Mimarlar Odası 2010
Değişim Vakti
Başka bir Dünya Başka bir Mimarlık için Yaklaşım Önerileri
Raşit Gökçeli
mayıs 2008
DeMimar oluşumu olarak hantal ve çağdışı kalmış TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin en geç 2010 yılında dönüştürülmesi amacı ile yürütülecek olan çabaların hem program temelinde bir tartışmasını başlatmak hem de olası birlikteliklerin temellerini atmak amacı ile gruba sunulan metin.
(Metin 18.8.2008 tarihinde Salih Şencan ile birlikte DeMimar oluşumundan geri çekilmiştir)
"sol" adına "kefil" olduğumuz yönetimlerin, içerikleri ile edimleri ile tamamen AB güdümünde, dünya bankası güdümünde, "sağ meslekçi" programları ülke içerisinde "korumacılık sosu" ile karışık bir bicimde uygulayan ufak grup çıkar birlikteliklerinden oluştuğunu;
Bizim, ise söz konusu yönetimleri sol kamuoyu katında olumlayan bir çeşit "ilerici meslek odası" spiritüalizminin retorik bileşkeleri olarak bu "toplumsal imaj" (tablo) da pek iğreti bir yer işgal ettiğimizi artık fark etmeliyiz.
Birinci yaklaşım :
Mimarlık kuruluşları, Amerika’dan kaynaklanan neoliberalist söyleme, neokonservatif söyleme çok ciddi bir alternatif oluşturan fikri planda dünya çapında bir muhalefet odağı haline gelen küreselleşme karşıtı entelektüel harekete eklemlenemiyor. Nasıl eklemlenecek? Mimarlık hareketi dünyadaki küreselleşme karşıtı harekete nasıl eklemlenecek? Bakıyoruz mesela, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi örgütler var, Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi örgütler var. Bunu mimarlık alanında henüz tam ve net göremiyoruz. UİA 2008 in ana temalarından biri olarak seçilen “Transmitting Architecture”, bir başka deyiş ile mimarlığın iletişimi, mimarlığın geniş kitlelere mal edilmesi bence ancak böyle bir optik altında mümkün olabilir.
Mimarlar Odası küreselleşme karşıtı platformlar içerisindeki yerini gerek yurt içinde gerekse yurt dışında almalıdır.
İkinci yaklaşım :
İkinci yaklaşım kültürün özelleştirilmesi ile ilgili olarak mimarların takınacağı tutum ile ilgili. Dünyanın hali bugün iyi değil, dünya birtakım rahatsızlıklar içinde. Küreselleşme ve neoliberalizme karşı olan fikri hareketlerle dünyadaki mimarlık hareketleri eklemlenmeden mimarların sorunlarını çözebilmeleri olası değil. Kültürün özelleştirilmesi meselesi doğrudan küreselleşmeye bağlı olan hadiselerden biridir. Kültür, tanım itibariyle otonom olan, bağımsız olan, kendiliğinden olan, alternatif olan, avangard olan bir kategori. Biz “mimarlık, kültürün ifadesidir” diyoruz. Ama biz hangi kültürün ifadesiyiz. İşte bu dünyadaki çok uluslu şirketler tarafından, dünyadaki küreselleşmenin patronları tarafından rehin alınmış olan kültürü yeniden 18., 19., 20. asrın başlarındaki gibi özerk hale sokmamız lazım, felsefi temellere inmemiz lazım. Kant’ların, Freud’lerin, Marx’ların mirasından bize ulaşan, aydınlanmadan kaynaklanan, sosyal mücadele geleneğinden gelen pratikleri bir kültür vektörü olan mimarlık mesleği ile yeniden buluşturmamız lazım.
Üçüncü yaklaşım :
Mimarlar odası olarak “başka bir mimarlık mümkündür” başlığı altında bir programatik aks açmamız lazım. Kentleşmeyle ilgili sorunlar, dünyanın bir gecekondu gezeni, “planet of slum” haline gelmesi küreselleşmenin geleneksel tarımsal yapıları çökertmesinden kaynaklanmakta. Kimi çevreler ise çok bilinçli olarak yeni kentsel fakirlerden oluşan metropolleri bir tehdit olarak algılıyorlar.
“Gecekondulaşma” metropollerin egemen odakları tarafından tehdit unsuru olarak ele alınıyor. Bir gecekondu gezeni haline gelen dünyamızda, orada yaşamak zorunda bırakılanlar birer potansiyel suçlu imiş gibi değerlendirilmekte. Asimetrik ilişkilerin dünyasında yaşam mücadelesi veren fakirlerin zaman zaman taraf olduğu savaşta direnenleri ya da sadece enformel yollarla hayatlarını idame ettirmeye çalışanları birinci dünyaya karşı bir tehdit olarak algılayan bir egemen düzen var. “Biz metropol olarak bunları nasıl bastırabiliriz?” düşüncesi küreselleşmenin egemenlerinin biricik tasası.
Oysa mimarlar soruna başka türlü bakmalı, “gecekondulaşan metropollerde mimarlar olarak nasıl bir tutum almamız lazım?” sorusunu kendilerine sormalı.
Dördüncü yaklaşım :
Mimarların örgütlenme biçimi ile ilgili. Örneğin, “Küba’daki çıplak ayaklı doktorlar biçiminde çıplak ayaklı mimarlar biçiminde konseptler doğurabilir miyiz, onları yaşatabilir miyiz? Sermayenin mimarları esir alışı, mimarların gittikçe işlevsiz hale gelmesi karşısında daha değişik mimarlık örgütlenmeleri tasarlanabilir mi?” imkansızı isteyen daha gerçekçi ve ayakları yere basan tartışma aksları açabilmeliyiz.
Genç mimar adaylarını ve yeni mezunları kabul kurulları karasabanından bir an için kurtaran, “bir rüya bitti” umutsuzluğundan sıyıran ve kendilerini ifade edebilecekleri yeni alanları meslek örgütü olarak tasavvur etmek örgütlemek çok mu zor çok mu pahalı?
Elli beş trilyonluk bütçeler bürokratik ahmaklıklar ve sermaye tapınıcılığı dışında daha toplumsal amaçlara, edimlere yönlendirilemez mi ?
Nasıl kapitalist dünya çok uluslu şirketler bir network, bir ağ dünyası haline gelmişse, hatta bu ağ dünyası ulus devletleri bir anlamda artık ikinci plana itiyorsa, buna karşılık da bu muhalefet de alternatif network’lar, ağlar halinde örgütleniyor. Örneğin Amerika’da bir alternatif network var ki, 500 tane radyo, bilmem kaç tane televizyonu mevcut. http://www.democracynow.org/ Amerika’da iki milyon kişi bu networku izliyor. İki milyon kişi Amerika için az bir şey değil. Amerika gibi bir yerde böylesi bir network ile veya Znet gibi bilinen, çok önde gelen alternatif network’lar, ağlarla mimarlık hareketi nasıl eklemlenebilir?
Torino’da bence metropol ülkeler dışından en az yüz seksiyon gelecek. Bizim bu network’lere ilişkin eklemlenmemiz, hatta 2008’e doğru bu network’lerle ortak bir bağlantı kurarak, en azından bir etkileşim, iletişim bağlantısı kurarak böyle bir hazırlık içine girmemiz lazım.
Avrupa’nın kendisinde “GATS free” zonlar, yani GATS anlaşmasını tanımayan bölgeler bizatihi Avrupa’nın kendi seçmenleri tarafından seçilmiş olan belediyeler tarafından ilan ediliyor. Bunlar bir mücadele halindeler, Dünya Ticaret Örgütüne, MAI denilen dünya ticaret anlaşmalarına karşılar. “Corporate Watch” gibi “sweet free shop” gibi, yani çokuluslu şirketlerin organize ettiği iş organizasyonuna karşı bilinçli yönelişler, bilinçli karşı koyuşlar var. Bu mücadele alanlarında mimarların bir an önce pozisyon almaları lazım.
Çünkü mimarların başına gelen nedir?
Çokuluslu şirketlerin emrine girmiş olan belediyeler, onların emrine girmiş olan ve artık en temel enfrastrüktürlerin özelleştirildiği fiziksel çevreler. Kamunun malı olması gereken en temel servisler. Diyelim su dağıtımı, buna benzer şeyler, tabii buna barınma da girmekte elbette. Fiziki çevreyi planlayan bir disiplin mensupları olarak bu oluşuma karşı ne tür bir alternatif tasarlayabiliriz? Ne tür eylemler düşünmemiz ve tasarlamamız lazım? Bunu bizimle birlikte dünya mimarlarının da düşünmesi lazım. Çünkü okkanın altına girecek olan mimarlardır netice itibariyle.
Dördüncü yaklaşım, Dünya Sosyal Forumuna nasıl eklemlenebiliriz yaklaşımıdır.
