22 Mayıs 2015 Cuma

Solu çökertme stratejisinin bir parçası olarak Avrupa Para Birliği


EURO’nun 1990’larda ortaya çıkışının kısa bir tarihçesine göz atarken
Solu çökertme stratejisinin bir parçası olarak Avrupa Para Birliği 
(Küreselleşme, neoliberalizm, Avrupa sosyalizminin sefaleti v.s.)
Rasit Gökceli, Y.Bölge Plancısı, mimar
Mayıs 2015

 Kolonya, Max Planck Enstitüsü Emeritüs Müdürü, Wolfrang Streeck’in Euro’nun ortak para birimi olarak AB ülkeleri tarafından kabul edilişi ve Alman Ekonomisinin AB içerisinde başat konuma gelmesi sürecini inceleyen yazısı bir zamanlar Avrupa Birliği’ne olumlu gözlerle bakmış olanları esaslı sürprizler ve düş kırıklıkları ile yüz yüze getiriyor.

Yazı Euro’nun devreye girişi esnasında başlıca AB ülkeleri olan Almanya ve Fransa’nın beklentilerini irdeliyor. Almanya’nın 1990’larda  Avrupa’nın siyasi birlikteliğine öncelik verir iken parasal birliğe (Euro) o denli sıcak bakmadığını anlatıyor.
Yazıyı okuduğumuzda, Euro’nun kuruluşundan Almanya ve Fransa’nın beklentilerinin farklı olduğunu, Almanya’daki muhafazakar Kohl hükümetinin istikrar ve sıkı para politikalarından ödün verileceği endişesini taşıdığını görüyoruz. Fransa’nın ise AB ekonomisi içerisindeki Almanya Merkez Bankası Bundesbank’ın hakim konumunu müşterek para birimi sayesinde bir ölçüde kırabileceği umudunu taşıdığını anlıyoruz. Fransa ve İtalya’nın müşterek para birimine geçilmesinin bünyesel işsizlik sorunlarını aşmada yardımcı olacağı beklentisi içerisinde olduklarını da görüyoruz.
Almanya’nın ise 1990’lı dönemde Batı doğu Almanya birleşmesini hedeflediğinden ve bu konuda diğer Avrupa ülkelerinin desteğine muhtaç olduğundan isteksizce de olsa Müşterek para birimi Euro’ya geçilmesini kabul etmek durumunda kaldığını öğreniyoruz.
Euro’nun müşterek para birimi olarak kabul edildiği dönemde Almanya, ekonomisinin fondamantellerine (temel yapısına)  güvendiği için eninde sonunda AB ekonomilerinin Alman modeline uymak zorunda kalacağı hesabını yaparak Euro’ya geçilmesini onayladı.
Ancak Doğu Almanya - Batı Almanya birleşmesinin de ekonomik yükünü taşıyan Almanya müşterek para birimine geçildiğinde AB ülkeleri içerisindeki faiz oranlarının yüksekliği karşısında zora girdi. Zira Almanya’daki enflasyon son derece düşük idi. Ayrıca güney Avrupa ülkeleri o dönemde elverişli faiz oranları ile borçlanabildiler. Almanya sermayesi ise güçlü sendikaların talep ettiği yüksek ücretlerle baş etme zorunda kaldı. Almanya ekonomisi ancak 2008 krizinden sonra toparlandı. Diğer Avrupa ülkeleri yüksek borçlar ve kırılgan ekonomileri ile 2008 krizini Almanya kadar rahat atlatamadılar. Almanya yüksek kalitedeki ürünlerini ihraç edebilme potansiyeli ile krizi rahat atlattı ve Streek’in makalesinde görülebileceği gibi AB ekonomisi içerisinde başat bir rol üstlendi.

Ama meselenin özü 1970’lerde başlayan neoliberal dalga idi. Küreselleşme ABD’de Reagan, İngiltere’de Thatcher ile dünyaya kendini empoze ettirmeye başladı.
Almanya’da sendikalar, Fransa’da Komünist Partisi güçlü konumda idiler.
Neoliberal dalganın Alman sendikalarının ve Fransız Komünist Partisinin gücünü kırması gerekiyordu.

Böylesi bir bağlamda küreselleşmenin AB bölgesinde hakimiyet kurabilmesi için müşterek para birimi Euro sanıldığından çok daha önemli bir rol oynadı.

