14 Ekim 2014 Salı

Mimarlık Dört Dörtlük Örenler Üretir (Auguste Perret)

Mimarlık Dört Dörtlük Örenler Üretir (Auguste Perret)
Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, Mimar
Ekim 2014



Notre-Dame du Raincy kilisesi dış görünüş



                                                                 Notre Dame du Raincy kilisesi iç görünüş

Bir yapının mimari değeri var ise ileride ören haline gelse bile değerinden ve ilginçliğinden bir şey kaybetmeyecektir!
“Mimarlık dört dörtlük örenler üretir” sözü betonarme’nin öncülerinden Auguste Perret’ye ait.
Auguste Perret, (1874-1954) betonarme kullanımında öncü rol oynamış Belçika doğumlu Fransız mimar idi.
Auguste Perret’nin en ilginç yapılarından biri 1922 de yapımı tamamlanan ve 1966 yılında dünya kültür mirası olarak tescillenen Notre-Dame du Raincy (Notr Dam dü Rensi okunacak) kilisesidir.
Betonarme mimarisinin ilk kült yapılarından biri olarak kabul edilen Notre-Dame du Raincy kilisesi on üç ay gibi kısa bir sürede düşük bir bütçe ile gerçekleştirildi. Yapının mimarlık dilini devrimci bir dönüşüme tabi tuttuğu kabul edilir. Betonarme o güne kadar yalnızca sanayide kullanılırken Auguste Perret bu yapısı ile malzemeye asalet ve prestij kazandırmıştır.
Birinci Dünya Savaşı ertesinde Raincy beldesi papazı bir savaşın anısına Raincy kilisesini inşa etmeye soyunur. Kentin azıcık periferisinde belediyeden ucuza devşirdiği bir arsada işe koyulur. Geleneksel malzemelerle yapılan projeler pahalıdır. Kasalar boştur. Kiliseyi inşa edecek yeterli maddi kaynak yoktur!
İşte tam o sırada olağanüstü bir mimar, Auguste Perret zamana ve paraya karşı olağanüstü bir çözüm getirir!
Dünyanın ilk betonarme tapınağını inşa etme işini üstlenir. Betonarme o güne kadar sadece sanayi yapılarında kullanılan estetik değeri bulunmadığı varsayılan “parya” muamelesi gören bir inşaat malzemesidir.
Raincy komünü Saint-Denis Paris’te inşa edilen bu atipik yapı 1966 yılında dünya kültür mirasına dahil edilir ve “betonarmenin kutsal tapınağı” olarak kabul görür!
Kilise rasyonalist usçu bir doktrin ile tasarlanır. Biçim strüktürden itibaren vücut bulmaktadır. Taşıyıcı elemanlar, sütunlar 32 tanedir mekan içerisinde görünür şekilde yer alırlar. Sütunlar mekanı ayıran bölmelerden bağımsız bir biçimde yer alırlar. Dış cephe sadedir.
Kilisenin mekanını dışarıdan ayıran bölmeler önceden dökülüş kalıplar ve o kalıpların içerisindeki vitraylardan oluşmaktadır.
Vitray ustaları Maurice Denis ve Marie-Alain Couturier’e ait ve Maurice Denis’in figuratif çalışmalarını içeren vitraylar Meryem Ana’nın hayatı ile ilgilidir. Vitrayların dekoratif unsurları vitray ustası Marguerite Huré tarafından inşaat süresi içerisinde yani kısa bir sürede imal edilmiştir.
Vitraylar kromatik bir renk cümbüşü içerisinde girişte soğuk bir maviden ve yeşilden giderek daha belirgin bir maviye ve merkezde kırmıza dönüşmektedir
Kilise 1990’da restore edilmiştir. Tokyo kentinin periferisinde kilisenin bir replikası (benzeri) inşa edilmiştir.
Yapının taşıyıcı elemanları az sayıda benzer kalıplardan üretilmiştir.
Son olarak Auguste Perret’nin laik bir dünya görüşüne sahip olduğunu vurgular iken Büyük mimarlarımızdan Vedat Dalokay’ın inşa edilemeyen Ankara Kocatepe Camii’ne atıf yapmayı uygun görüyorum.