Beşinci yaklaşım :
Beşinci yaklaşımımız küreselleşme düzeninin zayıf bir noktası ile ilgili: İklimsel dönüşüm sonucunda oluşan tehdit. Dünyanın bir ekolojik felakete sürüklenmesinde küreselleşmenin aktörlerinin sorumluluk payını irdeleyen son derece ciddi raporlar, ciddi bilimsel çevrelerden gelmekte. Buna ilişkin elbette bizim bir öngörüde bulunmamız lazım. Nasıl bir kent düşündüğümüz, nasıl bir yapılı çevre düşündüğümüzü mimarlar olarak dünyaya duyurabilir isek herhalde mimarlığı en iyi biçimde tanıtmış oluruz. İklim sorununa bir çare üretmek herhalde sadece ekonomistlere bırakılacak bir konu değil.
Altıncı yaklaşım :
Kentlerde, metropoldeki alternatif grupların, emekçi sınıf ve tabakaların nasıl söz ve karar sahibi olabileceğine ilişkin. Mimarlar Odası’nda otuz yıl önce seminerler yapmışız, 1977, 1978. 1979’da. Zamanında yayına dönüşmüş bu seminerleri 2010 “değişim” döneminde tekrar hatırlarsak iyi olur. Amerika’nın başını çektiği küreselleşme ağının ve çokuluslu şirketler dünyasının hazır başını taşa çarptığı sırada bu tür çabaları yeniden hatırlamanın zamanıdır. Temelde tüketiciyi gözeten bu tür ele alışları mimarla hatırlatmanın tam da zamanıdır.
Yedinci yaklaşım :
Yedinci yaklaşım daha teknik bir konu ile ilgili. Bu konu ile ilgili olarak çok ciddi bir çalışma grubu oluşturulabilir, 2010 “değişim” çağrısı doğrultusunda çok ciddi hazırlıklar oluşturulabilir.
Konu, sürekli mesleki gelişim. Sürekli mesleki gelişim çok ilginç bir konu. Bu konuya Amerika’da biraz başka, Avrupa’da biraz başka bakılır. Oda’nın mevcut tutucu bürokratik yönetimi ise son derece rahatsız edici çalışmalar başlatmış durumda. Dünya Ticaret Örgütü’nün akredite etiği bazı “özel şirketlere” hissedar olarak ülke mimarlarını kapana kıstırma eğiliminde. Bu gidişi durdurarak dünya içerisinde akredite olabilecek alternatifleri oluşturmamız gerekli. Sürekli Mesleki Gelişim ile ilişkin hazırlıklar yapmamız lazım.
Mesleğin eksiksiz ve kusursuz olarak yapılabilmesi; bütün deontolojik kodlarda, dünyada meslek örgütlerinin uygulamalarında yer almakta. Ancak işin bir başka yönü daha var.
Bu yön, küreselleşme çağında, iş organizasyonunun postfordist bir aşamasında, emeğin ve bu arada nitelikli emeğin -mimarlar, mühendisler olarak kimimiz nitelikli emeğe giriyoruz- bazı aşınmalara ve yıpranmalara uğraması olgusudur.
Bunlar nedir? Bunlar deregülasyondur, delokalizasyondur, esnek üretimdir. Deregülasyon temelinde, ulus devletinin kurmuş olduğu sistemlerin çökmesidir, yani refah devleti vesaire gibi. Dolayısıyla çalışanların haklarının ve bu arada tabii en çok okkanın altına giren nitelikli çalışanların okka altına gitmesidir.
Delokalizasyon da çok uluslu şirketlerin işlerine geldiği yerde üretim yapması ve bir anlamda ticaret hadlerini -ekonomistlerin dilinden konuşursak- manipüle ederek servet transfer etmeleridir. Bir anlamda drenajdır. Neden drenajdır? Az gelişmiş ülkelerden veya gelişmekte olan ülkelerden metropollere doğru olan bir drenajdır. Bunu tespit etmeniz lazım, bunu çok iyi yorumlamamız lazım
.
Esnek üretim ise emeğin düpedüz her türlü güvenceden yoksun bir statüye indirgenmesidir. (Part time işler, talep edilen formasyonun sürekli nitelik değiştirmesi v.b)
Sürekli mesleki gelişime evet ama bu sürekli mesleki gelişimin işgücünü marjinalleştiren, onu değersizleştiren, insanı insan olmaktan çıkartan, bu precarious dediğimiz, yani emeği artık sağlam nirengi noktası olmaktan çıkartan, toplum içinde yer sahibi olmaktan çıkartan senaryo karşısında mimarların bir sözü olmayacak mıdır?
Düşünün, sürekli ve güvenli bir işe sahip olamıyorsunuz, bir meslek sahibi olamıyorsunuz, emek pazarı içerisinde devamlı bir yerden bir yere savruluyorsunuz, parya şartları altında çalıştırılıyorsunuz.
Sürekli mesleki gelişimin yukarıdaki konular açısından böylesi bir optik içerisinde ele alınması olasılığı var. Bazı Avrupa ülkelerinde böylesi bir gelişmenin ön belirtileri mevcut.
Sürekli mesleki gelişimin yine bazı çokuluslu şirketlerin ürünlerini olmazsa olmaz, vazgeçilmez olarak lanse etme özelliği var. Tüketici hakkı kavramı ile çelişki içeren böylesi örnekleri ABD’de görüyoruz, bunlara çok kritik bir bakış açısıyla bakmamız lazım.
Mimarların şu andaki formasyonlarında zaaflar mevcut, sayısal ve sözel becerilerinde eksiklikler var. Bunları gidermek zorundayız, ama bunları giderir iken de sürekli mesleki gelişimle ilgili felsefemizi ortaya koyabilmemiz lazım.
Sekizinci yaklaşım
Sekizinci yaklaşım iç ve dış (örgüt içi ve dışı) yasal çerçeveyi yeniden kurgulamaktır.
Mimarlık politikaları, Mimarlık yasası, ile ilgili yaklaşımımız alternatif somut önerilerimiz şekillendirilmelidir.
Mevcut kurguyu reddederken mimarlık öğrencilerinden başlayarak, mesleği uygulayan meslektaşlar ile ilgili somut yasal yapılanmalar, yapı yasası, yapı denetimi yasası, sürekli mesleki gelişim, fikir ve sanat eserleri yasası, eğitim ile ilgili yasal yapılanmalar, akreditasyon sorunları, Mimarlar Odası’nın bir sivil toplum kuruluşu olarak değil ama bir hükümet dışı örgüt olarak yasal çerçevede nasıl bir rol yükümleneceği, topluma ve meslektaşa karşı olan yükümlülüklerini nasıl yerine getireceğini, “mesleki sorumluluk sigortası”nı hangi yollarla sigorta ve broker sektörüne benimseteceğini net olarak ortaya koymamız gerekecektir.
Mesleğin uygulanmasında proje tasarımının eğitim ile bağlantılı olduğu, uygulamanın ise “meslek sorumluluğu sigortası” ile ilişkili olduğu ilkesi savunulmalı ve gerekli yasal ve teknik altyapı düzenlenmelidir.
Dokuzuncu yaklaşım :
Dokuzuncu yaklaşım DeMimar‘ın ittifaklar politikası olmalıdır. Yukarıda belirtilen sorunları tartışabileceğimiz tüm meslek insanları, birliktelik kurulabilecek tüm toplumsal oluşumlar potansiyel müttefikimizdir.
Artık yıllardır TMMOB Mimarlar Odası içerisinde “çağdaş toplumcu” etiketini rehin alan “çağdışı” “bürokratik” dar grupçu” “oligarşik” yönetimler için saat saymaya başladı.
Konsüller devri bitecek.
“Başka bir dünya, başka bir mimarlık “ çağrısı Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nden de duyulacak.
19 Haziran 2008 Perşembe
13 Haziran 2008 Cuma
15 – 16 Haziran 1970 İşçi Direnişini Anarken
15 – 16 Haziran 1970 İşçi Direnişini Anarken Akla Gelenler
Raşit Gökçeli
Haziran 2008
1-1970 yılı dünyada neoliberalist saldırının Türkiye ve Şili darbeleriyle topyekun taarruza geçtiği ve dünya sahnesinde başat rol oynamaya başladığı dönemdir.
Dolayısıyla işçi sendikalarının henüz düzen nezdinde bir ölçüde de olsa ağırlıklı olabildikleri bir zamandır.
Bu dönem (1970), DİSK’in henüz hem toplumda hem egemen kesimde belirli bir ölçüde de olsa muhatap kabul edilebildiği bir zaman dilimidir .
1971 darbesinden sonra bu olanak tamamen kalmıştır.
2- 15-16 Haziran olayları Türkiye toplumsal muhalefet yakın tarihinde 1960 İstanbul Saraçhane mitinginden sonra tamamen işçilerin sahne aldığı bir eylemdir. Küçük burjuva katmanlar bu eylemde ikincil rol oynadılar.
3-1960 – 1970 dönemi işçi önderlerinin M. Ali Aybar’ın kişiliği ve liderliğinde aydınlar ile kitlesel ittifak kurabildikleri çok özel bir dönemdir.
4-1970 yılı dünyada neokonservatizmin neoliberalizmin dünya hakimiyetini kurmaya çalıştığı bir zaman dilimidir 1970 yılı bu bakımdan geleneksel refah devleti ile neoliberalist devlet arasında bir zamansal fay hattıdır.
Böylesi dönemlerde tamamen üstyapısal bir norm denetimi kurumu olan Anayasa mahkemesinin birbiriyle çelişkili kararlar aldığı görülür. Çünkü ne refah devleti tamamen sahneden çekilmiş ne de neoliberalist düzen tamamen hakimiyet tesis etmiştir.
