte geliştirmeye çalışacağız.

Onun için hepimiz bundan böyle biraz da “Cimri Kirpi” olacağız !

“Anın Sırad Köprüsünden” “Tüm Zamanların Kardeşliğine”

“Anın Sırad Köprüsünden” “Tüm Zamanların Kardeşliğine”

Raşit Gökçeli, Nisan 2002


Vecdi Çıracıoğlu’nun 1999 yılı Can Yayınları İlk Roman Ödülü’nü elli beş dosya arasından “sıyrılıp” kazanan yapıtı, “Kara Büyülü Uyku”, (1) bugünlerde Kırmızı Yayınları arasından, yazarın bir başka yapıtı ile (Cimri Kirpi), yeniden yayınlanıyor.

Yayınlanışından bu yana üç sene geçmesine karşın, gündemden düşmeyen “Kara Büyülü Uyku” öyle anlaşılıyor ki elli beş dosya arasından sıyrılmanın ötesinde özellikler taşıyan bir yapıt.

Bu nedenle yerinde bir seçim yapan Can Yayınları Ödül Kurulu’nu, Can Yayınları ile birlikte bu ilginç romanı gerektiği biçimde sunduğu için kutlarken, yazarın romanının üçüncü baskısının yeni bir yapıtı ile birlikte okuyucuya ulaşmasının da edebiyat severler için iyi bir haber oluşturduğunu düşünmekteyim.

“Kara Büyülü Uyku” çok uzun sayılmayacak bir roman. Ama yazar yüz altmış sayfa içerisinde çok ilginç ve nitelikli bir yapıt ortaya koymayı başarmıştır.

Yapıtın ilginç olan yönü, toplumsal imgelemimizde ortak bir yer işgal eden İstanbul’un Fethi hadisesini roman tekniğine uygun olarak ve felsefi bir boyutla ele alması.

İstanbul’un Fethine ait bir motif olan büyük topların döküm macerasının örgüsü altında, teknoloji, felsefe, imajiner ve zaman parametreleri hamur edilerek ve çok detaylı teknolojik süreçler edebi bir dille anlatılarak okuyucuya insanlığa ait bütünsel ve özgün bir anlatı sunuluyor.

Çıracıoğlu, söz konusu anlatıyı okuyucuya aktarırken, çok zengin bir hava (ambiance) yaratarak, adeta belirli tarihsel bir zaman kesitine ait olay ve kahramanlar değil, tüm zamanlara ait kahramanlar ve insanlık durumları sunmayı başarıyor.

Söz konusu başarı anlatının detay ve dil zenginliği içermesinin yanısıra, anlatı ile koşut olarak daima kendini hissettiren bir felsefi duruşun sunulan teknolojik macerayla içiçe ele alınmasından kaynaklanıyor. “Kara Büyülü Uyku”da anlatının özgünlüğü, anlatıdaki edebi yetkinlik, temanın felsefi boyutu arka planda mevcut tutularak, bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak var oldukları için başarılı bir edebiyat yapıtının olmazsa olmaz koşulları sağlanmış bulunmakta. “Kara Büyülü Uyku söz konusu niteliklere sahip bir yapıt.

1453’te İstanbul’u fethederek Osmanlı’yı Doğu Roma’nın ve giderek belki de Batı Roma’nın da hakimi kılarak bir dünya imparatorluğu kurmayı düşleyen Fatih, grejuva ateşine karşı, kalın Bizans surlarını yerle bir edecek toplara (azap) ihtiyaç duymaktadır.

Bu iş için bir macar döküm ustası olan Verbain ile, Asomata’ya (Rumelihisar) yerleştirilen Yannis adlı bir dökümcü, teknik bilgilerine binaen, Osmanlı Hakanı tarafından istihdam edilirler.

Roman söz konusu topların dökülmesinin, yani o dönem için bir teknolojik aşamanın gerçekleştirilişinin anlatısıdır. Bizans surlarını dövecek olan top azmanının dökümü ve bu dökümün süreci, ayrıntılı ve renkli bir biçimde aktarılıyor.



(1) Vecdi Çıracıoğlu, Kara Büyülü Uyku, Can Yayınları, 2000, 2. Basım.



Ancak teknolojik bir yenilik oluşturan “dikey döküm” yöntemi, romanda bir roman kişiliği ölçüsünde önemli bir yere sahip. Fatih’i muzaffer kılacak olan topu döken ustaların oluşturdukları döküm teknolojisi, döküm ustalarının yaptıkları işe karşı duydukları aşk ve ihtirasa varan tutkulu yaklaşımları, romanda kullanılışı itibariyle, teknolojinin yalnızca bir ürün (top) olarak ele alınmadığını, bir bilgi birikimini ifade ettiğini, felsefi duruşu gerektiren bir kültürel öge olarak algılandığını ortaya koyuyor.

Verbain için olmasa bile yardımcısı Yannis için uyguladıkları teknoloji sadece ün ve para sağlama aracı değildir. Onlar yarattıkları teknik ile aşka varan bir tutku ilişkisi sürdürürler.

Ahmet İnam’ın “Teknoloji Benim Neyim Oluyor” (Metu Press, 1999, s.24) adlı yapıtında belirttiği gibi, “Teknoloji… bir anlama, etkileyerek anlama çabası olarak görüldüğünde içinde kuramı, hüneri, hesap tekniklerini ve akılsal eylem ögeleriyle, insanın ‘Ben kimim? Ne yapıyorum? Neredeyim? Nereden gelip nereye gidiyorum? Gerçeklikle olan ilişkilerim nedir?” gibi felsefi tabanlı sorularına yanıt arama olanağı sağlayan bir yapı taşıyor ve bu niteliğiyle yalnızca bir ürün değildir. Tinsel boyutu olan bir süreçtir.”

Yannis’in döküm sürecini ne şekilde algıladığına ilişkin aşağıdaki bazı alıntılar, teknolojinin anlatı içerisinde kazandığı oylumu ve boyutu örneklendiriyor:

“O anda katı metali eriterek döküm yapmanın, aşk olmadan hiç bir işe yaramayacağını anladım… Aşk sıcaklığı, ergimiş metali dökerken bedenimi dıştan yalayan sıcaklık gibi değildi. İçten ve derinden gelen magma gibiydi.” (s.15).

“Çocukken dökümhanede çalışırken ustamın kalıbı kapatmadan önce, malasını dizinin altına saklayıp onu bana dakikalarca arattığını, bulamadığımı söylemek için geri döndüğümde, kalıbın en önemli yeri olan eriyik metalin girdiği yolluğu açıp, hatta daha da fazlasını yaparak kalıbı kapattığını hatırladım… Birkaç kez tekrarladıktan sonra ben de istediğini arıyormuş gibi yapıp izbe atölyenin kuytu bir köşesinden onu gözetliyordum.” (s58).

“Birbirlerine düşman ordular uzaklaştıklarında, onları barındıran eriyik metal sakin ve uyur durumda kendine gelerek katılaşıyor, sağlam döküm, kalıp bozulduğunda ortaya ortaya çıkıyordu. Eriyik metal katılaşırken birbirleriyle çarpışan ordular, dökümdeki ‘dengeler’di. O, bu dengelerin birçoğunu uzlaştırmasını biliyordu. (s65).

“Ne olur, ey bizi ve yeryüzünü yaratan Tanrım, metali dökerken beni de o kalıbın içine sok…” (s.66).

Teknolojik sürecin anlatımındaki detay zenginliğine birkaç örnek:

“Maçahanede Verbain’in istediği çap ve büyüklükte ince sazlardan yuvarlak bir sepet örüldü. Pamuk ipliğinin üzerine balmumu sürülerek hazırlanmış sicimler uzun sepete yukarıdan bağlanarak aşağıya doğru sarkıtıldılar ve belli aralıklarla sabitleştirildiler. Bu arada bezir yağları bakır kaplara konarak kaynatıldı. Taze manda tezekleri didiklenerek lif haline getirildiler. bunlar beziryağı kazanlarına atıldı ve uzun süre karıştırılarak harmanlandılar. Ortalığa dayanılmaz bir koku yayılıyordu. Etkilendiğim anlaşılmasın diye, arada kazanların yanına gidiyor ve bulamacın olurluğunu ölçermiş gibi öyle içine bakıyordum. Kazanlar soğumaya bırakıldı. Az sonra ılık duruma gelen bulamacı yavaş yavaş sepetin üzerine sürmeye başladık.” (s.71).