Müşterek para birimine geçildiğinde ülkeler bağımsız olarak paralarını devalüe edememe durumunda kaldılar. Güçlü para birimi Euro onlara artık o olanağı vermiyordu.

Bu durumda  küreselleşme ortamının getirdiği delokalizasyon deregülasyon ortamı içerisinde Komünist Partiler ve Sendikalar işçi sınıfının çıkarlarını gerektiği gibi savunamadılar, sermaye karşısında teslimiyetçi bir tavır takındılar.

Euro’ya geçilirken Fransa’nın sosyalist başkanı Mitterand ve onun Maliye Bakanı Delors bilerek ve taammüden (önceden tasarlayarak) işçi sınıfını savunmalarını sağlayacak ekonomik ortamı ortadan kaldırdılar. Euro işçi sınıfını işsizlik ve asya ülkelerinin küresel rekabet  karşısında savunmasız bıraktı. Nitekim Mitterand iktidarında Fransız Komünist Partisi giderek küçüldü ve marjinalleşti.

1981’de iktidara gelen “sosyalist” Mitterand aslında Reagan ve Tacher’in azgın neoliberal küreselleşme stratejilerinin bir ortağı idi!

“Paranın 5000 yıllık tarihi” adlı eserin yazarı Graeber’den öğrendiğimiz gibi sağlam para birimlerinin arkasında kuvetli birer ordu ve silahlı güç vardır.

O halde AB’nin silahlı gücü olmadığı arkasındaki gücün ABD ordusu olduğu gerçeğine rağmen ve ABD doları’nın senyoritesi mevcut iken ve 1971’den itibaren ABD doları ile altının ilişkisi Nixon tarafından kaldırılmış iken neden 1990 sonlarında AB içerisinde ABD dolarına alternatif gibi görülebilecek müşterek para birimi Euro’ya geçildi ?

Bu sorunıun cevabı aşağıda çevirisini sunduğum Sreeck’nın “Almanya İsteksi Güç” yazısında var.

Müşterek para birimi Euro, işçi sendikaları ve komünist partilerin mücadele gücünü kırdı. Çünkü Küreselleşme koşulları içerisinde bireysel devaülasyon olanağı kalmayan ekonomiler delokalizasyon ve deregülasyon enstrümanları ile işçi sınıfına ölümü gösterip sıtmaya razı ettiler !

Bu durumda Euro senyoritesi olmasa da arkasında gerçek askeri gücü bulunduran ABD doları’nın himayesinde 1970’lerde başlayan küreselleşme dalgasının finansal bir enstrümanı olarak görev gördü.

Avrupa Birliği’nin ve AB sosyalizminin sefaletine dair  Euro anlatısı burada bitiyor.
















http://www.monde-diplomatique.fr/2015/05/STREECK/52905

Almanya İsteksiz güç
Almanya Ekonomisi Avrupa bünyesi içerisinde nasıl başat güç haline geldi

Wolfrang Streeck, mayıs 2015
Çeviri: Raşit Gökçeli

Almanya Avrupa içindeki hegemonik durumunu iki ögeye borçlu : Avrupa parasal birliği ve 2008 krizi. Esasında bidayette Almanya Euro’ya geçilmesini arzulamamıştı. Almanya’nın ihracata yönelik sanayisi 1970’lerden itibaren Avrupa ülkelerindeki devalüasyona yönelik ekonomiler karşısında son drece sağlıklı idi. Almanya diğer Avrupa ülkelerinin ekonomilerinin sürekli devalüasyon yapmasından yararlanıyor ve bu sayede nitelikli pazarlara ulaşmada konumsal avantajlar sağlıyordu. Avrupa içerisinde para birliğini (Euro) arzulayan Fransa idi. Fransa Euro’ya geçmeyi iki nedenle istedi: Birinci neden Frankın mark karşısında sürekli devalüasyona uğramasının yarattığı sıkıntılı durumdan  kurtulmak, ikinci neden ise Fransa’nın Doğu Almanya Batı Almanya birleşmesinden sonra doğacak  Birleşik güçlü Almanya’yı Avrupa Birliği bünyesinde bir ölçüde zapt ü rapta alabilmek umudu idi.
Euro tasarlanışı itibari ile içinde çelişkiler barındıran bir yapı görünümünde idi. Fransa ve İtalya gibi diğer Avrupa ülkeleri Avrupa Merkez Bankası gibi hareket eden Bundesbank (Almanya Merkez Bankası) tarafından empoze edilen sert parasal politikalara boyun eğmek zorunda kalmaktan sıkıntı duyuyorlardı. Euro sayesinde bir miktar dahi olsa parasal egemenliklerine yeniden kavuşabilme umudunda idiler. Bundesbank’ın sıkı para ve istikrar politikalarının bir ölçüde esnetilmesi Fransa, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde tam istihdam hedeflerine yönelebilmek amacı ile bu ülkeler tarafından arzulanmakta idi. Öte yandan dönemin Fransız Cumhurbaşkanı François Mitterand, onun maliye bakanı Jacques Delors ve İtalyan Merkez Bankası kendi ülkelerindeki Komünist Partilerine ve sendikalara esaslı bir darbe indirebilmek amacı ile daha sıkı bir parasal rejime geçmeyi tasarladılar. Böylelikle paralarını devalüe edemeyen ekonomik iklim içerisindeki “sol” un ekonomik ve politik hedeflerinden taviz vermeye zorlanacağını tasarladılar.  (delokalizasyon ve deregülasyon tehdidi. r.g)