Nitekim Türkiye’deki Anayasa Mahkemesi bu dönemde çelişkili kararlar alabilmiştir.
Sendikalar yasasında yapılması tasarlanan değişiklikler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirken öte yandan dönemin Türkiye İşçi partisi tarafından açılan davada, meşhur 141 ve 142. maddelerin iptal istemi (sınıf esaslı parti kurulmasını yasaklayan ve faşist İtalyan ceza yasasından ithal edilen) altıya beş oyla aynı mahkeme tarafından reddedildi. Ardından da 1971 darbesi ertesinde Türkiye İşçi Partisi aynı Anayasa Mahkemesi tarafından bölücülük neden gösterilerek kapatıldı.
Raşit Gökçeli
Haziran 2008
1-1970 yılı dünyada neoliberalist saldırının Türkiye ve Şili darbeleriyle topyekun taarruza geçtiği ve dünya sahnesinde başat rol oynamaya başladığı dönemdir.
Dolayısıyla işçi sendikalarının henüz düzen nezdinde bir ölçüde de olsa ağırlıklı olabildikleri bir zamandır.
Bu dönem (1970), DİSK’in henüz hem toplumda hem egemen kesimde belirli bir ölçüde de olsa muhatap kabul edilebildiği bir zaman dilimidir .
1971 darbesinden sonra bu olanak tamamen kalmıştır.
2- 15-16 Haziran olayları Türkiye toplumsal muhalefet yakın tarihinde 1960 İstanbul Saraçhane mitinginden sonra tamamen işçilerin sahne aldığı bir eylemdir. Küçük burjuva katmanlar bu eylemde ikincil rol oynadılar.
3-1960 – 1970 dönemi işçi önderlerinin M. Ali Aybar’ın kişiliği ve liderliğinde aydınlar ile kitlesel ittifak kurabildikleri çok özel bir dönemdir.
4-1970 yılı dünyada neokonservatizmin neoliberalizmin dünya hakimiyetini kurmaya çalıştığı bir zaman dilimidir 1970 yılı bu bakımdan geleneksel refah devleti ile neoliberalist devlet arasında bir zamansal fay hattıdır.
Böylesi dönemlerde tamamen üstyapısal bir norm denetimi kurumu olan Anayasa mahkemesinin birbiriyle çelişkili kararlar aldığı görülür. Çünkü ne refah devleti tamamen sahneden çekilmiş ne de neoliberalist düzen tamamen hakimiyet tesis etmiştir.
Nitekim Türkiye’deki Anayasa Mahkemesi bu dönemde çelişkili kararlar alabilmiştir.
Sendikalar yasasında yapılması tasarlanan değişiklikler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirken öte yandan dönemin Türkiye İşçi partisi tarafından açılan davada, meşhur 141 ve 142. maddelerin iptal istemi (sınıf esaslı parti kurulmasını yasaklayan ve faşist İtalyan ceza yasasından ithal edilen) altıya beş oyla aynı mahkeme tarafından reddedildi. Ardından da 1971 darbesi ertesinde Türkiye İşçi Partisi aynı Anayasa Mahkemesi tarafından bölücülük neden gösterilerek kapatıldı.
Yazı mı Tura mı ?
Yazı mı Tura mı ?
Rahatsız Edici Gerçekler
Raşit Gökçeli
mayıs 2008
Bir metal parayı havaya attığınızda yere yazı ya da tura olarak düşmesi beklenir. Pek nadir olarak paranın yere dik düştüğü de vakidir.
2004, 2006, 2008 Mimarlar Odası Genel Kurulları’nda bizler üç kez üst üste yazı mı tura mı diyerek attığımız parayı dik düşürdük!
Gerçekten de dokuz yüze yakın oy kullanılan bir seçimde listelerin baş başa gelip karma yönetimler oluşması havaya atılan bir paranın yazı tura olarak düşmeyip de dik düşmesi kadar zayıf bir olasılıktır !
Bu duruma nasıl gelindi?
Konu ile ilgili bazı görüşlerimi ilettiğimde benden süreç ile ilgili rahatsızlıklarımı, tümüyle, eksiksiz, kaleme almam istendi. Bana da “peki” demek kaldı.
Ve düşündükçe de beni huzursuz kılan olayların belki sandığımdan daha boyutlu olduklarını, bir şeylerin çok derinlerde “kırılmış” bulunduğunu fark ettim.
“Çift Vitesli Demokrasi” başlıklı yazımda http://www.mimdap.org/w/?p=5701 genel kurul ile ilgili eleştirilerimi DeMimar ve Dimp yazışma gruplarına göndermiş idim. Daha sonra Hasan Kıvırcık Dimp yazışma platformunda okuduğu eleştiri yazısını mimdap.org sitesi bünyesinde kullanmak istedi, ben de olur verdim. Dimp sitesinde yer almamasına karşın, yakın çevremden, “eleştirinin” bazı kötü niyetli” kişilerce kullanılma olasılığı bulunduğunu belirten bazı tepkiler aldım.
Dimp yazışma platformu ile ilgili “bir güvensizlik” içermesi bir yana “bazı kötü niyetli kişilerce kullanılması” olası bir eleştirinin müellifi olmak da, fikirlerimin paylaşılmadığı, hatta bunun ötesinde “gruba zarar verebilecek” nitelikte olduklarının nazik bir üslup ile olsa da ifadesi olmuştur.
Sarıalan toplantısına dönecek olur isek toplantının formatının niteliği icabı önümüzdeki iki yıl içerisinde yapılacak çalışmalar ile ilgili olduğu görülecektir.
Bunun böyle olması de daha sağlıklıdır. Çünkü bu toplantıda şevkli ve inanlı olarak “başka bir dünya, başka bir mimarlık mümkün” bakışı altında mimarlar odası bünyesi içerisinde, Türkiye ölçeğinde birlikte davranacak olan unsurların kendilerine önümüzdeki iki yıl için bir yol haritası ve program çizmeleri beklenir.
Oysa genel kurul ile ilişkin taktik ve stratejinin ve en nihayetinde listelerin oluşturulma biçimi ile ilgili olarak grubun önemli bir kısmının katkısı sınırlı olmuştur.
Dolayısı ile “İstanbul Büyükkent Şube ile Oda Genel Kurulu özgül değerlendirmesinin“ daha önce süreçte aktif olarak bulunanlar tarafından yapılması gerekir idi.
Bunun yapılmamış olması, hem demokratik bir eksikliktir hem de süreç ile ilgili eleştiride bulunacak olanları, “Sarıalan” toplantısından beklenen farklı ve ileriye dönük bir değerlendirme olduğu için tatsız bir ikilem içerisinde bırakmaktadır.
Sırf bu nedenle bile sürecin “değerlendirilmesi”nin yapılmadığına inanan biri olarak “Sarıalan” toplantısında yararlı bir katkıda bulunmamın olası olmadığını düşünmekteyim.
İstanbul Büyükkent Şubesi ile ilgili değerlendirmelerimin nerede ise tamamını “çift vitesli demokrasi” yazısı içerisinde yaptım. Ama gene de "sol" adına "kefil" olduğumuz yönetimlerin, içerikleri ile edimleri ile tamamen AB güdümünde, dünya bankası güdümünde, "sağ meslekçi" programları ülke içerisinde "korumacılık sosu" ile karışık bir bicimde uygulayan ufak grup çıkar birlikteliklerinden oluştuğunu;
bizim, ise söz konusu yönetimleri sol kamuoyu katında olumlayan bir çeşit "ilerici meslek odası" spiritüalizminin retorik bileşkeleri olarak bu "toplumsal imaj" (tablo) da pek iğreti bir yer işgal ettiğimizi artık fark etmeliyiz.
Oda genel kuruluna gelince;
1-Listenin oluşturulmasında olası sonucun bir, iki belki de en iyi olasılıkla üç kişi ile karşı listeyi delmenin çok yüksek bir olasılığının bulunduğu bir ortamda “Cengiz Bektaş, Emre Madran niteliğindeki isimlerin “bir azınlık” kapanına kısılma tehlikesi, daha iyi hesap edilmeli idi. Nitekim sayın Necip Mutlu tarafından duyurulduğu biçimi ile “üyeler : Kubilay Önal, Cengiz Bektaş, Emre Mardan sıralaması ile kamuoyuna duyuruldu. Cengiz Bektaş ve Emre Madran Kubilay Önal’dan daha fazla oy almalarına rağmen. Bu protokoler nezaketsizlik dahi çoğunluk ekibinin demokrasi kültürü fukaralığını yeterince simgelemektedir.
2-Karşı tarafın “iki kişiyle” delinmesi olasılığını hesap etmemeleri mümkün olamayacağına göre yapacakları “mukabil hamle” öngörülmeli idi. Bu mukabil hamlenin, çoğunluk listesindeki göreceli olarak ilerici olan unsurların “kesilmesi” olacağı öngörülmeli idi. Nitekim Ali Rüzgar liste dışı kaldı, Kubilay Önal ise güçlükle son sırada listeye girebildi. Bu konudaki uyarılar dikkate alınmadı.