“Tamamlanan maça, tepesinde kanca yeri bırakılarak nemini çekmesi için maçahanenin bir köşesine, yeni doğmuş bebeğe gösterilen özenle bırakıldı.
Sabah erken maçahaneye geldiğimizde maça, nemini çekmiş halde porte başından balmumu iplerle sarkarak duruyordu. Macar Verbain balmumlu ipleri maçanın içinden yavaşça çektirdi. Balmumundan ötürü, pamuk ipler kolayca çıkıverdi.” (s.72).

“Hazır olan kalıp içine akıtılacak sıcak çorbayı bekleyen bakır karavanaya benziyordu. Metali ocaktan kalıbın içine taşıyacak olan yolluk dudağının sehpaları da, büyüklük sırasına göre, ocağın ağzı ile kalıbın bataklığı arasına yerleştirildi. Sehpaların üzerine dudak konuldu, yatağına da kor hale gelmiş odun kömürleri bolca yerleştirildi. Bu yanmış kor kömürler, soğudukça, döküm başlama anına kadar tazelenecekti. Dudak sıcak olmalıydı. Eriyik metal yuvasına girene kadar tek havaya açık yer orasıydı. Dudağın sevgilisi sıcak metal, sıcak zemin sever, sıcağı daha iyi öperdi.” (s.74).

Kitabı okuyanlar doksan üçüncü sayfa ile doksan beşinci sayfa arasındaki anlatım zenginliğine dikkat edeceklerdir.. Sanıyorum ki bir edebiyat yapıtında ulaşılması gereken detay zenginliği, dikey top dökme tekniğinin anlatıldığı bu sayfalarda fazlasıyla mevcut.

Şimdi de romandaki anlatım zenginliğini destekleyen sözcük çeşitliliğine birkaç örnek vereyim:

“Maça, tezek maça, şayka, azap, sala, arda, porte başı, falya, ispatsi, şamot, bataklık havşa, yolluk dudağı, ‘sıcağı öpmek’, vezin, vezin malzemeleri, çatma, vezinlerin çökmesi, ocak çatması, kalay demetleri, kalıbın hava çıkıcıları, kalıbın bataklığı, şamot toprağı, gelberi, gaz boşaltma yolları, kulak-halka, topun dik kalıplanması, topun dik dökümü, topun yatay kalıplanması, topun yatay dökümü, maça kaçıklığı.”

Romandaki anlatı zenginliği ve dakiklik (presizyon) çabası yalnızca döküm sürecini kapsamıyor. Rumelihisarı’ndaki mabet ve zevk evlerinin anlatıldığı Bizans toplumunun kültürel özelliklerine ait bölümler ile balıkçılık terimleri de okuyucuya zengin bir kelime dağarcığı sunuyor.

Zindandelen, ilerya, aterina, çaça balıkları, manyet ağları, andonto, pina bunlara ait bazı örnekler.

“Kara Büyülü Uyku” romanı böylesi bir anlatım zenginliği eşliğinde, bizi ortak toplumsal imgelemimizde yer alan “İstanbul’un Fethi”ne değişik bir pencere açıyor.

Öylesi bir pencere ki o dönem için olduğu kadar bugün için de geçerli olan insanlık hallerini sunuyor bizlere.

Çıracıoğlu’nun romanı, gücün ve teknolojinin peşindeki insanın, toplumların asli sorunlarının, tarihsel zaman boyunca değişmediğini, değişenin bizzatihi insan değil, sadece insanın günümüzde ulaştığı konum olduğunu hatırlatıyor bizlere. Bir başka ifade ile Fatih dönemindeki insanın bizden farklı olmadığını, farklı olanın bulunduğumuz koşullar olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor.

Roman söz konusu boyutları ile Türk toplumsal imgeleminde (imajiner) yer alan İstanbul’un Fethi’nin oluşturduğu bir doku üzerine klasik temaları başarı ile monte ediyor.

Felsefe ile teknolojinin, zaman ile toplumsal imgelemin ilişkilerini zengin bir anlatım tekniği ve sürükleyici bir entrika ile (ilk kez imal edilen topun başarılı olup olmayacağı, ya da teknik kişiler ile ricalin ilşkileri entrikayı sürekli canlı tutuyor ) bizlere yansıtıyor.

Dökümcülük tekniği ile giriştiği kişisel didişme, bugünün emeğine yabancılaşmış insanının eksikliğini hissettiği yaşam zenginliğini, doğrudan bilinçli olarak algılamasa bile Yannis’in de sorunu olduğunu bizlere anımsatıyor.

Verbain ile Yannis’in macerası, teknolojiyi kültürel boyutundan, felsefi boyutundan hatta hatta aşk ve tutku boyutundan sıyırıp devlet katının dar kulvarlı labirentlerine sıkıştırıp tıkıştırmaya çalışan egemenlerin çabaları, bin dört yüz ellilerde de mevcuttu, iki binlerde de geçer akçe…

“Kara Büyülü Uyku”, yalnızca toplumsal imgelemimizde yer etmiş bir tarihsel olayın kahramanlarını ete kemiğe büründürmekle kalmıyor. O kahramanları teknolojik, kültürel ve insani boyutları ile bugüne ve tüm zamanlara taşıyor.

Vecdi Çıracıoğlu’nun romanı bu yönüyle tarihsel bir an’ı ve zamanı daha geniş bir boyuta kavuşturuyor. Zamanı genişletiyor.

Bin dört yüz ellilerde yaşanmış bu zaman kesiti ve söz konusu anlatıdaki kahramanlar, tüm zamanları kapsayan bir evrensellik boyutu kazanıyor. Hem de ayrıntının zenginliği ve çeşnisini okuyucuya sunarak.

Toplumsal imgelemimizin gergefinde dokunmuş bir anlatı niteliğindeki Çıracıoğlu’nun “Kara Büyülü Uyku” romanı söz konusu özellikleriyle edebiyatımızda kalıcı bir yer edinecektir.

Zorlanan Sanatçı

Kuzey Yıldızı - 4.7.2003 soruşturmasına yanıt.
Raşit Gökçeli



Zorlanan sanatçı

Günümüzde insanın ya da sanatçının zorlanmasından daha vahim bir olgu mevcut. Bu da insanın “insan” olarak artık boşlukta kalmasıdır.

Toplumsal işbölümü ile ilgili var bildiğimiz tüm paradigmaların yıkılmakta olduğu bir dönemi yaşamaktayız.

İnsan emeğinin bugünkü küreselleşmiş dünyanın sosyal formasyonu tarafından tanımlanmış biçimi, antik çağlardan bu yana süregiden “çalışma” kavramı ile bağlantılarını koparmakta.

Sosyal bir varlık olan insan, artık çalışmasının ve emeğinin bugünkü düzende “gereksinim” duyulmayan ya da “pazar değeri” bulunmayan bir unsura dönüştüğünü görmektedir.

Çağlar boyunca “kıyamet” söylencesinin etrafında dolanmış olan insan ve sanatçı, kıyametten önce “devreden çıkmanın” şokunu yaşamaktadır. Yani “kıyamet” gerçekleşmeden önce insanın tözsel anlamda bir “yokoluşu” devreye girmektedir. İnsanın “muallakta” olduğu bu ortamda “sanat”ın akıbeti ne olacaktır ?

Sanırım bu günkü sanatçıyı “zorlayan” ahval budur ve bunun cevabı “zorlanarak” değil insanı yeniden değerli kılabilecek “yeni bir klasisizme dönüşte” aranmalıdır.

Mühim Bey Masası Yönetmeliği 1992

MÜHİM BEY MASASI YÖNETMELİĞİ

(MMY)

Raşit Gökçeli - Salih Şencan
1992

Madde 1 - Gerekçe

Beş parmağın beşi bir değildir. Bu evrensel doğrudan hareketle herkes MÜHİM BEY olamayacağı gibi MÜHİM BEY masaları da sadece bu yönetmelik kapsamında tarif ve tahsis edilirler. Her müessese kendi MÜHİM BEY'ini yarattığı ölçüde kurumsallaşır.