Auguste Perret ve Notre-Dame du Raincy kilisesi ile ilgili bazı kaynaklar:

-       Le Havre, The City Rebuilt by Auguste Perret, World Heritage of Humanity  http://unesco.lehavre.fr/Clipping_file.pdf

-       Mark A. Togerson, An Architecture of Immanence, s.98 ve sonrası.


7 Eylül 2014 Pazar

Robot Robota Karşı



Robot Robota Karşı
(Reklam Sanayii gelirlerinin internet korsanları tarafından ele geçirilmesi) (*)
Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, Mimar
Eylül  2014

Kapitalizmin can suyunu sağlayan reklam endüstrisinin başı belada.

Son zamanlarda dijital teknolojilerin gelişmesi ile birlikte reklamlar maddi ortamlarda olduğu kadar sanal ortamlarda da yer almaya başladı.

Reklam endüstrisi giderek gazete, bill board v.b maddi ortamlar kadar sanal ortamları da kullanmaya başladı.

Kişisel bilgisayar kullanıcıları internet ortamında gezinirlerken reklamcılar tarafından izleniyor. Böylece en çok kullanılan internet siteleri potansiyel olarak en fazla tüketiciyi barındırmış olduklarından üreticiler mallarını tanıtmak için o sitelere reklam verecek reklamcıları tercih ediyor.

Peki üreticiler bu reklamcıları ve siteleri nasıl buluyor ? Onlara hangi yöntem ile ulaşıyorlar ?
Yöntem, tüketicinin internet ortamındaki her adımını, izleyen uzmanlaşmış sitelerin, bu tüketicilerin piyasadaki mal ve hizmetleri ne düzeyde talep ettiklerini belirlemeleri esasına dayanmakta. Sanal ortamda belirlenen bu muhtemel talep piyasa mallarını üreten üreticilere hangi sitelere reklam verdiklerinde daha fazla tüketiciye ulaşma şansına sahip olduklarını belirlemekte.

Sistem aynen borsalarda olduğu gibi alım ve satımları matematik algoritmalar vasıtası ile belirlemekte.

Dolayısı ile reklam endüstrisi de tamamen sanal ortamda matematik modellere bağlı olarak hesaplanan tüketici talep ve üretici arzının analizlerine bağlı olarak oluşan reklam alım ve satımları ile işlemekte.

Söz konusu matematik algoritmalar konusunda uzmanlaşmış siteler, internet ortamında çeşitli web sitelerinin aldığı ziyaretçi sayısını matematik algoritmalarla hesaplayan sayısal otomatlar tarafından oluşturulan değerlendirilmeler sonucunda oluşan reklam pastasını şekillendirmekte.

İşte tam bu aşamada bazı “korsanlar” sanal ortamda gerçek tüketiciler gibi bazı siteleri klikleyen sanal robotlar (bunlara “bot” tabir edilmekte) oluşturarak reklam verenlerin arama motorlarını aldatabilmekte.
Marx, paranın kapitalist sistem içerisinde insan fıtratını nasıl çarpıttığını, insani ihtiyaç ve hisleri üretilmiş ihtiyaç ve hislere dönüştürdüğünü, sonuç olarak insanı kendisine nasıl yabancılaştırdığını anlatır.

Burada maddi olarak üretilen mallar söz konusudur. Reklam sektöründe ise yaşanan “yabancılaşmanın yabancılaşmasıdır” !

Zaten yabancılaşmış üretim bu kez sanal ortamda bir kez daha yabancılaşmakta.
Mallar sanallaşmış sadece “para”nın gerçekliği kalmıştır.

Neticede robotlar tarafından saptanan reklam potansiyelinin aslında sahte robotlar tarafından gene sanal ortamda oluşturulan sanal “bot”lar tarafından üretilip üretilmediğini gene robotlar kontrol etmekte !

Ne diyelim kapitalizm ettiğini buluyor Allahın sopası yok ise reklam robotlarının sopası hiç yok!

















(*) bkz. Le Monde Diplomatique, Ağustos 2014 sayısı, s. 19.