O dönemde Almanya’da Bundesbank ve ekonomik çevreler genellikle  liberaller ve Keynes karşıtlarından oluşuyordu. Bu çevreler parasal birliğe karşı idiler. Parasal birliğin Almanya’daki “istikrar  kültürünü” tehlikeye atacağını düşünmekte idiler. Helmut Kohl (dönemin Almanya Şansölyesi r.g.) Parasal birlikten önce politik birlik sağlanması taraftarı idi. Ancak Avrupa’daki ortakları aynı görüşte değil idi. O sırada Almanya’nın birleşmesi gündemde olduğu için, birleşmeyi tehlikeye atmama uğruna isteksiz de olsa Kohl politik birliğin parasal birliğin ardından geleceği umudu ile parasal birliğe razı oldu.  Kohl’un kendi politik grubu her şeye rağmen parasal birliğe muhalif idi. Kohl, kendi politik grubunu ikna etmek için ortak parasal rejimin aslında Almanya ve Bundesbank modelini izlemek durumunda kalacağı savını ileri sürdü.

Euro’nun kuruluş döneminde Alman hükümeti Euro’yu kendi seçmenine benimsetmek için, Euro “mark kadar istikrarlı” (bir döviz r.g.)  olacaktır demiştir. Aynı dönemde Almanya’nın Avrupa’daki ortakları her ne olursa olsun bir çözüm aradıkları için Almanya parasal birlik anlaşmasını onayladı. Almanya’nın beklentisi anlaşmanın ekonomik gerçekler ışığında kendi istekleri doğrultusunda zaten değişime uğrayacağı idi. 1990’lı yıllarda ise OCDE ülkeleri başta ABD olmak üzere, bütçelerin (sıkı para r.g.) konsolidasyonu ile birlikte parasal-fiinansal neoliberal bir rejime dönüşeceğini hedeflediler.  Dönemin beli başlı kriterleri ekonomilerin borçlanmasın Gayrisafi Milli Hasılanın % 60’ı ile sınırlandırılması ve kamusal açığın GSMH’nın % 3’ü aşmaması olmuştur. Zaten söz konusu kriterlere uymayı beceremeyen ekonomilere finans pazarları tarafından “kuşkulu ekonomiler” yaftası yapıştırılacağı açıktı.

Günümüzde parasal birliğin meyvelerini yiyen ekonomiler Almanya, Hollanda, Avusturya ve Finlandiya olmuştur. Gene de bu ekonomilerin “başarılarının” tam anlamı ile perçinlenmesi 2008 kriziden sonraya rastlar.  Aslında parasal birliğin (euro r.g.) yürürlüğe girdiği ilk dönemlerde Almanya “Avrupa’nın hasta adamı” oldu.  Çünkü BCE (Avrupa Merkez Bankası) tarafından, Avrupa ülkelerinin ekonomik durumları göz önünde tutularak, o dönemde saptanan faiz oranı düşük bir enflasyon seviyesi içindeki  Almanya ekonomisi için fazlaca yüksek idi. Böylesi sanayileşmiş ve ihracat gelirlerine dayanan bir ekonomide (alman ekonomisi r.g.) mücadeleci Alman (r.g.) sendikalarının talep edecekleri ücret artışları, dünyaya egemen olan neoliberal ekonomik ortamda,  Almanya’nın ihracatını  delokalizasyon ve deregülasyon tehlikesi ile baş başa bırakarak  aşağı çekecek, Almanya’dan sermaye kaçışına yol açacaktı. 2000’li yıllardan itibaren alman sendikalarının ücret artışları taleplerinin son derece sınırlı kalmasına yol açan ve dış gözlemcilerin kavrayamadıkları sermaye karşısındaki (r.g.) teslimiyetçi politikaları söz konusu nedene bağlı olmuştur. (bir anlamda Alman sendikaları küreselleşen ekonominin yarattığı deregülasyon ve delokalizasyon ve bunlara bağlı işsizlik tehdidi karşısında sermaye karşısında fazla mücadeleci bir çizgi izleyememişlerdir. r.g.)