Madde 2- Amaç
Zuhur ettiklerinde Mühim Bey'lerin emir ve kullanımlarına tahsis edilecek masanın kuramsal, kılgısal, kurumsal kurmacasını (estetik hariç) tespit etmek, kurallara bağlayarak hayata geçirmektir.

Madde 3 - Tanımlar
ZUHURAT:
Zuhurat, çok sık olmamakla birlikte 35-40 yıllık periyodlarla (Halley'in yarı ömrü) ve ``yeni bir anlayışın'' ``in'' olduğu dönemlerde yıldızı yükselen ``lider''in bu yönetmelikteki masayı hak etmesi ile olur.

MÜHİM BEY
Eski dönemlerde Cihat Burak tarafından tanımlanan ``Mason - Maysın Bey''in uzak bir akrabasıdır. Doğudan, batıdan, kuzeyden hatta GÜNEYDEN gelebilir. Ve geldiğinde muhakkak yazılı alametler belirir. (Çok sayıda tebliğ, tamim, basın muhtıraları ve liste).
MÜHİM BEY geçmiş ile epistomolojik bir kopuştur. Mühim Bey zuhur ettiğinde, herkes kaşınır, taşınır ve fakat asla düşünmez.
Üç tane taşınma bir yangına, bir Mühim Bey ise üç zelzeleye bedeldir!

MÜHİM BEY MASASI

Mühim Bey masası Mühim Bey'in bölünmez ve ayrılmaz mütemmim cüz'üdür. Masa ile Mühim Bey arasında gravitasyonel bir çekim mevcuttur. Aralarında kaçınılmaz, sistematik bir ilişki vardır. Birinin önlenemez yükselişi ötekini var eder. Esasen doğada hiç bir Şey yoktan varolamayacağına göre Mühim Bey'ler olmazsa Mühim Bey Masaları da varolamazlar. Mühim Bey ile masası arasındaki ilişki, kilogram, ton, metre gibi evrensel, okka, çeki, arşın, endaze, kutur gibi yöresel birimler cinsinden ifade edilir.

Mühim Bey Masasının Müştemilatı ve Aksesuarları:

1- Mühim Bey Sandalyesi. (Kelle hizasını bir karış aşar).
2- Misafir Sandalyesi. (Omuz hizasından bir karış düşük).
3- Personel ve yardımcı Mühim Beylerin ayakta, dik olarak, duracakları
halı.
4- Camlı Dolap.
5- Sümen.
6- Sümenaltı.
7- Yeteri sayıda çekmece.
8- Mürekkep hokkası.
9- Tükürük hokkası. (Sağ alt çekmecede).
10- Mühim Bey Masasını tanımlayan çerçevelenmiş veciz lakırdı. (Yan
duvarda asılı).
11- Kurutma kâğıdı.
12- Mühim Bey Posteri. (Veciz Lakırdının asılı durduğu duvarın
karşısında yer alır.)
13- Mühim Bey'in logosunu havi gümüş zarf açacağı. (Mühim Bey'in
atacağı zarflar için gerekmez).
14- Müessese Flaması; Mühim Bey Forsu.
15- Asortik Portmanto, portmantoya dayalı Mühim Beyin gül ağacından bastonu.
16- Gül ağacından masa kaplaması.
17- Masa kılıfı.
18- Masa Kılıfı çekmecesi.

Madde 4 - Mühim Bey Masasının Alımı ve Kullanımı
Mühim Bey Masası tahsisatı mestureden alınır, bütçede para yoksa harç, aidat, ödenti v.b salmalar tarh olunarak akçalı karşılığı behemehal temin olunur.

Mühim Bey Masası alındıktan sonra demirbaşa kaydı ve tapuya Şerhi yapılır.

Mühim Bey fanidir. Masa bakidir. Dolayısıyla Mühim Bey Masası, Mühim Beyler varoldukça ebediyete kadar payidar olurlar. (SÜRE).

Masanın cila, perdah ve bakımı Mühim Bey'in yakın çevresinden iş bilen biri tarafından deruhte edilir.

Mühim Bey masası Mühim Bey vazife başında bulunduğu süre içinde, (pazartesi - Cuma 9.00 - 18.00) arası kullanılır. Kullanım saatleri dahilinde, veciz lakırdı, flama ve fors, gümüş zarf açacağı, hokkalar, sümen, sümenaltı, duvar ve masanın üstünde belirlenmiş bir nizam içerisinde yer alırlar.
Mühim Bey'in kürkü, kalpağı portmantoda, tıraş takımı banyodadır.

Mühim Bey vazife nedeniyle GÜNEY'e avdet ettiğinde müessese flaması masadaki mutat yerinde dalgalanır.
Mühim Bey Forsu ise kaldırılır. (Dal sarkar fors kalkar).
Ancak Müessese bayramı olarak bilinen günde Mühim Bey tarafından ilan olunduğu üzere:
Müessese Bayram gününde müesseseye intisap edenler veya Müessese Bayram gününde doğan müessese mensupları ile Yengeç burcunun 9. günü döl yatağına düşen müessese erbabı arasında noter huzurunda yapılan çekilişte belirlenen tek bir düz müessese mensubu, yalnız bir günlüğüne, Mühim Bey Masasını kullanır.

O gün Mühim Bey forsu madde 4 hükümleri gereği masadan kaldırılır.

Bu gelenek kuşaktan kuşağa intikal ettirilir.

Mühim Bey Masası her türlü müzahrefat ve zararlılara karşı kılıfla korunur. Kılıf, pazartesi günleri müessese marşı ile kaldırılır, cuma günleri ise aynı törenle yerine konur.
Kılıf Mühim Bey Masasının endamını ve görkemini gizlemeyecek, tam tersine gözler önüne serecek bir malzemeden imal edilir. Bununla birlikte, kılıf malzemesinin iç cidarları yağlı değildir. Minare kılıfı ile fiziki benzerliği yoktur.

Benzerlik mecaz anlamdadır.

Masanın sol yanındaki camlı dolapta ilmi, içtimai ve mesleki neşriyat, sağ tarafında ise günlük matbuat ile Mühim Bey'in kenar makalelerini havi kupür dosyası yer alır.
Madde 5 - Koruma ve Yasaklar

Mühim Bey Masası en yeni anlayışı ve müessese idaresini temsil eden simgesel bir `im'dir.
Mühim Bey Masasını fiili veya fikri olarak tağyir, tebdil ve ilga etmek bu yönetmeliğin 5. maddesi mucibince yasaktır.

Mühim Bey Masası simge olarak müessesenin kurumsal ve manevi değerlerini temsil eder. Masaya yöneltilmiş saldırı ve saygısızlıklar, hukuk çerçevesi içerisinde kalınarak tecziye edilir.
İma ve telmih yoluyla dahi olsa Mühim Bey Masası hakkında dedikodu yapılamaz, küçültücü, hakaretamiz yayında bulunulamaz. Mühim Bey Masası çizgi, Şiir ve düz yazı ile hicvedilemez.

Mühim Bey Masası üzerinde kabuklu yemiş yemek, çorba içmek, kebap yemek, para maçı yapmak yasaktır.
Masa civarında resmi tarih dışında müessese geçmişini anmak yasaktır.

Mühim Bey Masasına yönelik saldırı ve saygısızlıkların affı yoktur. Bu baptan alınan cezalar tecil edilmezler.
Mükerrer saldırganlar için bahsolunan cezalar iki kat arttırılır ve bu gibiler müessese binasının üst katına atılırlar!
Mühim Bey Masasının fotoğrafı ancak flama, fors ve benzeri takım taklavatı ile birlikte ve Mühim Bey işbaşında iken çekilir.

Mühim Bey Masasının korunması müessese idare heyetinin sorumluluğundadır. İdare Heyeti adına kâtip bu görev için bir Koruma Kurulu atar.
Koruma Kurulu, 30 yaşını aşmış, askerlikle ilişkisi olmayan vasıfsız bir elemanı Masa Korucusu olarak tayin eder.
Masa Korucusu, Koruma Kurulu, Kâtip, idare Heyeti müteselsil olarak Mühim Bey'e karşı sorumludurlar. Bu ilişkide Mühim Bey Masasının herhangi bir sorumluluğu yoktur.
Mühim Bey Masası müessese içinde duplike edilemez. Aplike edildikten sonra çekmek ya da itmek suretiyle yerinden oynatılamaz. (Taş yerinde ağırdır).
Madde 6 - Geçici Madde
Mühim Bey Masası ancak Mühim Beylerin mevcudiyeti ile varolur. Müessesenin Mühim Beylere kavuşma süreci içinde (intizar / Bekleme dönemi) Mühim Bey olmaya teşne adaylar kendilerini lanse edebilirler.
Lanse etme biçimi serbesttir.