3-İstanbul DeMimar’ın bazı önerileri liste aşamasında dikkate alınmadı.
4-Genel Kurul süreci içerisinde Bakırköy BKBT kaynaklı bir oluşumun varlığı göz ardı edildi. Bakırköy delegelerinin bir bölümünden gelen görüşme istekleri, gerekli önem verilmediği için genel kurul sürecini etkileyebilecek çok önemli bir moment heba edildi. Genel Kurul sürecini dizayn ederken Bakırköy kaynaklı oluşuma ayrılacak, tahsis edilecek zaman dilimi, sayın Cengiz Bektaş’ın son dakikada gerçekleşen adaylık süreci kadar değerli idi ve kanımca genel kurul sonucunu etkileyebilirdi. Nitekim sayın Mehmet Bozkurt’un ve Süleyman Birdal’ın bağımsız adaylar olarak aldıkları 309 ve 137 oy manidardır.
5-Bazı isimlerin liste için “sakıncalı” olası yönetim bürosu için “uygun” bulunmaları kitlelere karşı fazlaca “popülist” bir seçim stratejisi bakış açısının egemen hale geldiğini gösterdi. Bu ise eleştirdiğimiz çoğunluk kanadının “merkez büro kadrolarını kuvvetlendirme” stratejisi ile denk düştü. Kanaatimce Dimp’in demokrasi anlayışı açısından bu durum eleştirilmelidir.
6-Mimarlar Odası yönetiminde yıllardır bulunan antidemokratik, oligarşik, sağ eğilimli yönetime karşı yıllardır mücadele veren arkadaşlarımız –tabiri mazur görülsün- “bir çeşit mayın eşeği” muamelesi görerek liste oluşumunda yeterince desteklenmemiştir. Bu durum arkadaşlarımızın yıpranmasına yol açmakla kalmamış, ileride söz konusu arkadaşlarımızın çoğunluk kanadı tarafından “ciddiye alınmamaları” sonucunu da getirecektir.
7-Neticede Sarıalan buluşmasının gerekli ikna süreçleri tüketilmeden “erken” bir tarihte yapıldığı endişesini taşımaktayım.
Umarım yanılıyorumdur.
Rahatsız Edici Gerçekler
Raşit Gökçeli
mayıs 2008
Bir metal parayı havaya attığınızda yere yazı ya da tura olarak düşmesi beklenir. Pek nadir olarak paranın yere dik düştüğü de vakidir.
2004, 2006, 2008 Mimarlar Odası Genel Kurulları’nda bizler üç kez üst üste yazı mı tura mı diyerek attığımız parayı dik düşürdük!
Gerçekten de dokuz yüze yakın oy kullanılan bir seçimde listelerin baş başa gelip karma yönetimler oluşması havaya atılan bir paranın yazı tura olarak düşmeyip de dik düşmesi kadar zayıf bir olasılıktır !
Bu duruma nasıl gelindi?
Konu ile ilgili bazı görüşlerimi ilettiğimde benden süreç ile ilgili rahatsızlıklarımı, tümüyle, eksiksiz, kaleme almam istendi. Bana da “peki” demek kaldı.
Ve düşündükçe de beni huzursuz kılan olayların belki sandığımdan daha boyutlu olduklarını, bir şeylerin çok derinlerde “kırılmış” bulunduğunu fark ettim.
“Çift Vitesli Demokrasi” başlıklı yazımda http://www.mimdap.org/w/?p=5701 genel kurul ile ilgili eleştirilerimi DeMimar ve Dimp yazışma gruplarına göndermiş idim. Daha sonra Hasan Kıvırcık Dimp yazışma platformunda okuduğu eleştiri yazısını mimdap.org sitesi bünyesinde kullanmak istedi, ben de olur verdim. Dimp sitesinde yer almamasına karşın, yakın çevremden, “eleştirinin” bazı kötü niyetli” kişilerce kullanılma olasılığı bulunduğunu belirten bazı tepkiler aldım.
Dimp yazışma platformu ile ilgili “bir güvensizlik” içermesi bir yana “bazı kötü niyetli kişilerce kullanılması” olası bir eleştirinin müellifi olmak da, fikirlerimin paylaşılmadığı, hatta bunun ötesinde “gruba zarar verebilecek” nitelikte olduklarının nazik bir üslup ile olsa da ifadesi olmuştur.
Sarıalan toplantısına dönecek olur isek toplantının formatının niteliği icabı önümüzdeki iki yıl içerisinde yapılacak çalışmalar ile ilgili olduğu görülecektir.
Bunun böyle olması de daha sağlıklıdır. Çünkü bu toplantıda şevkli ve inanlı olarak “başka bir dünya, başka bir mimarlık mümkün” bakışı altında mimarlar odası bünyesi içerisinde, Türkiye ölçeğinde birlikte davranacak olan unsurların kendilerine önümüzdeki iki yıl için bir yol haritası ve program çizmeleri beklenir.
Oysa genel kurul ile ilişkin taktik ve stratejinin ve en nihayetinde listelerin oluşturulma biçimi ile ilgili olarak grubun önemli bir kısmının katkısı sınırlı olmuştur.
Dolayısı ile “İstanbul Büyükkent Şube ile Oda Genel Kurulu özgül değerlendirmesinin“ daha önce süreçte aktif olarak bulunanlar tarafından yapılması gerekir idi.
Bunun yapılmamış olması, hem demokratik bir eksikliktir hem de süreç ile ilgili eleştiride bulunacak olanları, “Sarıalan” toplantısından beklenen farklı ve ileriye dönük bir değerlendirme olduğu için tatsız bir ikilem içerisinde bırakmaktadır.
Sırf bu nedenle bile sürecin “değerlendirilmesi”nin yapılmadığına inanan biri olarak “Sarıalan” toplantısında yararlı bir katkıda bulunmamın olası olmadığını düşünmekteyim.
İstanbul Büyükkent Şubesi ile ilgili değerlendirmelerimin nerede ise tamamını “çift vitesli demokrasi” yazısı içerisinde yaptım. Ama gene de "sol" adına "kefil" olduğumuz yönetimlerin, içerikleri ile edimleri ile tamamen AB güdümünde, dünya bankası güdümünde, "sağ meslekçi" programları ülke içerisinde "korumacılık sosu" ile karışık bir bicimde uygulayan ufak grup çıkar birlikteliklerinden oluştuğunu;
bizim, ise söz konusu yönetimleri sol kamuoyu katında olumlayan bir çeşit "ilerici meslek odası" spiritüalizminin retorik bileşkeleri olarak bu "toplumsal imaj" (tablo) da pek iğreti bir yer işgal ettiğimizi artık fark etmeliyiz.
Oda genel kuruluna gelince;
1-Listenin oluşturulmasında olası sonucun bir, iki belki de en iyi olasılıkla üç kişi ile karşı listeyi delmenin çok yüksek bir olasılığının bulunduğu bir ortamda “Cengiz Bektaş, Emre Madran niteliğindeki isimlerin “bir azınlık” kapanına kısılma tehlikesi, daha iyi hesap edilmeli idi. Nitekim sayın Necip Mutlu tarafından duyurulduğu biçimi ile “üyeler : Kubilay Önal, Cengiz Bektaş, Emre Mardan sıralaması ile kamuoyuna duyuruldu. Cengiz Bektaş ve Emre Madran Kubilay Önal’dan daha fazla oy almalarına rağmen. Bu protokoler nezaketsizlik dahi çoğunluk ekibinin demokrasi kültürü fukaralığını yeterince simgelemektedir.
2-Karşı tarafın “iki kişiyle” delinmesi olasılığını hesap etmemeleri mümkün olamayacağına göre yapacakları “mukabil hamle” öngörülmeli idi. Bu mukabil hamlenin, çoğunluk listesindeki göreceli olarak ilerici olan unsurların “kesilmesi” olacağı öngörülmeli idi. Nitekim Ali Rüzgar liste dışı kaldı, Kubilay Önal ise güçlükle son sırada listeye girebildi. Bu konudaki uyarılar dikkate alınmadı.
3-İstanbul DeMimar’ın bazı önerileri liste aşamasında dikkate alınmadı.
4-Genel Kurul süreci içerisinde Bakırköy BKBT kaynaklı bir oluşumun varlığı göz ardı edildi. Bakırköy delegelerinin bir bölümünden gelen görüşme istekleri, gerekli önem verilmediği için genel kurul sürecini etkileyebilecek çok önemli bir moment heba edildi. Genel Kurul sürecini dizayn ederken Bakırköy kaynaklı oluşuma ayrılacak, tahsis edilecek zaman dilimi, sayın Cengiz Bektaş’ın son dakikada gerçekleşen adaylık süreci kadar değerli idi ve kanımca genel kurul sonucunu etkileyebilirdi. Nitekim sayın Mehmet Bozkurt’un ve Süleyman Birdal’ın bağımsız adaylar olarak aldıkları 309 ve 137 oy manidardır.
5-Bazı isimlerin liste için “sakıncalı” olası yönetim bürosu için “uygun” bulunmaları kitlelere karşı fazlaca “popülist” bir seçim stratejisi bakış açısının egemen hale geldiğini gösterdi. Bu ise eleştirdiğimiz çoğunluk kanadının “merkez büro kadrolarını kuvvetlendirme” stratejisi ile denk düştü. Kanaatimce Dimp’in demokrasi anlayışı açısından bu durum eleştirilmelidir.