28 Ağustos 2014 Perşembe

Roman Formatında bir Büyükkent Çevre Mahallesi Monografisi


Roman Formatında bir Büyükkent Çevre Mahallesi Monografisi
Günümüz siyasi panoramasını anlamak için…

Ali Dilber; İstanbul Falcısı, Ozan Yayıncılık, İstanbul 2011

Raşit Gökçeli, Yüksek Bölge Plancısı, Mimar
Ağustos 2014

“İstanbul Falcısı” Ali Dilber’in roman formatında yazdığı bir kitap. Kitap 1970’lerin başında İstanbul’un periferisinde, Küçükçekmece gölü sırtlarında yeni yeni kurulan gecekondu mahallelerinin birinde yaşayan oldukça içe dönük, aşırı dinci bir grubun öyküsü. Gecekondu gerçeği, grubu temsil eden tipik bir ailenin kambur çocuğu Bekir’in bakış açısı ve anlatısı etrafında, en ince ayrıntıları ile ve adeta sosyolojik bir monografi titizliği içerisinde ayrıntıları ile gözler önüne serilmekte..

Ali Dilber sinema kökenli bir kişi. Başta Ömer Lütfi Akad olmak üzere  içlerinde Halit Refiğ gibi belli başlı birçok sinema adamı ile çalışmış bir kişi. Yazdıklarını okuyan bir okuyucu, Ali Dilber’in anlatısının sinemaya uyarlanmaya ne kadar uygun olduğunu derhal fark edecektir.

Okuyucu “İstanbul Falcısını elinize alır almaz daha ilk sahifeden itibaren, İstanbul’un Küçükçekmece sırtlarına göç etmiş bulunan “karalar” ailesinin büyük metropol içerisindeki macerasını, tüm yönleri ile öğrenmeye başlıyor. Gecekondu mahallesinin nasıl kurulduğu, oturanların büyükkentin iş organizasyonu içerisindeki konumları, mahallenin ekonomik, sosyolojik, siyasi özellikleri roman karakterleri aracılığı ile tek tek netlik kazanıyor.

Roman kahramanı Bekir ve bir miktar “ileriyi görme yetisine” sahip ablası Sevdiye aracılığı ile gecekondu mahallesinin o tarihlerdeki inanılmaz tutuculuğu, modernizme, Cumhuriyet kazanımlarına karşı oluşu, en ince ayrıntıları içerisinde ve gündelik konuların tasviri aracılığı ile fasıl fasıl anlatılıyor.

Aşırı dinci bir taassubun etkisindeki mahalle, Çevredeki “tül” fabrikasının ve o fabrikanın dönemin siyasi iktidarı ile oluşturduğu kliantelist ilişkiler çerçevesinde iki buçuk milyon nüfustan on dört buçuk milyon nüfusa doğru yol alacak bir megapolün içerisinde “kendi özel karanlık”, “dış dünyaya ve değişime kapalı” evrenleri içerisinde, tül fabrikasının patronunun patronaj ilişkilerinin gölgesinde bilmeden de olsa metropolün girdabına kapılıveriyor.

Cumhuriyetin okuluna, latin alfabesine, sendikaya, “gök gözlü deccal’e”, Kıbrıs harekatını yapan Ecevit’e, elbette “dinsiz imansız solculara”, “suyun öte tarafından gelen” ve kadınları açık kollu giyen göçmenlere, hatta milliyetçi “kurtçu”lara bile karşı olan grup, masa yerine yer sofrasında yemekte, evin içine su tesisatı bile döşemekten hoşlanmamaktadır.

Ancak büyükkentin girdabı ister istemez bu grubu bile etkileyecektir.

Zaman çılgın enflasyon dönemidir.En dindar grubun içerisinde bile kişilerin özgün karakterine bağlı olmak üzere davranış farklılıkları baş göstermeye başlar. Kimi “bir lokma bir hırka” zihniyeti ile devam ederken dindar grubun bazı üyeleri evlerinin arkasında ya da alt katlarındaki depoda “stokçuluk” yaparak enflasyondan nemalanmaya başlamaktadır.

Beş, on çocuk doğuran kadınlar da artık eve “su bağlamak” için kocalarını ikna etmekte, içlerinde bazıları ise yer sofrasından masaya geçmekte, kazanılan paraya bağlı olarak gecekondu adım adım gelişip büyüdükçe, bahçenin dışındaki helalar evin içine alınmaktadır.
Kitap giderek bu içine kapalı grubun ister istemez gelişen metropolün dinamiklerine bağlı olarak  zor da olsa, azar azar da olsa adım adım “değişime” maruz kaldığını bir sosyolojik monografi titizliği ile gözler önüne seriyor.