Madde 7 - Yürürlük
İşbu yönetmelik Mühim Beyin zuhur etmesiyle yürürlüğe girer. Mühim Bey, İdare Heyeti, Koruma Kurulu, Masa Korucusu tarafından yürütülür.

Ütopyaya İkinci Apel 1992

ÜTOPYA’ya İKİNCİ APEL
Fiziki Planlama ve Mimarlık Vakfı için Çağrı (1. taslak)

Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, Mimar.
Nisan 1992

BİLİM ve SOSYALİZM: 1960 dönemi Plancı ve Sosyal Bilimcilerinin Paradigmasının iki temel aksı
”Şehircilik Mimarlığın üstüne sürülmüş bir krema değildir!”
1960’larda planlamanın sosyal formasyonla ilintisini vurgulamayı amaçlayan İlhan Tekeli’nin yazısı dönemin birçok meslek adamının görüşlerini yansıtıyordu. 1960’lar, İller Bankası, İskân Bakanlığı, Üniversiteler ve serbest piyasada görev yapan mimar, plancı sosyal bilimci birçok aydının gelişmekte olan Türkiye’ye özgü yeni kalkınma model ve stratejileri önerdikleri bir dönem olarak anımsanıyor.
O günlerin toplumsal arayış modelleri içinde sosyalizm, dönemin mimar, şehirci, plancı, sosyal bilimci entelijentsiyası üzerinde etkili idi. Bu etkinin mesleki alanda biçimlenişi PLANLAMA kavramının öne çıkarılması idi.
Planlama kavramının sosyalist teorinin etkisi ile öne çıkması ise mimar, şehirci, bölge plancısı gibi fiziki planlama disiplinlerinde yer alan aydınların kendi disiplinleri yanısıra diğer disiplinlerle ara kesitler oluşturarak kalkınma ve planlama sorunlarına çare arayışları olmuştur.
Böylelikle Planlama kavramı mültidisipliner bir anlayışla ele alınırken öte yandan planlamanın bir önemli işlevinin de TOPLUMU DEĞİŞTİRMEK ve DÖNÜŞTÜRMEK olduğu fikri dönem mimar, şehirci, bölge plancısı, sosyal bilimci intelijentsiyasında hakim oldu.
Bu ele alış MESLEK ODALARINA da yansıdı. Meslek odaları içerisinde toplumsal gelişmeye en açık olan Mimarlar Odasında “MİMARLAR ODASI TOPLUM HİZMETİNDE” özdeyişi, “Mimarlar Odası politika yapamaz, yalnızca dar anlamda meslek sorunları ile ilgilenir” tezini saf dışı bıraktı. Mimarlık ve planlama mesleği çok disiplinli olarak algılanmaya başlandı. Plancı kendini yalnızca bir TEKNİSYEN olarak değil ama aynı zamanda TOPLUMU KENDİ DİSİPLİNER ALANINDA KOYACAĞI KATKI VE GETİRECEĞİ ÇÖZÜMLER SAYESİNDE DEĞİŞTİRME VE DÖNÜŞTÜRME GÖREVİ OLAN ORGANİK BİR AYDIN biçiminde algılamaya yüz tuttu.
Bir yandan Birinci Milli Fiziki Plan Semineri sosyal bilimci ve plancı entelijentsiyasının vardığı teorik sonuçları kamuoyuna mal ederken öte yandan Meslek Odası mimari ve şehircilik ölçeklerinde mesleğin uygulanması alanında gerekli normları koyuyor, bunları devletin resmi örgütlerinde uygulatıyordu. Mimarlık ve şehircilik yarışmaları, şehir planları, mimari uygulama projeleri devletin ilgili kurumları olan, İller Bankası, Bayındırlık Bakanlığı, İskân Bakanlığı, Belediyeler nezdinde Mimarlar Odası mensubu meslek adamlarının koydukları normlar, yönetmelikler çerçevesinde yürütülmeye başlandı.
1954-1960 arasında Mimarlar Odasını kuran öncü mimar grubunun mimari proje denetimi alanında yerleştirdikleri uygulamanın da bu çabaların daha ileri noktalara ulaştırılmasında yararı oldu.
Fiziki planlama ile ilgili entelijentsiya bununla da yetinmeyerek kalkınma planı kavramını geliştirmeye de yönlendi. Nazım plan kavramı kentsel makroform üzerinde, bölge planı kavramı da en genel kalkınma stratejileri üzerinde öneriler ve alternatif stratejiler geliştirilmesine yol açtı.
Sosyalist teori ile birlikte Batı iktisat yöntemlerinin fiziki planlamaya adaptasyonundan elde edilen yöntemlerin birlikte uygulanmaya çalışılmasının doğurduğu çelişkiler ve yetersizlikler
Kalkınma modelleri sosyalist teorinin etkisinde biçimlenirken mesleki alanda kullanılan teknikler batı ve özellikle Amerikan kaynaklı idi. Bu nedenle sosyolojik perspektif dışında çok disiplinli yaklaşım çaba ve niyetleri özellikle ilk dönemlerde bir ölçüde güdük ve şematik kaldı. Tarihsel bakış ve özellikle az gelişmişliğin getirdiği özel analizler batı kaynaklı teorilerde mevcut değildi. Bu eksiklik daha sonraları Kıray’ın ikili kent yapısı, Tekeli’nin bağımlı kentleşme ile ilişkin tartışmaları ile giderilmeye yüz tuttu ise de salt mesleki alana ve meslek pratiğine yansıması güdük kaldı.
Fiziki planlama alanında çalışan intellijentsiyanın Bilim Felsefesi ile tanışması da çok ileri tarihlerde yer alabildi. Bundan ötürü sorgulanması gereken paradigmalar gecikme ile tartışılabildi. Ve bu durumun meslek pratiğinde ve Mimarlar Odasının meslek pratiği ile ilgili önerilerinde zararlı bir etkisi oldu.
Mimarlar Odasının Temel Tezleri ve Eylemleri
Mimarlar Odasının 1960’lı dönemde ortaya koyduğu temel tezler ve belli başlı mücadele alanları aşağıdaki gibi sıralanabilir.
* Toplumsal formasyon ile fiziki yapılanma arasında bire bir bir tekâbül mevcuttur.
* Kentsel toprakların mülkiyeti kamunun malı olmalıdır.
* Planlama çok disiplinli (comprehensive) bütünsel bir süreçtir.
* Planlama kamu sektörünün ağırlıklı olduğu kadarıyla az gelişmiş ülkelerin başarıya ulaşma olanağı artar.
* Kamu sektörünün ağırlığı savunulmakla birlikte mevcut mesleki ortamda varolan küçük üretim pratikleri ile barışçı ilişkiler kurulmalıdır.
* Kamu sektörünün ağırlığı savunulmakla birlikte ulaşılması amaçlanan Demokratik ve Emansipe ilkeler devlet karşısında göreceli özerkliği olan yapılarla hayata geçebilecektir. Bu nedenle Yerel Yönetimler Özerk olmalı ve fakat özel sektör karşısında tıpkı merkezi devletin olduğu gibi ekonomik anlamda üretken birimleri olmalıdır. (Üretici Belediye).
* Mimari ve planlama tasarım ürünleri Devlet Proje Ofisi gibi kurumların merkezi planlama koordinasyonu altında oluşmalıdır.
* Günlük Yaşama ait Ulaşım, Eğitim, Sağlık v.b. kategoriler merkezi olarak planlanmalı ve bunlar Kamu mülkiyetinde olmalıdır.
* Merkezi bir planlama anlayışı içinde devlet bireye karşı önemli haklara sahip olmalı, örneğin istimlak bedelleri rayiç bedel üzerinden değil kamu menfaatinin tayin edeceği bedellerle gerçekleşmelidir.
* Toplu konut savunulması gereken bir kentsel makroform ögesidir.
* Organik bir aydın olarak mimar ve plancıların sosyal mücadele içerisinde mücadele etme biçimlerinden biri olarak sendikalaşma (ücret sendikacılığı) savunulması gereken bir hedeftir.
Tüm bu tezlerin yanısıra ise Ali Artun’un katkısıyla yürütülen MİMARLIK MÜHENDİSLİK araştırması, mevcut tezleri araştırma sonuçlarından öteye sorguluyor ve Mühendislik Mimarlık mesleklerinin sosyalist teoriler nezdinde geniş bir analizini yapıyordu.
l980’lerin ertesinde bir yandan bir kısım teorik çabalar Mimarlar Odası dergisi çerçevesinde yürütülürken öte yandan Mimarlar Odası’nın yeni yapısı ve fonksiyonları ile ilgili olarak, klasik sol anlayışın örgütün bazı Anadolu birimleri ile birlikte bir arayış sürecine girdiği gözlemlendi.
BİLİMSELLİK Adına yapılan BURSA DEKLARASYONU esasında iyi niyetine rağmen KURUMSALLAŞMAYA ATFEDİLEN ROLÜN TARİHSEL BİR PERSPEKTİFTEN YOKSUN OLUŞUNDAN ÖTÜRÜ REAKSİYONER YAPILANMALARI ve DİNAMİKLERİ -amacının hilafına- harekete geçirdi.
Esasen 1984 yılında Odanın entellektüel potansiyeli Mimarlık Dergisinin yayın anlayışı çerçevesinde eleştirilerek Oda çalışmalarından uzaklaştırılmıştı.