6-Mimarlar Odası yönetiminde yıllardır bulunan antidemokratik, oligarşik, sağ eğilimli yönetime karşı yıllardır mücadele veren arkadaşlarımız –tabiri mazur görülsün- “bir çeşit mayın eşeği” muamelesi görerek liste oluşumunda yeterince desteklenmemiştir. Bu durum arkadaşlarımızın yıpranmasına yol açmakla kalmamış, ileride söz konusu arkadaşlarımızın çoğunluk kanadı tarafından “ciddiye alınmamaları” sonucunu da getirecektir.
7-Neticede Sarıalan buluşmasının gerekli ikna süreçleri tüketilmeden “erken” bir tarihte yapıldığı endişesini taşımaktayım.
Umarım yanılıyorumdur.
7 Mayıs 2008 Çarşamba
Çift Vitesli Demokrasi
Çift Vitesli Demokrasi
Bir Genel Kurulun Anatomisi
Raşit Gökçeli
Nisan 2008
Zengin adayını sandıktan aşırır
Fakir düz ovada listesini şaşırır
Atasözünden mülhem
Giriş niyetine : solun ebedi sorunu parçalanma
Mimarlar Odası Genel Kurulu tamamlandı. Demokrasi için Mimarlar Platformu 2004 ve 2006 seçimlerinde olduğu gibi yönetime üye göndermekle birlikte çoğunluk erkini elde edemedi. DİMP, 2004 seçimlerinde iki, 2006 seçimlerinde bir, son genel kurulda ise iki üye ile yönetime girdi.
Kazanan yönetim listesi “Geleceğin Mimarlar Odası; Gelecek için Mimarlık” şiarı (?) altında liste sundu. Aynı yönetim 2006 yılında “Örgütsel Dayanışma İçin” şiarını kullanmıştı.
Seçimin kaderini tayin edecek olan marjinal oy potansiyelinin bir bölümünü oluşturan İstanbul Büyükkent Şubesi ise bölgesinde seçimlere “Çağdaş Demokrat Toplumcu” etiketi altında girmekte idi.
Sonuçta sol anlayışın iki değişik varyantını oluşturan iki grubun birlikte davranamaması sonucunda Mimarlar Odası iki yıl daha hem İstanbul Şube yönetimi hem de DİMP platformundan daha muhafazakar bir anlayışın eline geçmiş oldu.
Dahası listelerinin “delineceğini” kavrayan muhafazakar çoğunluk kendi listelerindeki “sol” unsurları ayak oyunları ile “keserek” Ali Rüzgar’ın liste dışı kalmasını, Kubilay Önay’ın ise nerede ise liste dışı kalmasının sağladılar.
2008 genel kurullar sürecinin ayırt edici özelliği
2008 genel kurullar sürecini 2006, 2004 ve benzerlerinden ayıran en önemli özellik İstanbul Büyükkent Şubesi seçimlerinde kullanılan oyların deyim yerinde ise bir “patlama” gerçekleştirmiş olmasıdır.
Gerçekten de İstanbul Şube genel Kurulu’nda kullanılan oy sayısı 2008 yılında 2006 yılına oranla yaklaşık olarak iki misli artarak üçe katlanmıştır! “Çağdaş Demokrat Toplumcu” liste oylarını sekiz yüzlerden bin yedi yüzlere, “Mimarlık için Mimarlar” grubu ise iki yüzlerden sekiz yüzlere taşımıştır.
Bu noktada, “Geleceğin Mimarlar Odası; Gelecek için Mimarlık” ile “Mimarlık için Mimarlar” önermeleri, ifadeleri arasında uzlaşmaz bir farklılık bulunmadığını kayda geçmek gerekir.
Dolayısı ile İstanbul Büyükkent Şube Yönetimi ya Oda Merkezinde açıklanması güç bir tercihe yönelmiştir ya da İstanbul Genel Kurulunda karşısına “Mimarlık için Mimarlar” şiarı ile çıkan grup iddia edildiği gibi AKP’nin, rant çevrelerinin, dış sermayenin birebir temsilcisi değildir !
Doğrusu herhalde ikinci önermedir. “Mimarlık için Mimarlar” grubu, “Odamızın yarım yüzyıldır savunduğu “Mimarlar Odası Toplum Hizmetindedir” ilkesini en güçlü ve yapıcı biçimde savunur ve uygular. Bu ilkeyi mesleğin yetki ve sorumlulukları çerçevesi içinde sahiplenir ve gerçekleştirir.” önermesine deklarasyonun başında yer vermiştir de.
Ancak mevcut İstanbul Şube yönetimi işin kolayın kaçarak karşı grubu gericilik, dış sermaye çevrelerinin, iktidarın rant ortaklığı, iktidar partisinin birebir temsilcisi olmakla suçlamayı yeğlemiştir.
Bu noktada gerek DeMimar grubunun gerekse DİMP’in İstanbul Şubesine sunduğu karşılıksız destek bence DİMP bakımından ilk stratejik hatayı oluşturmuştur.
Gerek Oda Merkezi’nin gerekse İstanbul Büyükkkent Şubesi çoğunluk kanadının kapsamlı bir eleştiri süzgecinden geçirilmeksizin kayıtsız şartsız desteklenmesi genel kurul sürecinde gerekli ağırlığın oluşturulması yönünde bir handikap oluşturmuştur.
İstanbul Büyükkkent Şube Yönetimine Oda merkezinin demokratikleştirilmesi yönünde “birlikte davranılması” umudu ile sağlanan destek, genel kurul sürecinde umulan “birlikteliğin” bir türlü sağlanamaması ile sonu gelmeyen ve umarsız bir “godot’yu bekleme” seansına dönüşürken İstanbul delegasyonunun sağlıklı unsurlarından daha da geniş bir destek almak için yapılabilecek çalışmalar da ya çok gecikmiş ya da olumlu sonuca vardırılamamıştır.
Sonuçta İstanbul Büyükkkent Şube delegasyonundan sağlanan yüzde kırk ile elli arasında destek, kimi şubelerle sağlanan olumlu diyalog ortamları, sonucu etkilemede yetersiz kalmıştır. Yüzde altmış beş oranındaki potansiyel bir destek mevcut olmasına rağmen gerekli örgüt içi temaslar kurulamadığından DİMP ve Mimarlar Odası açısından önemli bir fırsat heba edilmiştir.
Ancak bu noktada stratejik ve taktik genel kurul hatalarında da önemli olan DİMP ve DeMimar adına işlenen “demokrasi ayıbıdır”. İstanbul Büyükkkent Şubesi Genel Kurulu’nda karşı liste çıkaran grup gericilik, rant çevrelerinin temsilciliği ile suçlanırken mevcut yönetime de “sol” adına “kefil” olunmuştur.
Oysa: söz konusu listede bin dokuz yüz yetmiş bir yılından bu yana mimarlık topluluğu içinde “sol” ile birlikte davranmış eylemde bulunmuş sayısız arkadaşımızın herkesçe varlığı bilinmektedir.
Bundan sonra yapılabilecekler
Bu nedenle daha önce DİMP ortamına gönderdiğim bir iletide söz konusu unsurlarla birlikte davranılarak ülke çapında ve İstanbul özelinde yeni birliktelikler inşa etmenin gerekliliğine işaret etmiş idim.
DİMP ve DEMimar tarafından organize edilecek bir kurultay önermiştim.
Önerdiğim bu kurultayın olası tema(lar)sı
Başka bir Mimarlık Mümkün
Bir Rüya Bitti (Öğrencilerin diploma sorunu eksenli)
Tüketici Örgütleri ile Birlik (Bu noktada “gerici” ilan ettiğimiz listede yer alan Aysel Can Ekşi”nin Tüketiciler Derneği’nin Beykoz Şubesi başkanı olduğunu hatırlatırım.)
İttifaklar sorunu ve nitelikli emek olarak mimarlığın eğretileştirilmesi.
Eksenli idiler.
Bu nedenle;
ARAYIŞ toplantıları düzenleyerek seçilmesi muhtemel olan muhafazakar merkez yönetimini kamuoyu önünde sıkıştırmak, meşruiyet temellerini yok etmek ve zamanı geldiğinde İstanbul Büyükkent Şubesi çoğunluğu ile merkez bürokratik yönetimini devirmek olmazsa en azından sürece etkili bir biçimde müdahil olabilmek gereği vardır.
Çift vitesli demokrasi
Önümüzdeki tehlikelerden biri de DİMP olarak eleştirdiğimiz dar grupçu “üsttekiler”, “alttakiler” , biçiminde bir “demokrasi” anlayışının grubumuza da bulaşmasıdır.
Sayın Cengiz Bektaş ile Emre Madran’a bu açıdan gerektiği ölçüde yardımcı olamadığımızı, onları hak etmedikleri bir “azınlık” statüsünde beşe iki olarak yadırgatıcı bir ortama soktuğumuzu da düşünmekteyim.
Bu nedenle :
Cengiz Bektaş ile Emre Madran’a DİMP ve DeMimar olarak önümüzdeki süreçte elimizden gelen her türlü desteği sağlamanın boynumuzun borcu olduğunu düşünmekteyim.