Euro’nun ilk döneminde Almanya ekonomisine kıyasla bünyesel olarak enflasyonist olan  Akdeniz Avrupa ülkelerinin ekonomileri, hem reel olarak negatif olan faiz oranlarından  hem de kamusal borçlanmalarının pahasının ciddi olarak düşmesinden yarar gördüler. Söz konusu dönemde Avrupa komisyonu tarafından da ekonomileri desteklenen bu ülkelerin, borç ödeme kapasitelerinin (solvability r.g.) garanti edildiği görüldü. (Euro bölgesi içerisindeki Akdeniz Avrupa devletleri).  Dolayısıyla o dönemde Güney Avrupa ülkeleri ekonomik gelişme yaşarken, Almanya ekonomisi ise durgunluk (stagnation r.g.), yüksek bir işsizlik oranı ve borçlanma ile karşılaştı.

 Söz konusu durum 2008 krizi ile tamamen ters yüz oldu. Neoliberal mitolojinin savladığının aksine “Hartz reformları”nın (2003-2005 yılları arasında sosyal demokrat Alman şansölyesi Shröder döneminde emeğin esnekleştirilmesi doğrultusunda yapılan ve Wolkswagwn CEO’su Hartz’ın önayak olduğu sözde reformlar r.g.) söz konusu ters yüz oluşla pek bir ilgisi olmadı. Söz konusu “reformlar”  (Harz reformları r.g.) kamu harcamalarını özellikle işsizlik sigortasını kısma yönünde düzenlemeler getirdi ve Alman ekonomisinin esas gücünü oluşturan sektörler dışında düşük ücretlerin yaygınlaşmasına yol açtı. Ancak 2008 krizi ile birlikte Alman ekonomisi açısından kurtarıcı olan şu oldu: Alman ekonomisi 2008 döneminde dünya pazarına yüksek kaliteli ürün sunabilecek durumda idi. Dolayısı ile Alman ekonomisi Euro ekonomisi bünyesinde iç talebe bağlı olan ülkelerinkine kıyasla 2008 krizinden ( bütçesel krizler ve toksik krediler) çok daha az zarar gördü. Ayrıca güney avrupa ülkelerinin kamusal borçlarını toplu bir sigorta sistemi içerisinde eritme (mutualiser r.g.) opsiyonu da gerçekleşmediğinden (Avrupa Birliği antlaşmaları böylesi bir olanak sunmuş iken) yüksek oranda borçlanmış olan bu güney ülkeleri çok daha yüksek faiz oranları ödenmek durumunda kaldılar ve bu durum söz konusu ülkelerin (kırılgan ekonomilerini r.g.) nerede ise iflasa sürükledi. İşte Almanya böylesi bir bağlam (kontekst) içerisinde Avrupa’nın yeni egemeni oldu.



Wolfgang Streeck

Kolonya, Max Planck Enstitüsü Emeritüs Müdürü,
“Satın alınmış zaman, Demokratik kapitalizm bünyesinde sürekli ertelenen kriz” Gallimard, 2014 kitabını yazarı.

Yukarıdaki metin, “Tesadüfi Egemenlik” adlı daha uzun bir metnin giriş bölümünü oluşturmakta.