Klasik Yapıların Yozlaşma ve Likidasyon Sürecini Tersine Çevirmek aynı zamanda Fiziki Planlama ve Mimarlık için de tek Kurtuluş Yoludur
Sonuç olarak Oda, belki de 1980 darbesinin getirdiği olumsuz koşulların da etkisiyle, ENTELLEKTÜEL OTİSTİK bir döneme girdi.
Bu dönemde Mimarlar Odasının yapısını inceleyen ve Mimarlar Odasında var olan değişik grup ve bireylerin birlikte birarada üretebilme kültürüne hangi temeller ve programlar etrafında varabileceklerini inceleyen çalışmalar görüldü. (Bkz. Reel bir Ütopya mı?-Mehmet Adam, Demokratik Kitle Örgütleri Üzerine-Raşit Gökçeli, Özgür Özerk Çalışma Grupları Üzerine, Akın Atauz v.d.)
Bu olumsuz gidiş bir ölçüde İstanbul’da oluşturulan ORTAK SÜREÇ HAREKETİ ile aşılmaya yüz tuttu. ORTAK SÜREÇ Oda içerisindeki değişik birey ve grupların zaman, mekân ve programı tanımlanmış birlikteliklerini en demokratik ortam ve azami katılım ile sağlamayı amaçladı.
Bu dönemde Fiziki planlama disiplinlerinin vizyoner bir bakış açısı ile irdelenmesi için gerekli olan entellektüel çalışmalar başlatıldı.
*Vizyon 2000 programı çerçevesinde mimarlığın ve planlamanın perspektifleri bir grup akademisyen ve meslek adamının katılımı ile tartışılmaya başlandı.
*UNESCO’nun Kültürel Gelişmenin On Yılı programı çerçevesinde Ülkemizin Kültürel Mirasının çeşitliliği ile ilgili çalışmalar yürütüldü. Bu çalışmalar Uluslarası İlişkiler Komitesinin çabaları ile oylum kazandı.
*Kentin Uluslarası Kapitalist ve Neomonetarist düzenin tahribatından korunması için bir dizi çalışma yürütüldü. Metropolden kaynaklanan uluslarası düzenin periferideki metropoller üzerindeki etkileri geopolitik içeriğiyle tartışmaya açıldı. Tek tek örnekler düzeyinde (Tarlabaşı, gökdelenler v.b) mimar ve plancılar dışında kamuoyunun aktif desteği sağlanarak mücadeleler yürütüldü.
*Sektörün ekonomik değişimi izlenerek Mimarlığın ve planlamanın üstyapı kurumları ile ilişkisi yeniden gözden geçirildi. Bu amaçla YASAMA AKSI etrafında mesleği ve çevreyi ilgilendiren bir dizi yasa önerisi hazırlandı.
*Teknik eleman olarak Mimar ve plancıların toplum içerisindeki ve sosyal formasyon içerisindeki konumlarını incelemek amacı ile bir dizi araştırma ve anket başlatıldı.
*Mesleğin değişen sosyal formasyon içerisindeki konumu dolayısıyla meslek insanlarının temel birtakım ihtiyaçlarını sağlamaya yönelik MİMARLAR HİZMETİNDE ODA AKSI etrafında bir dizi somut hizmet üretilmeye başlandı. (Örneğin Mimarlık Alanında Bilgisayar Kullanımı Mesleki Bilimsel Çalışma Komitesi uç teknikleri öğreten kurslar başlattı.)
*Mimarlık eğitimi, planlama eğitimi ile ilgili tartışmalar başlatıldı.
*Mimarlar ve plancılara ulaşmak için klasik yayın formlarından ayrılan daha orijinal bir yayın anlayışı arayışına geçildi.
*Meslek Odasının tüm bu yeni fonksiyonlarını yürütebilmesi için YENİDEN REORGANİZASYONU amaçlandı. Bu perspektifle YAN KURULUŞLAR REFORMU ile klasik Oda yapılanmasının VAKIF, ŞİRKET, KOOPERATİF v.b yan örgütlenmelerle takviye edilmesi planlandı.
*Mimarlar Odasının örgütsel tutarlılığı amaçlanarak Büyük Kent Bölge Temsilcilikleri, Mesleki Bilimsel Çalışma Komiteleri ve Yan Kuruluşları ile İDARİ BİR BÜTÜN oluşturan ve ODANIN TEMEL TAŞI olarak tasarlanan bir ŞUBE kavramı oluşturuldu.
*En önemlisi tüm bu çabalar birbirinden farklı birey ve gruplar arasında ve fakat yetki-sorumluluk-görev anlayışının getirdiği karşılıklı saygı ve güven ortamı içerisinde yürütülmeye başlandı.
ANCAK TÜM BU ÇALIŞMALAR YUKARIDA İŞARET EDİLEN TEMEL TEORİK EKSİKLERİ GİDERMEK AÇISINDAN YALNIZCA BİR BAŞLANGIÇ İDİ.
Klasik Yapıların Yozlaşma ve Likidasyonunu Tersine Çevirmek Yalnızca Klasik Yapılarla Başarılacak bir Hedef Değildir
Önümüzde bu alanda sarfedilecek çabalar mevcuttur ve bu çabalar teori ve pratiğin ve temel paradigmaların yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir.
Bu nedenle yalnızca mimarların değil ama en geniş anlamda plancıların ve çevre sorunlarına ilgi gösteren diğer disiplinlerden en geniş insan grubunun katılımı gerekmektedir.
Bu ise yeni bir yapılanmayı zorunlu kılmaktadır.
Bu yapılanmanın temel tartışma başlıkları, hedefleri ve özelliklerini aşağıdaki biçimde sıralamak mümkündür.
*1960 Dönemi Plancılığının iki temel aksı olan Bilim ve Sosyalizm anlayışlarının yeniden sorgulanması.
*Mimarlık mesleğinin, plancılık mesleğinin yeni bir vizyonunun tarihsel bir perspektif içerisinde inşa edilmesi.
*Mimarlık ve Plancılık disiplinlerinin çok disiplinli bir çerçeve içerisinde yeniden düşünülmesi.
*Gelişen teknoloji ile gündeme gelen mesleki sorunların tartışılması. Mimarlık ve planlama eyleminin alanı ile kimler tarafından uygulanacağı meselesinin toplumun demokratikleşme ve emansipasyonu hedefleri ile birarada yeniden tartışılması.
*Mimarlığı 1/500 ölçeğinde hapsetmeye çalışan gerici ve şoven mesleki anlayışlarla mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi.
*Planlama adına mimarlık mesleğinin modernleşmesi adına savunulan özerk yapıların eninde sonunda emansipe olunmayı amaçlanan merkezi devlet yapılarına dönüşme olasılığı ve tehlikesinin irdelenmesi.
*Mimarın ve Plancının karar verme sürecindeki yeri, Toplumun Demokratikleşme, Kalkınma, Emansipasyonu doğrultusunda organik bir aydın sıfatı ile özgün bir fonksiyonu olup olmadığının tartışılması.
*Mimarlık ve plancılığın toplumumuzun sosyal formasyonu ile ilgili olarak yeniden irdelenmesi; Klasik Metropol kategorileri dışında ENFORMEL SEKTÖR - MARJİNAL SEKTÖR - MAFYA olgularının bilinen planlama ve mimari teorilerine etkilerinin tartışılması.
*Günlük Yaşam Çevresi çerçevesi içerisinde emeğin kendini yeniden üretmesi ile ilgili tüm kategorilerde (ulaşım, sağlık, eğitim, çevre, konut v.b.) plancı ve mimarın oynayabileceği rolün irdelenmesi.
*Kültürel Mirasın özgünlüğümüze etkileri.
*Neoliberal düzenin getirdiği pür ekonomik-rasyonalist paradigmanın kültürel özgünlüğümüz ve demokrasi adına yeniden tartışılması.
*Yukarıdaki amaçlarla en geniş bir mimar, plancı, sosyal bilimci, ve duyarlı kamuoyu katılımını sağlayacak olan bir tartışma platformunun biçimleri olarak bir FİZİKİ PLANLAMA ve MİMARLIK VAKFI’nın kurulması için ALTYAPI gereksinmelerinin gözden geçirilmesi gerekiyorsa VAKIF amacına ulaşmak için önce bir KÜLTÜR ŞİRKETİ’nin kurulması. Bu Kültür Şirketinin kurulacak Vakfa Lojistik Destek Hizmetleri vermesi.
Sonuç ve Çağrı
1960 dönemi plancıları ve mimarlarının açtıkları meslek pratiği ve teorisini ve bunların dayandıkları paradigmaları yeni bir yapılanmaya geçiş aşamasında olan ülkemizde günün plancı ve mimarları olarak ve en geniş duyarlı kamuoyu katılımı ile tartışmak görevi ile karşı karşıyayız.
Klasik yapıların yozlaştığı, likide olduğu bir dönemde bu tartışmayı açmak İVEDİ bir ihtiyaç olmaktadır.
Dayandığımızı varsaydığımız teori ve paradigmayı tartışmak teori ile ÜTOPYA arasındaki KÖPRÜYÜ yeniden inşa etmemize bağlıdır.
1960’ların ÜTOPYASI yerini 1990’ların ÜTOPYASI’na bırakmazsa tarihimizi, bilincimizi ve kimliğimizi KAYBETME TEHLİKESİ ile karşı karşıya kalırız.
TARİHİMİZE, KİMLİĞİMİZE ve Bilimsel Düşünme Yeteneğimize bir kez daha kavuşmak için mimar, plancı çevresine İKİNCİ ÜTOPYA’larını yaratmaları için yapılan bu ilk çağrı ile tüm meslektaş ve yakın çevrelerini DAVET EDİYORUM.