Ali Dilber’in romanını herhangi bir kent sosyolojisi dersinde okuma kitabı olarak öneriyorum. 

Devleşen İstanbul metropolünün gelişme süreci içerisinde “kapalı”, “kendi içine dönük” bir sosyolojik grubun hangi menanizmalar aracılığı ile “değişime” uğrattığını mükemmel bir biçimde anlatan bir kent romanı ile karşı karşıyayız.

17 Ağustos 2014 Pazar

Önümüzdeki Dönemin Siyasi Panoraması Üzerine Birkaç Varsayım


Önümüzdeki Dönemin Siyasi Panoraması Üzerine Birkaç Varsayım
Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, mimar
Ağustos 2014 

1-Seçmenlerin 2015 milletvekili seçimlerine katılımı her zamankinin üzerinde olacaktır.
AKP aldığı yüzde elli iki’lik oy oranını yükseltmeye çalışacaktır. AKP içinde lider değişikliği olması ya da AKP’den ayrılan bir grubun kendi partisini kurması halinde durum değişmeyecektir.
CHP ve MHP de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendilerini terk eden seçmenlerine ulaşmak için yoğun çaba sarf edecekcektir.
HDP ise Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki başarısını kalıcı kılmak ve “Türkiye partisi” olma yolundaki çabalarını arttırmak için elinden geleni yapacaktır.
Sonuç olarak 2015 milletvekili seçimlerinde seçmenlerin yüzde doksanın üzerinde bir katılım sağlamaları sürpriz sayılmamalıdır.

2-Bir kesim “ulusalcı” kadroların CHP’den yollarını ayırmaları hem CHP’yi daha fazla “merkez” partisi yapacak hem de CHP’de marjinal bir oy kaybından öte herhangi bir etki yaratmayacaktır.

3-Genel anlamda ülke seçmenleri nezdinde yüksek bir karizmaya sahip olan Sarıgül’lü ve “merkeze” kaymış bir CHP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandığa gitmemiş olan bir kısım alevi seçmeni yeniden CHP’ye döndürecektir. Mustafa Sarıgül alevi seçmenin gönlünde taht kurmuş bir politikacıdır. Sarıgül’ün 2014 İstanbul belediye seçimlerinde CHP adına yakaladığı skor bu öngörüyü doğrulamaktadır.

4-MHP seçmenlerinin yüzde yirmi beş ile yüzde otuz üçünün yüzergezer karakteri, Mansur Yavaş’lı ve “merkeze” kaymış bir CHP’ye MHP’den oy kayabileceğini göstermektedir. 2014 Ankara Belediye seçimleri sonuçları bu öngörüyü doğrulamaktadır.

5-HDP’nin 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki başarısını devam ettirmesi alacağı stratejik ve taktik kararlara bağlı olduğu kadar, “barış süreci”nin RTE ve merkezi hükümet tarafından sürdürülüp sürdürülmeyeceğine de bağlıdır.

6-Kuzey Irak’ta Barzani’ye ABD ve Avrupa Birliği tarafından yapılan silah ve malzeme yardımları ile Irak’taki hükümet değişikliği, Abdullah Öcalan’ın önerdiği Kürt konferansının toplanmasını daha da acil kılmaktadır. Bu durumda HDP’nin, KCK’nın Barzani ile ilişkilerini gözden geçirerek Barzani ile daha yakın bir birlikteliğe girmeleri bir olasılıktır. (Leyla Zana ile Altan Tan gibi önemli figürlerin bu konuda nasıl tutum alacakları kamuoyu tarafından dikkatle izlenecektir).

7-HDP’nin yukarıdaki olasılıklara bağlı olarak “sol” ile ilişkilerini de değerlendireceği varsayılabilir. Barzani ile ilişki yakınlaştığı ölçüde “sol” ile ilişki bir ölçüde soğuyacaktır.


8-“Sol” ülkemizde bir “meşruiyet” sorunu yaşamaktadır. Bu sorunu kısa vadede aşabileceğini öngörmemek gerekir.