L’ALLEMAGNE, PUİSSANCE SANS DÉSİR Comment l’Allemagne s’est imposée

http://www.monde-diplomatique.fr/2015/05/STREECK/52905

L’Allemagne, puissance sans désir
Comment l’Allemagne s’est imposée
par Wolfgang Streeck, mai 2015
L’Allemagne doit son hégémonie européenne à la combinaison de deux éléments : l’Union européenne et monétaire (UEM) et la crise de 2008. Ce n’est pas elle qui a voulu l’euro. Depuis les années 1970, ses industries exportatrices s’accommodaient fort bien des dévaluations répétées des monnaies de leurs différents partenaires européens, qui leur ont permis de se positionner sur des marchés qualitatifs. C’est principalement la France qui désirait une monnaie unique : d’abord pour en finir avec l’humiliation que représentaient les dévaluations successives du franc face au deutsche mark, puis, après 1989, dans l’espoir d’intégrer, sous sa houlette, l’Allemagne réunifiée dans une Europe unifiée.
L’euro était, dans sa conception même, une construction contradictoire. La France et d’autres pays européens, comme l’Italie, ne supportaient plus de devoir se plier à la rigueur monétaire imposée par la Bundesbank, qui fonctionnait de facto comme la banque centrale de l’Europe. Avec la création d’une authentique Banque centrale européenne (BCE), ils espéraient reconquérir en partie leur souveraineté monétaire : l’assouplissement de la politique monétaire et la rupture avec l’obsession de la stabilité permettraient d’atteindre des objectifs politiques comme le plein-emploi. En même temps, le président François Mitterrand et son ministre des finances, M. Jacques Delors, mais aussi la Banque d’Italie, voulaient un régime monétaire plus rigoureux pour porter un coup sévère à leurs partis communistes et à leurs syndicats : en rendant impossibles les dévaluations externes, ils contraindraient la gauche à renoncer à ses ambitions politiques et économiques.
En Allemagne, la Bundesbank et le milieu économique — dominé par des ordolibéraux et des adversaires du keynésianisme — étaient absolument opposés à l’union monétaire, craignant qu’elle ne mette en cause la « culture de la stabilité » de leur pays. Helmut Kohl lui-même aurait préféré qu’une union politique soit mise en place avant la monnaie unique. Mais comme ses partenaires européens ne l’entendaient pas ainsi, et pour ne pas mettre en péril l’unification allemande, le chancelier accepta cette solution, dans l’espoir que l’union politique en découlerait plus tard. Dans son propre camp politique, des acteurs de poids hésitaient à le suivre ; pour vaincre leurs résistances, il leur assura que le régime monétaire commun aurait pour modèle l’Allemagne et sa Bundesbank.
Le gouvernement allemand promut l’euro auprès de son électorat en le disant « aussi stable que le mark ». Comme les partenaires de l’Allemagne avaient besoin d’une solution, ils signèrent le traité, espérant sans doute que les réalités économiques obligeraient à l’amender. Mais, dans les années 1990, les différents pays de l’Organisation de coopération et de développement économiques (OCDE), Etats-Unis en tête, s’accordaient sur l’objectif de consolidation budgétaire, dans un contexte de financiarisation et de transition vers un régime monétaire néolibéral. L’esprit de l’époque était à la limitation de l’endettement public à 60 % du produit intérieur brut (PIB) et des déficits publics à 3 %. De toute façon, les marchés financiers auraient regardé avec méfiance tout pays refusant de s’aligner.
Aujourd’hui, c’est l’Allemagne qui, avec les Pays-Bas, l’Autriche ou la Finlande, récolte les bénéfices de l’UEM. N’oublions pas, toutefois, que ce succès remonte seulement à l’effondrement financier de 2008. Car, dans les années qui suivirent son entrée en vigueur, l’Allemagne fut le « malade de l’Europe », en grande partie à cause de l’union monétaire. Le taux d’intérêt unique fixé par la BCE en tenant compte de la situation économique de l’ensemble des Etats membres était trop élevé pour l’économie politique allemande, fondée sur un faible niveau d’inflation. Des syndicats combatifs auraient pu tenter d’imposer des augmentations de salaire ; mais, dans un pays aussi industrialisé et dépendant des exportations, cette solution aurait entraîné une baisse des exportations et, dans un contexte de forte volatilité des capitaux, des délocalisations. Voilà qui explique la modération salariale des syndicats allemands depuis le début des années 2000, qui semble si mystérieuse à nombre d’observateurs extérieurs.
En comparaison, les économies de la Méditerranée, qui reposent davantage sur l’inflation, ont bénéficié de taux d’intérêt réels négatifs, accompagnés d’une baisse spectaculaire du coût des emprunts publics — les marchés de capitaux, encouragés dans ce sens par la Commission européenne, supposaient en effet que dans le cadre de la zone euro, la solvabilité des Etats membres était collectivement garantie. En conséquence, le Sud connut un boom économique et l’Allemagne, la stagnation, un haut niveau de chômage et d’endettement.
La situation s’est donc inversée en 2008. Contrairement à ce que prétend la mythologie néolibérale, les « réformes Hartz » n’y sont pas pour grand-chose. Elles se sont certes attaquées aux dépenses publiques, tout particulièrement à l’assurance chômage, rendant possible le développement des bas salaires en dehors des secteurs qui font la force économique du pays. Mais c’est un autre facteur qui fut déterminant : en 2008, l’économie allemande se trouvait en position de fournir des produits de grande qualité sur le marché mondial. En conséquence, elle a bien moins souffert de la crise budgétaire et de l’effondrement du crédit que les économies de la zone euro dépendant essentiellement de la demande intérieure. De plus, lorsque fut écartée la possibilité de mutualiser la dette publique des pays du Sud — conformément aux traités, du reste, bien que beaucoup l’aient oublié —, les pays fortement endettés durent payer des taux d’intérêt beaucoup plus élevés, qui les conduisirent au bord de la faillite. C’est alors que l’Allemagne est devenue malgré elle le nouvel hégémon européen.
Wolfgang Streeck
Directeur émérite de l’Institut Max-Planck pour l’étude des sociétés, Cologne, auteur de l’ouvrage Du temps acheté. La crise sans cesse ajournée du capitalisme démocratique, Gallimard, Paris, 2014. Cet texte inédit est une introduction à « Une hégémonie fortuite ».