Kırsal Med - Kentsel Cezir 1992

KIRSAL MED - KENTSEL CEZİR

Sürdürülebilir Kalkınma İçin Mimarlık Kavramına Türkiye Özelinde bir Yaklaşım Denemesi

Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, Mimar.
Haziran 1992

Ekoloji Salt Çevre Korumacılığına İndirgenebilir mi?
20. asrın teknolojik ve ekonomik senaryosu ve bu senaryonun muvaffak STAR’ı kapitalizm dünyayı “büyüme için büyüme” rasyonelinin kıskacı içine aldığı gibi insanlığı da sadece kendine ait bir TAHAYYÜL ETME YARI ÇAPI içinde hapsetti.
Günümüzde “Büyüme için büyüme” rasyoneli ve onu ideolojik planda yeniden üreten Serbest Pazar Ekonomisi mantığına en güçlü muhalefet EKOLOJİK bakış açısından geliyor. İhtiyaç fazlası büyümenin dünyanın tabii (flora, fona ve çevre) kaynaklarını yokettiğine işaret etmekle kalmıyor ekolojik söylem; Aynı zamanda insanın yarattığı kültürel çevreleri de yokeden yönüne parmak basıyor. Castoriadis’in belirttiği gibi;
“Yalnızca yerine konamayan çevre ve kaynakların tahribi değil, aynı zamanda tüketim aygıtlarına, televizyon kanallarının bilinçsiz izleyicilerine dönüştürülmüş insanların antropomorfik yıkımı da söz konusu. Kentler, neolitik dönemin bu hârikulâde ürünü, Amazon ormanlarının yokedilişine koşut bir hızla, getolar, ikâmetgâh banliyöleri ve gece sekizden itibaren insansız ölü mekânlara dönüşen iş merkezlerine indirgenerek, bölük parça edilerek yokediliyor.”
İşte bu özellikleriyle Ekoloji ÇEVRECİLİĞİN de ÖTESİNDE bir içeriğe sahiptir. Ekoloji, daha doğrusu politik ekoloji salt çevre korumacılığına indirgenemez.
Ekoloji, insan, beşeri faaliyetler ve doğa arasında varolan ilişkileri, doğayı dönüştüren insanlığın sonuçta kendi varlığını da tehlikeye atmasını irdeler. Alain Lipietz’in belirttiği gibi;
“Politik ekolojinin hedefi insan ve doğa arasında nihayi bir hakemlik görevi üstlenmesidir. Konusu insanlığın üretici, dönüştürücü, tüketici eylemleridir. Düpedüz ekonominin kendisidir.” “Ekonomi ve ekoloji adeta tek kavrama dönüşmektedir”.
Lipietz ekolojinin temel akslarını irdelerken şu üç ana noktaya değiniyor:
1- Ekolojinin dayandığı ”değerler” seti. Ana başlıkları, doğaya karşı sorumluluk, özerklik ve dayanışma olarak beliren bu değerler seti ekolojinin sosyal formasyon ile ilişkisini de belirliyor.
2- Ekolojinin ekonomisinin temel çıkış noktası olan değişik çalışma biçimlerinin gündeme getirilmesi. Ekolojik görüş çalışmayı temelinden sorgularken kapitalist toplumun iş organizasyonunu da yeniden tasarlar. Önceliği ücret ilişkisinin dönüşmesine verir. Özerk ve küçük çalışma gruplarını, kooperatifleri, semt gruplaşmalarını, kırsal cemaatleri öne çıkarır. Üretimin mantığı gerçek gereksinmelerdir, tüketim çılgınlığı değildir.
3- Ekolojinin en önemli aksı kuşkusuz “yaşam mutluluğunu” esas alan yeni bir “dağıtım biçimi”dir. Bunun en önemli ögesi ise maddi olmayan, (gerçek gereksinmelere dayanmayan) toplumsallaşmayı önleyen büyümeyi sorgulamaktır.
Bu ise gereksiz üretimin muadili olan çalışmanın da irdelenmesini getirir. İşte bunun için ekolojik söylemin temelinde, ekonomik bakış açısında ÇALIŞMA ZAMANININ AZALTILMASI yer alır.
İnsanın doğa ve teknolojiyle dengesinin temelinde yer alan ve gerçek EMANSİPASYONU sağlayan temel değişken ekolojik düşüncede çalışma saatinin azaltılması kavramı etrafında şekillenir.
Yeniden değerlenen (revaloris‚) serbest zaman, özgür bireylerin ve serbest zamanın betimlediği yeni bir toplum projesinin de temel taşıdır.
”Nüzüllü Entellektüeller”
Ekolojinin teknoloji ile ilişkisini dile getirirken felsefeci Michel Serres nüzüllü entellektüeller çağrışımını yapıyor. Michel Serres’e göre çevreye ait analizler yalnızca beşeri ilimler vasıtasıyla yürütülemez. Fizik, klimatolojik, istatistiksel, biyokimyasal, jeofiziksel sorunlara hakkı ile yaklaşabilecek bir kültürel birikim de gerekmektedir. Serres yarım kalan bir kültürel donanımı “nüzüllü kültür” betimlemesiyle çarpıcı bir şekilde eleştiriyor ve çağdaş politik düşüncenin böylesine yarım kültürlü kişiler eliyle yürütülmesinin doğurduğu sakıncaların altını çiziyor. Gerçek karar vericilerin bu tür uç bilimsel ve teknolojik alanlarda yer alan araştırıcılar olduğu savını ortaya atıyor. Dünyayı değiştirebilecek aşamaya gelmiş teknolojinin insanlığa tüm dünyaya ait bir sorumluluk yüklediğini belirtiyor Serres. Bu sorumluluk aynı zamanda ahlaki normların yeniden tanımlanmasını gündeme getiriyor. Buluşlar ile buluşların gerçekleştirilmesi ve toplumsal tüketime “ihtiyaç” olarak sunulması arasında giderek daralan zamanın bilim ve teknoloji güçleri ile yasama ve hukuk kadroları arasında yeniden tanımlanması gereken ilişkileri gündeme getirmesi Serres’e göre günümüzün en acil sorunu olarak karşımızda duruyor.
Sonuçta Serres beşeri ilimler, politik ilimler ve pür bilim arasında oluşan interdisipliner ilişkilere dikkat çekiyor.
Protestan teolog Jacques Ellul ise daha 1954 yılında yazdığı “Teknik veya Asrın Oyunu” adlı eserinde emperyalizmin teknolojik boyutunu ve teknolojik hegemonyanın sosyal organizasyonlar düşünce yapıları üzerindeki etkisini tartışıyordu.
Yeni bir toplum projesi önermesi, bilimsel, interdisipliner karakteri, kapitalizmi liberal üretim ve teknolojik emperyalizm temel özellikleri içinde, temel kategorileri itibariyle sorgulayan özellikleriyle ekolojik düşünce, başta işaret edilen insanlığın TAHAYYÜL ETME YARIÇAPINI genişletme ona yeni ufuklar açma olanağı sunuyor.
Şu şartla ki tüm boyutları ve interdisipliner karakteri ile ele alınsın! İşte bu nedenle ekolojiyi yalnızca çevre koruma mantığına indirgememek gerekmektedir.
Sürdürülebilir Kalkınma için Mimarlık Kavramına Türkiye Özelinde Bakış