12 Ağustos 2014 Salı

Bir şehir efsanesi: Tatilci ve boykotçu seçmenler



Bir şehir efsanesi: Tatilci ve boykotçu seçmenler
Raşit Gökçeli, Y.Bölge Plancısı, Mimar
Ağustos 2014  

CHP'li dostlar, Facebook’taki  ve blogumdaki "Bir şehir efsanesi : tatilciler" yorumlarıma (birincisi ve ikincisi) bakabilirsiniz.

AKP de CHP MHP çatısı kadar değilse bile hatırı sayılır, hesabıma göre en az 2,5 milyon oy kaybetti seçime katılmayanlar yüzünden.

14,5 milyon eksi 5 milyon = 9,5 milyon... (ağustosta mart ayına göre oy kullanmayan seçmen fazlası).   Mart seçimlerinde katılmayan seçmen sayısı: 5 milyon ; ağustos seçimlerinde katılmayan seçmen sayısı : 14,5 milyon)

14,5-5= 9,5 milyon.  Ağustos seçimlerinde mart seçimlerine göre katılmayan seçmen fazlası.
Bu seçmenler mart ayı seçmen kütüklerinde görünmüyorlar. (keskin dikkat).

Peki;

Çatı 5 milyon oy kaybetti ise 9,5-5=4,5 oyu kim kaybetti??

Nitekim AKP en az % 55 bekliyor idi!!!

Bir tüyo: AKP dış seçmenden 3 milyon oy bekliyordu sadece 275 bin oy alabildi...

Bir de "rahatsız mütedeyyinler" mevcut. Ekmelettin İhsanoğlu Kayseri'de %31 aldı!!!

CHP’li dostlar;

Enseyi karatmayın.

CHP'yi gençlere aktivistlere açın. şamata çıkarıp ellerini taşın altına sokmayan kazip değerlere prim vermeyin.


Sevgiler.

29 Haziran 2014 Pazar

Bir Mübadil Öyküsü : “Vatan kaybetmek çanta kaybetmeye benzemez” Ali Dilber; Selanik Alev Alev, Selanikten İstanbul’a Gerçek bir Göç Öyküsü,

Bir Mübadil Öyküsü : “Vatan kaybetmek çanta kaybetmeye benzemez”
Ali Dilber; Selanik Alev Alev, Selanikten İstanbul’a Gerçek bir Göç Öyküsü, Ozan Yayıncılık Ltd., İstanbul, 2013,  2. Baskı
Raşit Gökçeli, Yüksek Bölge Plancısı, Mimar
Haziran 2014