15 Mayıs 2015 Cuma

ABD dolarının düşüşü sürecek mi? Jeopolitik manipülasyon tezi

ABD dolarının düşüşü sürecek mi?
Jeopolitik manipülasyon tezi
Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, mimar
Mayıs 2015  

1-Seçim öncesinde ABD doları neden düştü ? ABD ekonomik verileri yanı sıra Suudilerin RTE’ye bir desteği söz konusu olabilir mi?
2-Suudiler ve Arap körfezi ülkeleri Obama’nın İran politikasından rahatsızlık duymaktalar. Altı batılı ülkenin İran ile varmak üzere bulundukları nükleer anlaşma onları endişelendirmekte.
3-Son yumuşama ile birlikte İran ekonomisine 20 milyar dolar girdi. Bu Suudilerin ve Körfez ülkelerinin hoşuna gitmedi
4-Suudiler ilk kez ABD’ye danışmadan Yemen operasyonunu başlattılar.
5-Suudiler Obama’nın Suriye politikasından da hoşnut değiller.
6-ABD artık Ortadoğu petrolüne /enerji kaynaklarına muhtaç değil. Şist üretimi dolayısı ilke kendine yeter hatta ihracatçı duruma geçmesi söz konusu.
7-Ama Obama ABD kongresinde İran politikası, Suriye politikası yüzünde hem Cumhuriyetçi hem demokrat muhalefet ile karşı karşıya.
8-Obama’nın son ABD davetine 6 arap ülkesinden sadece 2’sinin devlet başkanları katıldı. Diğerleri ait düzeyde katılım sağladı.
9-Böylesi “limoni” bir ABD Obama yönetimi Suudi ilişkisi çerçevesinde Suudilerin ABD’nin desteklemediği RTE’ye ABD Obama yönetimine danışmadan ciddi bir “seçim öncesi” ekonomik destek “pompalamış” olmaları olanak içerisindedir !
10-Ancak Suudiler ile ABD bir ölçüde didişebilir. Belli bir noktadan sonra “ilişkiler” normale dönecektir.
11-Suudilerin yıllık silah ithalatı 80 milyar $. Bunun önemli bir bölümü ABD’den ithal edilmekte.
12-Suudilerin RTE’ye seçim öncesi (varsa) seçimden sonra devam etmeyecektir.
13-Zaten Cumhuriyetçiler RTE’ye karşı Demokratlar kadar dahi hoşgörülü değillerdir.
14-7 haziran seçimlerini izleyen hafta ya da aylarda TL’nin sert dövizlere karşı kaybı artarak sürecektir. ABD-Suudi itiş kakışı geçicidir.




Not: bu analizde France 24 ün Ortadaoğu uzmanlarının bazı yorumlarından da yararlanıldı.