İlk adımda Merkez Yönetim Kurulu yedek üyelerimizin (DİMP listesinden seçimi kazananlar) de tüm merkez Yönetim kurulu toplantılarına katılmalarını sağlamamız gerektiğini düşünmekteyim.
Önümüzdeki dönem Ankara’dan çok İstanbul’da tayin edilecektir. Yapılan hatalara rağmen İstanbul delegasyonundan alınan oy oranı yüzde kırların üzerinde yer yer yüzde ellilere varmıştır. İstanbul’da haksız yere dışlanmış tüm eski dostlarımızı yeniden kazanmalıyız. Bu amaçla zaman zaman istemeyerek ya da dikkatsizlik sonucu içine hapsolduğumuz “kırmızı çizgili Kafkas tebeşir dairesini” bir an önce parçalamalıyız!
Çift vitesli demokrasiden gerçek demokrasiye yönelmeyi en başta kendi grubumuz içerisinde amaçlamalıyız.
Başka bir dünya
Başka bir mimarlık mümkün;
Başka bir Ankara değil ama başka bir İstanbul da İzmir de mümkün !
Bir Genel Kurulun Anatomisi
Raşit Gökçeli
Nisan 2008
Zengin adayını sandıktan aşırır
Fakir düz ovada listesini şaşırır
Atasözünden mülhem
Giriş niyetine : solun ebedi sorunu parçalanma
Mimarlar Odası Genel Kurulu tamamlandı. Demokrasi için Mimarlar Platformu 2004 ve 2006 seçimlerinde olduğu gibi yönetime üye göndermekle birlikte çoğunluk erkini elde edemedi. DİMP, 2004 seçimlerinde iki, 2006 seçimlerinde bir, son genel kurulda ise iki üye ile yönetime girdi.
Kazanan yönetim listesi “Geleceğin Mimarlar Odası; Gelecek için Mimarlık” şiarı (?) altında liste sundu. Aynı yönetim 2006 yılında “Örgütsel Dayanışma İçin” şiarını kullanmıştı.
Seçimin kaderini tayin edecek olan marjinal oy potansiyelinin bir bölümünü oluşturan İstanbul Büyükkent Şubesi ise bölgesinde seçimlere “Çağdaş Demokrat Toplumcu” etiketi altında girmekte idi.
Sonuçta sol anlayışın iki değişik varyantını oluşturan iki grubun birlikte davranamaması sonucunda Mimarlar Odası iki yıl daha hem İstanbul Şube yönetimi hem de DİMP platformundan daha muhafazakar bir anlayışın eline geçmiş oldu.
Dahası listelerinin “delineceğini” kavrayan muhafazakar çoğunluk kendi listelerindeki “sol” unsurları ayak oyunları ile “keserek” Ali Rüzgar’ın liste dışı kalmasını, Kubilay Önay’ın ise nerede ise liste dışı kalmasının sağladılar.
2008 genel kurullar sürecinin ayırt edici özelliği
2008 genel kurullar sürecini 2006, 2004 ve benzerlerinden ayıran en önemli özellik İstanbul Büyükkent Şubesi seçimlerinde kullanılan oyların deyim yerinde ise bir “patlama” gerçekleştirmiş olmasıdır.
Gerçekten de İstanbul Şube genel Kurulu’nda kullanılan oy sayısı 2008 yılında 2006 yılına oranla yaklaşık olarak iki misli artarak üçe katlanmıştır! “Çağdaş Demokrat Toplumcu” liste oylarını sekiz yüzlerden bin yedi yüzlere, “Mimarlık için Mimarlar” grubu ise iki yüzlerden sekiz yüzlere taşımıştır.
Bu noktada, “Geleceğin Mimarlar Odası; Gelecek için Mimarlık” ile “Mimarlık için Mimarlar” önermeleri, ifadeleri arasında uzlaşmaz bir farklılık bulunmadığını kayda geçmek gerekir.
Dolayısı ile İstanbul Büyükkent Şube Yönetimi ya Oda Merkezinde açıklanması güç bir tercihe yönelmiştir ya da İstanbul Genel Kurulunda karşısına “Mimarlık için Mimarlar” şiarı ile çıkan grup iddia edildiği gibi AKP’nin, rant çevrelerinin, dış sermayenin birebir temsilcisi değildir !
Doğrusu herhalde ikinci önermedir. “Mimarlık için Mimarlar” grubu, “Odamızın yarım yüzyıldır savunduğu “Mimarlar Odası Toplum Hizmetindedir” ilkesini en güçlü ve yapıcı biçimde savunur ve uygular. Bu ilkeyi mesleğin yetki ve sorumlulukları çerçevesi içinde sahiplenir ve gerçekleştirir.” önermesine deklarasyonun başında yer vermiştir de.
Ancak mevcut İstanbul Şube yönetimi işin kolayın kaçarak karşı grubu gericilik, dış sermaye çevrelerinin, iktidarın rant ortaklığı, iktidar partisinin birebir temsilcisi olmakla suçlamayı yeğlemiştir.
Bu noktada gerek DeMimar grubunun gerekse DİMP’in İstanbul Şubesine sunduğu karşılıksız destek bence DİMP bakımından ilk stratejik hatayı oluşturmuştur.
Gerek Oda Merkezi’nin gerekse İstanbul Büyükkkent Şubesi çoğunluk kanadının kapsamlı bir eleştiri süzgecinden geçirilmeksizin kayıtsız şartsız desteklenmesi genel kurul sürecinde gerekli ağırlığın oluşturulması yönünde bir handikap oluşturmuştur.
İstanbul Büyükkkent Şube Yönetimine Oda merkezinin demokratikleştirilmesi yönünde “birlikte davranılması” umudu ile sağlanan destek, genel kurul sürecinde umulan “birlikteliğin” bir türlü sağlanamaması ile sonu gelmeyen ve umarsız bir “godot’yu bekleme” seansına dönüşürken İstanbul delegasyonunun sağlıklı unsurlarından daha da geniş bir destek almak için yapılabilecek çalışmalar da ya çok gecikmiş ya da olumlu sonuca vardırılamamıştır.
Sonuçta İstanbul Büyükkkent Şube delegasyonundan sağlanan yüzde kırk ile elli arasında destek, kimi şubelerle sağlanan olumlu diyalog ortamları, sonucu etkilemede yetersiz kalmıştır. Yüzde altmış beş oranındaki potansiyel bir destek mevcut olmasına rağmen gerekli örgüt içi temaslar kurulamadığından DİMP ve Mimarlar Odası açısından önemli bir fırsat heba edilmiştir.
Ancak bu noktada stratejik ve taktik genel kurul hatalarında da önemli olan DİMP ve DeMimar adına işlenen “demokrasi ayıbıdır”. İstanbul Büyükkkent Şubesi Genel Kurulu’nda karşı liste çıkaran grup gericilik, rant çevrelerinin temsilciliği ile suçlanırken mevcut yönetime de “sol” adına “kefil” olunmuştur.
Oysa: söz konusu listede bin dokuz yüz yetmiş bir yılından bu yana mimarlık topluluğu içinde “sol” ile birlikte davranmış eylemde bulunmuş sayısız arkadaşımızın herkesçe varlığı bilinmektedir.
Bundan sonra yapılabilecekler
Bu nedenle daha önce DİMP ortamına gönderdiğim bir iletide söz konusu unsurlarla birlikte davranılarak ülke çapında ve İstanbul özelinde yeni birliktelikler inşa etmenin gerekliliğine işaret etmiş idim.
DİMP ve DEMimar tarafından organize edilecek bir kurultay önermiştim.
Önerdiğim bu kurultayın olası tema(lar)sı
Başka bir Mimarlık Mümkün
Bir Rüya Bitti (Öğrencilerin diploma sorunu eksenli)
Tüketici Örgütleri ile Birlik (Bu noktada “gerici” ilan ettiğimiz listede yer alan Aysel Can Ekşi”nin Tüketiciler Derneği’nin Beykoz Şubesi başkanı olduğunu hatırlatırım.)
İttifaklar sorunu ve nitelikli emek olarak mimarlığın eğretileştirilmesi.
Eksenli idiler.
Bu nedenle;
ARAYIŞ toplantıları düzenleyerek seçilmesi muhtemel olan muhafazakar merkez yönetimini kamuoyu önünde sıkıştırmak, meşruiyet temellerini yok etmek ve zamanı geldiğinde İstanbul Büyükkent Şubesi çoğunluğu ile merkez bürokratik yönetimini devirmek olmazsa en azından sürece etkili bir biçimde müdahil olabilmek gereği vardır.
Çift vitesli demokrasi
Önümüzdeki tehlikelerden biri de DİMP olarak eleştirdiğimiz dar grupçu “üsttekiler”, “alttakiler” , biçiminde bir “demokrasi” anlayışının grubumuza da bulaşmasıdır.
Sayın Cengiz Bektaş ile Emre Madran’a bu açıdan gerektiği ölçüde yardımcı olamadığımızı, onları hak etmedikleri bir “azınlık” statüsünde beşe iki olarak yadırgatıcı bir ortama soktuğumuzu da düşünmekteyim.