Ali Dilber’in kitabı, Selanik Alev Alev, 1917 Selanik yangınından sonra tüm varını yoğunu yitirip İzmir’e göç etmek zorunda kalan bir ailenin öyküsünü en ince ayrıntılarına varıncaya kadar anlatan bir anı anlatı kitabı.
Ali Dilber sinema kökenli bir kişi. Başta Ömer Lütfi Akad olmak üzere  belli başlı birçok sinema adamı ile çalışmış bir kişi. Anlatısı bu yüzden sinemaya uyarlanmaya pek uygun. Ali Dilber’in Selanik Alev Alev’i sinemaya uyarlanmaya hazır hale getirmesinde yarar var. Kendisi zaten senaryo yazarı. En kısa zamanda Selanik Alev Alev’in sinopsis, senaryo ve tretman metinlerini hazırlayarak bu eseri sinemaya uyarlanacak hale getirmesini herhalde kitabın okuyucuları kadar yakın tarihimize merak duyanlar da bekleyeceklerdir.
Selanik Alev Alev, yakın tarihimizle ilgili bir “hatırlama ödevi” niteli taşıyan bir kitap.
Asrın başında dünyayı kasıp kavuran harplerin, bu Akdeniz coğrafyasında yaşayan halkları nasıl darma duman ettiğini, kentleri içlerindeki kozmopolit nüfusları ile birlikte ne tür acımasız ve hoyrat bir yıkıma uğrattıklarını en ince detaylarına kadar anlatıyor.
O dönemde Akdeniz coğrafyasının halkları Dünya Savaşı ve bir yığın bölgesel savaşın yarattığı türlü bela ve musibetlerle perişan olur, bölgenin sosyal dokusu ilmik ilmik çözülür iken Amerika göçmenleri kabul edip insan sermayesini zenginleştiriyor idi.
Selanikli, Çelebizade ailesi batılaşmaya ve burjuvalaşmaya yüz tutan, batı ile ticari ilişkileri bulunan Feyziati (şimdiki Işık mekteplerinin atası) ile ilişkisi bulunan muhafazakar fakat yüzü modernizme dönük bir aile.
İşte bu aile Balkan Harpleri, birinci Dünya Savaşı’nın kasırgasına kapılıp Selanik’teki varını yoğunu arkada bırakıp diğer Selanikli göçmenler ile birlikte külüstür bir rum gemisine balık istifi doluşup,“bir sandık bir kofer” ile İzmir’e göç etmek zorunda kalıyor !
Ali Dilber, Selanik yangınını, Selanik yaşamını, ardından 1917 ve 1918 İzmir’ini renkli ve somut bir anlatımla okuyucuya sunuyor.
Ali Dilber’in kitabını okurken, bir vatanı, yerini yurdunu terk etmenin traumasını satır satır okuyup anlamak yakın tarihimizin o felaketli dönemini hatırlamak hatta algılamak mümkün.
Ülkemiz insanlarının arka hafızasında yer etmiş bu acıları bu traumayı anlamadan halkımızın günümüzde de var olan barış arzu ve özlemini kavramak sanırım zor olur.
Ali Dilber, kitabında anlatısını genç bir kızın ağzından vermekle birlikte anlatı satır aralarında politik, sosyal, ekonomik toplumsal yapıyı da okuyucularına el altından sezdiriyor.
Yüz yıl önce yaşananlar ile bugün karşılaştıklarımız arasında bir ilişki, kurmak artık okuyucuya kalmış oluyor!
İşte o yüzden mevcut toplumsal dengenin değişmesinin sanıldığı gibi basit bir süreç olmadığını Ali Dilber’in Selanik kitabını okurken görüp anlayabiliyoruz.
Günümüzde de İkinci Cumhuriyet taraftarları, kendilerince “bir musibetten” kurtulmayı düşlerler iken daha beterine yakalandıklarını fark ediyorlar. Adeta “Büyücünün çırağı” meselindeki gibi girişilen temizlik bir türlü durdurulamayan süpürge ve sular ile bir kaosa dönüşüyor !
Kitabı okurken ilk okuldaki ilk öğretmenimi de hatırladığımı itiraf edeyim. Adı Zişan idi !

Kim bilir ? belki de Selanik Alev Alev anlatısındaki Ziişan’ın torunu idi ?

8 Mart 2014 Cumartesi

Şenlikli Dost Meclisleri “Merkez”i nin Elektrikçi Mehmet’i



Şenlikli Dost Meclisleri “Merkez”i nin Elektrikçi Mehmet’i

Raşit Gökçeli, Y.Bölge Plancısı, Mimar.
(mart 2014)

Yirmi sekiz ABD dolar milyarderini barındıran “soylulaşmış” İstanbul’unun “mutenalaşan” Beyoğlu’sunda sermayeye, ranta, gustosuz Alış Veriş Merkezine dönüşmeye kendisine has bir biçimde direnen Hacıpulo pasajının tam da “merkez”inde mini minnacık bir elektrikçi dükkanı zaman içinde sahafa dönüştü.

O dükkana şair, yazar, akademisyen, mühendis, doktor, avukat, terzi, esnaf, eski İstanbul efendisi, Beyoğlu’nun marjinal takımı ve her türlü insan gelir, canavarlaşan kentin mahşeri havasından bir anlığına kurtularak kendine bir sığınak arar ve bulurdu.
Elektrikçi Mehmet Karasüleymanoğlu, zamandan ve mekandan bağını kopartmış bu mekanın sahibi, oluşturucusu idi.

Hacıpulo Pasajı’nın ortasındaki bu altı metre karelik “merkez”e gelen, her kim olursa olsun kendisini karşılayacak şenlikli bir dost merkezi bulurdu.

Şimdi bu merkez öksüz kaldı. Mehmet Karasüleymanoğlu aramızdan ayrıldı.


Bize ise elektrikçi iken sahaf olan, hiçbir zaman elektroniğe bulaşmaya tenezzül etmemiş bulunan Mehmet Karasüleymaoğlu’nun anısına uçurduğumuz balonu elektronik buluta göndermek kaldı.