Türkiye Kuzey-Güney Zıtlaşması İçinde Nerde Duruyor?
Çevre koruma ve ekolojik söylem somut çaba ve önlemlere sıra geldiğinde süratle bir kuzey - güney zıtlaşmasına dönüşmektedir. Kuzey nüfus artışı ve kalkınma çabalarında kirlenme sorunlarına kaynak ayırmaması nedeniyle güneyi suçlamaktadır. Güney ise esas kirleticinin kuzey olduğunu belirtmekte, kalkınma çabalarının dünya ekonomik düzeninin mevcut durumu ile uluslarası ticaret hadlerindeki eşitsizlikler dolayısıyla akamete uğradığını ve bunun sorumlusunun kuzey olduğunu iddia etmektedir. Ünlü bir deyişle, “eğer Amazon ormanları gezegenimizin ciğerleri ise üçüncü dünya ülkelerinin borçları gezegenimizi zatürree etmiştir.” Türkiye bu ilişkilerin içerisinde kendine özgü bir yerde durmaktadır. Nüfus artışı 1950’lerde binde 40 iken DİE Genel Müdürü sayın Orhan Güvenenin son açıklamasına göre binde 21’e inmiştir. Kişi başına GSMH 2000 $ civarındadır. Kentleşme özellikle İstanbul’da sorunlu olmakla birlikte nüfusu ülke nüfusunun yarısına erişen “primate city” yoktur. Enflasyon kronik ve yüksek olmakla birlikte sanki bulunduğu seviyede (%70) kendine ait bir denge yakalamış gibidir. Latin Amerika ülkelerinde rastlanan bir hiper enflasyon olayına -hiç değilse şimdilik- tanık olunmamıştır. Konut ihtiyacı imarlı bölge ve imarsız bölgede özel bir denge içinde “iki koldan” karşılanmaktadır. Mevcut toplumsal denge toplum içinde varolan bir geniş uzlaşma ortamının ürünü olarak karşımızda durmaktadır. Bir bakıma Enflasyon lobisi ne kadar mevcutsa kentsel rantların ortaya çıkmasında da benzer uzlaşma ve dengelerin varlığından söz etmek olasıdır.
Ancak, son yıllarda finans kapitalin kentsel rantlar üzerinde yeni yaklaşımlar içinde olduğu görülmektedir. Bununla birlikte klasik kentsel rant çıkar çevrelerinin küçük girişimci, esnaf gruplarından finans kapitalin temsilcilerine dönüşmesi de zaman içinde yer alacağı gibi yakın bir gelecekte her iki grubun da birbirini tamamen sahneden silmesi de beklenmemelidir. Bunun ana nedeni büyük sermayenin küçük üretimle atölye bazında eklemlenmiş olması, bayilik sistemlerinin orta girişimci katmanlara dayanması v.b.dir.
Bu tabloya enformel sektörün Türkiye’deki özellikleri, marjinal sektör, enformel sektör ve hatta mafyanın kendine has dengeleri de eklenmelidir.
Şu halde Türkiye’de yapı sektörüne ve kentsel rantlara baktığımızda aşağıdaki varsayımları ortaya koymak mümkündür.
Önümüzdeki Yirmi-Otuz yıl İçerisinde Kentsel Rantlar, Konut Stokları Açısından Önerilebilecek Bazı Hipotezler
Birinci grup hipotez nüfus hareketleri ile ilgilidir.
H1.1.- Binde 21’e düşen nüfus artış hızı kentleşme süreçleri ile birlikte yavaş da olsa düşmeye devam edecektir.
H1.2- Güneydoğu’daki etnik sorunlar Kuzey-Güney çekişmesi içinde “pilot ülkelerden” biri olan Türkiye’nin enternasyonal güçler tarafından yakın takibe alınacağı ve Türkiye’nin “aleyhinde” sonuçlanmayacağı; buna karşın Türkiye’nin daha “ademi merkeziyetçi” bir yönetim modeline geçeceği; dolayısıyla batı metropolleri üzerinde oluşan nüfus göçü dalgasının hissedilir ölçüde azalacağı varsayılabilir.
H1.3- Tüm bu varsayımların sonucunda % 40’a yakını 12 yaşın altında olan Türkiye nüfusunun (dibe doğru genişleyen tek hörgüçlü deve tipli nüfus piramidi) 20-30 yıl sonra çift hörgüçlü deve piramidini andıracağı varsayılabilir.
H1.4- Bunun anlamı 20-30 yıl sonra Türkiye’de metropolleri terketmeyi düşünebilecek olan geniş bir EMEKLİ KİTLESİNİN varlığından söz edilebileceğidir.
İkinci grup hipotez söz konusu nüfus piramidindeki değişmelerin doğurabileceği göçler ve bunlara ilişkin konut talepleri ile ilgilidir.
H2.1- Kentte yer alan emekli-orta yaş nüfusunun orta-üst katmanlara dahil olan bölümü problemli metropolleri terkederek kırsal bölgelere ya da kıyı kentlerine ya da ikincil konutlarına kısmen de olsa (senenin bir bölümü) göç edecektir.
H2.2- Kentte ise kenti terkeden nüfusun ailelerinin genç fertleri kalacaktır.
H2.3- İletişim teknolojisindeki gelişmeler de banliyöleşmeyi ve metropol dışında küçük yerleşme birimlerine göçü hızlandıracaktır.
H2.4- Tüm bu gelişmeler şimdiden gözlenen konut talebinde bir doyum noktasına ulaşılacağı (şimdiden İlhan Tekeli ve Raci Bademli gibi bazı müellifler bir gayrımenkul borsası oluştuğunda mevcut spekülatif değerlerin bugünkü seviyesinin hayli altına düşebileceğine işaret etmektedirler) buna karşın Bakımı ve sıhhileştirilmesi gereken bir konut stoku ile karşılaşacağımızı göstermektedir.
H2.5- Gerek kent içinde eskimiş konut stokunun yenilenmesi gerekse kent dışında mevcut ikincil konutların birincil konuta dönüşmesi süreci şimdi olduğu gibi yıkıp yeniden yapma yerine (4 katlının yıkılıp 6-7 katlı v.b yapılar inşa edilmesi) mevcut konut stokunu yeniden değerlendirme bakım ve onarım ve sıhhileştirme esasına dayanacaktır.
Üçüncü grup hipotez 20-30 yıl sonra Türkiye’de Koruma ile ilgili perspektiflerle ilgilidir.
H3.1- Mevcut eskimiş konut stokunun yeniden değerlendirilmesi yukarıda zikredilen doyum noktası ile spekülatif değer artışının da 20-30 yıl sonra bir doyum noktasına erişeceği varsayımına dayandırılabilir.
H3.2- Başka bir deyişle bugün için yeni ve ilave konutun doğurduğu spekülatif değer artışı ve bunun kullanıcı tarafından bir tasarruf mekanizması olarak irdelenmesi süreci sona erecektir. Buna karşın konutun bakımı, yenilenmesi, restorasyonu kullanıcısına ekonomik olarak daha fazla değer kazandıracaktır.
Dördüncü grup hipotez koruma perspektiflerinin ekolojik bakış açısı ile eklemlenmesine dairdir.