Bu nedenle :
Cengiz Bektaş ile Emre Madran’a DİMP ve DeMimar olarak önümüzdeki süreçte elimizden gelen her türlü desteği sağlamanın boynumuzun borcu olduğunu düşünmekteyim.
İlk adımda Merkez Yönetim Kurulu yedek üyelerimizin (DİMP listesinden seçimi kazananlar) de tüm merkez Yönetim kurulu toplantılarına katılmalarını sağlamamız gerektiğini düşünmekteyim.
Önümüzdeki dönem Ankara’dan çok İstanbul’da tayin edilecektir. Yapılan hatalara rağmen İstanbul delegasyonundan alınan oy oranı yüzde kırların üzerinde yer yer yüzde ellilere varmıştır. İstanbul’da haksız yere dışlanmış tüm eski dostlarımızı yeniden kazanmalıyız. Bu amaçla zaman zaman istemeyerek ya da dikkatsizlik sonucu içine hapsolduğumuz “kırmızı çizgili Kafkas tebeşir dairesini” bir an önce parçalamalıyız!
Çift vitesli demokrasiden gerçek demokrasiye yönelmeyi en başta kendi grubumuz içerisinde amaçlamalıyız.
Başka bir dünya
Başka bir mimarlık mümkün;
Başka bir Ankara değil ama başka bir İstanbul da İzmir de mümkün !
19 Şubat 2008 Salı
Sil Baştan Ütopya-Slavoj Zizek halkçı bir seferberliğin gerekliliğini savunuyor
Sil Baştan Ütopya
Ütopyaya yeniden sarılmamız gerekecek
Slavoj Zizek halkçı bir seferberliğin gerekliliğini savunuyor
ÉRIC AESCHIMANN’la yapılmış söyleşi
Ljubljana, 16 şubat 2008
Çeviri : Raşit Gökçeli
http://www.liberation.fr/actualite/politiques/310422.FR.php
Slavoj Zizek felsefeci. İki tane “kızıl” antolojinin editör/ yayıncılığına yapmakta: Robespierre :Erdem ile terör arasında, (Stock yayınları) ve Devrimin yanıbaşında, Zizek tarafından yorumlanışı ile Lenin, (Aden yayınları).
Demokrasiye yönelttiğiniz eleştiriler nedir ?
Belki de muhafazakarların yönelttiği eleştirilerin aynısını… Muhafazakarlar demokrasinin bir çıkmazda olduğunu kabul etme cesaretini gösteriyorlar. Tarihin sonunu ilan etiğinde Francis Fukuyama ile epeyce alay edildi fakat günümüzde liberal demokrat çerçevenin (üstyapının) kalıcı olduğu fikri herkesçe kabul görüyor.
Olsa olsa güler yüzlü bir kapitalizm talep etmekle yetiniliyor, dün geçmişte güler yüzlü sosyalizmden söz edildiği biçimde. Bilim kurgu alanına bakın: dünyanın sonunu tahayyül etmek kapitalizmin sonunu öngörmekten çok daha kolay gelmekte.
Demokrasi eleştirisinin(nizin) ardındaki gerçek hedef kapitalizm mi ?
Bir şeylere açıklık getirelim: savaş sonrası Avrupa şimdiye kadar görülmemiş bir mutluluk (refah seviyesi) yaşadı. Ancak liberal-demokratik modelin dengelerini alt üst eden dört temel sorun ortaya çıktı:
1) Devletin devre dışı bıraktığı, sorunları ile artık ilgilenmediği, toplumsal hayata katılamayanlar: (refahtan pay alamayanlar, geçerli ikametgah ya da çalışma belgeleri bulunmayanlar (yabancı göçmenler) , evsizler (bimekan) işsizler).
2) Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in başına gelenlerin (çılgın kaderinin) ortaya koyduğu üzere fikri mülkiyetin pazar ekonomisinin kuralları tarafından düzenlenememesi (regüle edilememesi).
3) Çevre sorunu. Kirlilik ölçülebilir olduğunda düzenleme ve kurallar ile Pazar ekonomisi bağdaşabilmekte iken kirlilikten doğan riskler ölçülemeyecek seviyeye ulaştığında durum kontrol edilemez hale gelmektedir. (Çernobil, ekolojik iklim değişikliği kaynaklı fırtınalar tayfunlar).
4) Biyogenetik alanı. Beşeri olanın sınırlarını tayin etme görevi Pazar ekonomisinin olabilir mi ?
Söz konusu dört alanda ne liberal demokrasi ne de küresel kapitalizm geçerli yanıtları vermemekte.
Alternatif nedir?
Budala değilim, yeni bir komünist partisi düşü kurmuyorum. Konumum çok daha trajik. Her Marksist gibi kapitalizmin inanılmaz verimliliğine hayranlık duymaktayım ve insan haklarının yararlarını küçümsemiyorum. Pinochet’in tutuklanması elbette Şili’de çok olumlu bir psikolojik etki yarattı. Ancak bir de Chavez (Venezüela) örneğine bakalım. Chavez’i eleştirenler popülist olduğunu, demagog olduğunu, ekonomi yararına anlamlı bir şey yapmadığını ve sonunun kötü olacağını söylüyorlar. Haklı olabililer. Ancak Chavez, gecekondu (favellas) yoksullarını politik sürece eklemleyebilen tek kişi oldu. Chavez’i bu nedenle destekliyorum. Chavez’in diktatöryel eğilimlerini eleştirenler sanki ondan önce bir dengeli demokrasi varmış gibi davranıyorlar. Oysa o sadece Chavez, halkçı seferberliğin itici gücü (vektör) olabildi. Chavez kazanımlarını savunmak amacı ile devlet aygıtını kullanma hakkına sahip. İsterseniz siz bu tutumu terör olarak nitelendirebilirsiniz.
Liberal düşünürler nezdinde kapitalizm ile demokrasi ayrılmaz bir bütün oluşturmakta.
Evet bu sav çokça dile getirildi. Ama Çin otoriter bir kapitalizmin oluşumuna sahne olmakta. Amerikan modeli ya da Çin modeli : Kişisel olarak böylesi bir seçim perspektifi içerisinde yaşamak istemiyorum. İşte tam bu yüzden yeni baştan ütopyacı olmak zorundayız. Yaşanan küresel (iklimsel) ısınma devasa ölçekli kararların iade-i itibar görmesi notasına getirecek bizleri. O kararlar (merkezi planlama kastediliyor rg.) ki anti totaliter düşünürler tarafından goulag rejimine zorunlu gidiş olarak mahkum edilmiş idi. Walter Lippmann normal zamanlarda demokrasinin işleme koşulunun, halkın karar verici seçkinlere (elit) güven duyması olduğunu gösterdi. Bu durumda halk hükümdarın işlevini görmekte. Edilgen bir şekilde konuyu incelemeksizin onay imzasını atma görevi. Oysa kriz ortamında sözü edilen güven uçup gider. Benim tezim şu: öylesi koşullar konjonktürler olabilir ki demokrasi artık işlemez, böylesi koşullarda halk seferberliğinin oluşma tarzları, biçimleri yeni baştan ortaya konabilmelidir.
Buradan Robespierre’e övgünüze geçebilir miyiz?
Terör Robespierre ile sınırlanamaz. O dönemde daha radikal figürler (Baboeuf, Hebert) tarafından temsil edilen bir halk hareketi vardı. Robespierre’in ölümünden sonra kendi zamanından daha fazla kelle lesildiğini de anımsatmak gerekir. Robespierre ise sadece zenginlerin kellesini uçurmuştu. Gerçekte Robespierre basbayağı hukukun içinde kalmıştı. İspatı kendisinin tutuklanmasıdır. Robespierre’de ilgimi çeken, Walter Benjamin’in “tanrısal şiddet” biçiminde dile getirdiği halk hareketleri ile birlikte püsküren (indifa) şiddet biçimidir. Şahsen fiziki şiddeti sevmem, ondan çekinirim, ama gene de malum geleneksel halk şiddeti geleneğinden vazgeçemem. Şiddetin ila kişiler üzerinde uygulanması da gerekmez. Gandhi örneğini ele alırsak, Gandhi yalnızca mitingler örgütlemedi ön ayak olduğu boykotlar aracılığı ile güçler dengesini yeni baştan kurdu. Sistemden dışlanmış olanları savunmak, çevreyi korumak, zorunlu olarak yeni baskı yöntemleri şiddet yöntemleri oluşturmayı gerektirecektir. Kapitalizmin tırsmasını sağlamak; öldürmek için değil ama bir şeyleri dönüştürebilmek amacı ile. Aksi halde daha da büyük bir şiddetin köktenci bir şiddetin yeni bir mutlakiyetçiliğin /otoritarizm) pençesine düşmek mukadderdir.
Entelektüelin çabası felaket senaryolarını önlemeye, olguların değişik bir açıdan görülmesini sağlamaya yarar. Deleuze, “yanlış yanıtlar var ise mutlaka yanlış sorular vardır” diyordu. Bir felsefeci meclisi kitleleri seferber edecek bir proje ortaya koyamaz. Ancak fikirler ortaya atılır ve belki bunların arasında ele alınacak olanlar çıkabilir. Fransa’da yaşana banliyö isyanları ütopik seviyede de olsa herhangi bir düşünceye eklemlenmiş değildi. Trajik olan bu durumdur.