H4.1- Metropol dışında yeniden değerlendirilecek bir ikincil konut stoku, metropolde ise bakım onarım gerektiren bir konut stoku, öte yandan orta yaşlı bir emekli grubun varlığı 20-30 yıl sonrasının profili olarak siluet biçiminde ufukta görünmektedir. Emekli grubu olsun iletişim olanaklarının artması sonucunda metropol dışında hem ikamet eden hem de iş organizasyonu içinde faaliyetine devam eden nüfus olsun ekolojinin temel sorunsallarından biri olan ÇALIŞMA ZAMANININ AZALMASI ile bir yerde çakışmaktadır.
H4.2- O halde koruma ve sürdürülebilir kalkınma için mimarlık kavramlarına uyum sağlayabilecek bir toplumsal grup kendiliğinden var olacağına göre plancıların ekolojik tasa taşıyan her türlü sivil toplum örgütü ve hükümet dışı örgütün (NGO) gözönünde bulundurmaları gereken bir strateji de ufukta görünmekte demektir.
H4.3- Bu stratejinin temel ögeleri:
H4.3.1- Potansiyel olarak mevcut olan grupların birincil ve ikincil konut stoklarının yeniden değerlendirilmesinde (comprehensif) bütünsel ilkelerin ortaya konmasıdır. Bunların birincisi kuşkusuz inisyatif grupları oluşturmanın hukuksal temelini ortaya koyabilmektir. Esasen Ekolojik bakış açısında arızalı devletin yerine toplumsal dokunun örgütlenebilmesi önemli bir yer tutmaktadır. Bu ise temelinde bir demokrasi meselesidir. İnisyatif gruplarının , derneklerin en geniş demokratik ortamda ifade bulmalarına olanak sağlayacak her türlü demokratik gelişme bu arada dernekler yasasının demokratikleşmesi birinci hedeftir.
Peki, Plancılar konut stokunun ve çevrenin iyileştirilmesi, bakımı amacı etrafında örgütlenen gruplara neler önerebilirler?
H4.3.2- Bir çıkış noktası ekolojik sorunsala uygun enerji sistemlerinin ortaya konabilmesidir. Mevcut yapı teknolojisinin enerji ısrafına dayanan çözümleri yerine izolasyon ve enerji sakınımını mümkün kılan teknik çözümleri önermek bunları geniş kitlelerin kullanımına açmanın yollarını bulmak bu alanda gerekli bilgilendirme ve teknik yardımı yapmak herhalde ekolojik tasa taşıyan plancı ve HDÖ’lerin amacı olmalıdır.
H4.3.3- Yine enerji konusunda konut ve konut gruplarını doğal enerji (örneğin güneş enerjisi) kullanımı konusunda teknik olarak yönlendirmek de yukarıda sıralanan kuruluşların amacı olmalıdır.
H4.3.4- Söz konusu tekniklerin kullanılmasında büyük firma ve holdinglerin metalaşmış ürünlerini değil lokal el emeğinin artizanal özelliklerini kullanmayı teşvik edecek modellerin dizayn edilmesi de bu HDÖ ve mesleki kuruluşların görevleri arasında yer almalıdır.
Böylelikle kısa zamanda eskiyen yıpranan aksesuarların yerine uzun ömürlü malzeme ve donanımları öne çıkarmak da gözetilecek hedefler arasında olacaktır.
(Örneğin perçin yerine vida cıvata gibi tamiri mümkün çözümler firmaların el emeği ile tamiri mümkün olan dizaynlara zorlanmaları v.b.)
H4.3.5- Gerek çevre düzenlemelerinin ıslahı gerekse konutların ve yapıların serbest zaman faaliyetlerine ve (convivial) insan ilişkilerini maksimize eden İNSANI İNSANIN SICAKLIĞINA YENİDEN KAVUŞTURAN mekânların dizaynı ya da bu tür mekânların bu nitelikte mekânlara az bir müdahale ile nasıl dönüştürülebileceği konusunda alternatifler sunulabilmelidir.
H4.3.6- HDÖ’lere, meslek örgütlerine düşen görev Ekolojik planlama ve çözümler üretmek bu konuda yardım talep eden inisyatif gruplarına hizmet sunan EKOLOJİK DANIŞMA BÜROLARI oluşturmaktır.
H4.6.7- Metroplollerde yozlaşmış merkezi iş alanı bölgelerinin ıslahı da ufukta görünen sorunlardan biridir. Özellikle tarihi ve kültürel değeri olan kent dokularının geleceği de kültürel mirasın korunması açısından önem kazanmaktadır. Bu alanda bu tür kent dokularına entellektüel bir nüfusun yerleşme eğilimi çözümleri mümkün kılabilecek bir ortam yaratmaktadır. Bu tür grupların örgütlenerek tarihsel kent dokusu içinde yeni alternatifler yaratma eğilimleri desteklenmelidir. (Örneğin İstanbul’da Beyoğlu ve çeşitli semtlerde kurulan dernekler, ÇEKÜL v.b. dernekler).
H.4.7- Son olarak ekolojik tasa taşıyan HDÖ, meslek örgütleri, kooperatifler. dernekler v.b. sivil toplum Örgütlerinin bir BASKI GRUBU oluşturmalarını sağlayacak mekanizmalar harekete getirilmeli, yasal sistemde değişiklik, kamu fonlarının bu tür inisyatiflere tahsisi, temel malzemeleri üreten firmaların tüketici örgütlerinin denetimine açık hale getirilmeleri de gözetilecek stratejinin unsurları olacaktır. Bu alanda LOBİCİLİK mekanizmaları harekete geçirilmelidir.
(Kat Mülkiyeti Yasası bu bağlamda önemle üzerinde durulması gereken bir alandır. Ayrıca Murat Balamir’in kentsel mülkiyet biçimi olarak konuyu irdeleyen araştırması da bu alanda örnek olarak zikredilmelidir.)
Sonuç
Kırsal Med - Kentsel Cezir
Sürdürülebilir Kalkınma için Mimarlık sorunu etrafında akla gelen senaryolardan biri olarak öne sürülen hipotezler temelinde 20-30 yıl içinde metropolü terkedecek bir emekli nüfusun şu anda yılda 15 -20 gün kullanılan ve devamlı atıl duran ikincil konutlarına yerleşecekleri ve buna koşut olarak metropolde de bakımı gerektiren bir konut stokunun varolacağı ve kentsel rantların uğrayacağı dönüşümler yer almaktadır.
Ekolojik tartışmalarda, doğal enerji kaynağı olarak önerilen med ve cezir olgusuna bağlı olarak elektrik enerjisi üretimi örneği akla getirildiğinde 1950’li yıllarda kentlerimizde yaşanan göç olgusunu, analoji yerinde ise MED’e 2000’li yıllarda yaşanacağı varsayılan kentten göçü de CEZİR’e benzetmek mümkündür.
Plancılar ve toplum olarak biz MED’i yararlı bir toplumsal enerjiye dönüştürmeyi beceremedik.
2000’li yıllarda kentten periferiye oluşacağı varsayılan göçü yani CEZİR’i yararlı bir toplumsal enerjiye dönüştürme fırsatını heba etmesek nasıl olur?