Soldaki arkadaşlarınız sizin gibi düşünüyorlar mı?
ABD’de hoşgörülü, liberal bir solculuk başat. Bu solculukta gerçek nosyonu bile totaliterlik olarak ele alınmakta sadece bireylerin kişisel öyküleri saygıdeğer kabul edilmekte. Felsefeci Richard Rorty’ye göre insanı betimleyen yalnızca acı çekme kapasitesi ve onu anlatabilme yetisidir. Böylesi erksiz ve duygusal bir sol bana hüzün veriyor.
Ütopyaya yeniden sarılmamız gerekecek
Slavoj Zizek halkçı bir seferberliğin gerekliliğini savunuyor
ÉRIC AESCHIMANN’la yapılmış söyleşi
Ljubljana, 16 şubat 2008
Çeviri : Raşit Gökçeli
http://www.liberation.fr/actualite/politiques/310422.FR.php
Slavoj Zizek felsefeci. İki tane “kızıl” antolojinin editör/ yayıncılığına yapmakta: Robespierre :Erdem ile terör arasında, (Stock yayınları) ve Devrimin yanıbaşında, Zizek tarafından yorumlanışı ile Lenin, (Aden yayınları).
Demokrasiye yönelttiğiniz eleştiriler nedir ?
Belki de muhafazakarların yönelttiği eleştirilerin aynısını… Muhafazakarlar demokrasinin bir çıkmazda olduğunu kabul etme cesaretini gösteriyorlar. Tarihin sonunu ilan etiğinde Francis Fukuyama ile epeyce alay edildi fakat günümüzde liberal demokrat çerçevenin (üstyapının) kalıcı olduğu fikri herkesçe kabul görüyor.
Olsa olsa güler yüzlü bir kapitalizm talep etmekle yetiniliyor, dün geçmişte güler yüzlü sosyalizmden söz edildiği biçimde. Bilim kurgu alanına bakın: dünyanın sonunu tahayyül etmek kapitalizmin sonunu öngörmekten çok daha kolay gelmekte.
Demokrasi eleştirisinin(nizin) ardındaki gerçek hedef kapitalizm mi ?
Bir şeylere açıklık getirelim: savaş sonrası Avrupa şimdiye kadar görülmemiş bir mutluluk (refah seviyesi) yaşadı. Ancak liberal-demokratik modelin dengelerini alt üst eden dört temel sorun ortaya çıktı:
1) Devletin devre dışı bıraktığı, sorunları ile artık ilgilenmediği, toplumsal hayata katılamayanlar: (refahtan pay alamayanlar, geçerli ikametgah ya da çalışma belgeleri bulunmayanlar (yabancı göçmenler) , evsizler (bimekan) işsizler).
2) Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in başına gelenlerin (çılgın kaderinin) ortaya koyduğu üzere fikri mülkiyetin pazar ekonomisinin kuralları tarafından düzenlenememesi (regüle edilememesi).
3) Çevre sorunu. Kirlilik ölçülebilir olduğunda düzenleme ve kurallar ile Pazar ekonomisi bağdaşabilmekte iken kirlilikten doğan riskler ölçülemeyecek seviyeye ulaştığında durum kontrol edilemez hale gelmektedir. (Çernobil, ekolojik iklim değişikliği kaynaklı fırtınalar tayfunlar).
4) Biyogenetik alanı. Beşeri olanın sınırlarını tayin etme görevi Pazar ekonomisinin olabilir mi ?
Söz konusu dört alanda ne liberal demokrasi ne de küresel kapitalizm geçerli yanıtları vermemekte.
Alternatif nedir?
Budala değilim, yeni bir komünist partisi düşü kurmuyorum. Konumum çok daha trajik. Her Marksist gibi kapitalizmin inanılmaz verimliliğine hayranlık duymaktayım ve insan haklarının yararlarını küçümsemiyorum. Pinochet’in tutuklanması elbette Şili’de çok olumlu bir psikolojik etki yarattı. Ancak bir de Chavez (Venezüela) örneğine bakalım. Chavez’i eleştirenler popülist olduğunu, demagog olduğunu, ekonomi yararına anlamlı bir şey yapmadığını ve sonunun kötü olacağını söylüyorlar. Haklı olabililer. Ancak Chavez, gecekondu (favellas) yoksullarını politik sürece eklemleyebilen tek kişi oldu. Chavez’i bu nedenle destekliyorum. Chavez’in diktatöryel eğilimlerini eleştirenler sanki ondan önce bir dengeli demokrasi varmış gibi davranıyorlar. Oysa o sadece Chavez, halkçı seferberliğin itici gücü (vektör) olabildi. Chavez kazanımlarını savunmak amacı ile devlet aygıtını kullanma hakkına sahip. İsterseniz siz bu tutumu terör olarak nitelendirebilirsiniz.
Liberal düşünürler nezdinde kapitalizm ile demokrasi ayrılmaz bir bütün oluşturmakta.
Evet bu sav çokça dile getirildi. Ama Çin otoriter bir kapitalizmin oluşumuna sahne olmakta. Amerikan modeli ya da Çin modeli : Kişisel olarak böylesi bir seçim perspektifi içerisinde yaşamak istemiyorum. İşte tam bu yüzden yeni baştan ütopyacı olmak zorundayız. Yaşanan küresel (iklimsel) ısınma devasa ölçekli kararların iade-i itibar görmesi notasına getirecek bizleri. O kararlar (merkezi planlama kastediliyor rg.) ki anti totaliter düşünürler tarafından goulag rejimine zorunlu gidiş olarak mahkum edilmiş idi. Walter Lippmann normal zamanlarda demokrasinin işleme koşulunun, halkın karar verici seçkinlere (elit) güven duyması olduğunu gösterdi. Bu durumda halk hükümdarın işlevini görmekte. Edilgen bir şekilde konuyu incelemeksizin onay imzasını atma görevi. Oysa kriz ortamında sözü edilen güven uçup gider. Benim tezim şu: öylesi koşullar konjonktürler olabilir ki demokrasi artık işlemez, böylesi koşullarda halk seferberliğinin oluşma tarzları, biçimleri yeni baştan ortaya konabilmelidir.
Buradan Robespierre’e övgünüze geçebilir miyiz?
Terör Robespierre ile sınırlanamaz. O dönemde daha radikal figürler (Baboeuf, Hebert) tarafından temsil edilen bir halk hareketi vardı. Robespierre’in ölümünden sonra kendi zamanından daha fazla kelle lesildiğini de anımsatmak gerekir. Robespierre ise sadece zenginlerin kellesini uçurmuştu. Gerçekte Robespierre basbayağı hukukun içinde kalmıştı. İspatı kendisinin tutuklanmasıdır. Robespierre’de ilgimi çeken, Walter Benjamin’in “tanrısal şiddet” biçiminde dile getirdiği halk hareketleri ile birlikte püsküren (indifa) şiddet biçimidir. Şahsen fiziki şiddeti sevmem, ondan çekinirim, ama gene de malum geleneksel halk şiddeti geleneğinden vazgeçemem. Şiddetin ila kişiler üzerinde uygulanması da gerekmez. Gandhi örneğini ele alırsak, Gandhi yalnızca mitingler örgütlemedi ön ayak olduğu boykotlar aracılığı ile güçler dengesini yeni baştan kurdu. Sistemden dışlanmış olanları savunmak, çevreyi korumak, zorunlu olarak yeni baskı yöntemleri şiddet yöntemleri oluşturmayı gerektirecektir. Kapitalizmin tırsmasını sağlamak; öldürmek için değil ama bir şeyleri dönüştürebilmek amacı ile. Aksi halde daha da büyük bir şiddetin köktenci bir şiddetin yeni bir mutlakiyetçiliğin /otoritarizm) pençesine düşmek mukadderdir.
Entelektüelin çabası felaket senaryolarını önlemeye, olguların değişik bir açıdan görülmesini sağlamaya yarar. Deleuze, “yanlış yanıtlar var ise mutlaka yanlış sorular vardır” diyordu. Bir felsefeci meclisi kitleleri seferber edecek bir proje ortaya koyamaz. Ancak fikirler ortaya atılır ve belki bunların arasında ele alınacak olanlar çıkabilir. Fransa’da yaşana banliyö isyanları ütopik seviyede de olsa herhangi bir düşünceye eklemlenmiş değildi. Trajik olan bu durumdur.
Soldaki arkadaşlarınız sizin gibi düşünüyorlar mı?
ABD’de hoşgörülü, liberal bir solculuk başat. Bu solculukta gerçek nosyonu bile totaliterlik olarak ele alınmakta sadece bireylerin kişisel öyküleri saygıdeğer kabul edilmekte. Felsefeci Richard Rorty’ye göre insanı betimleyen yalnızca acı çekme kapasitesi ve onu anlatabilme yetisidir. Böylesi erksiz ve duygusal bir sol bana hüzün veriyor.
9 Şubat 2008 Cumartesi
Muhalefet ölçer test / Raşit Gökçeli - Şubat 2008
Muhalefet ölçer test
Raşit Gökçeli
1. Son 15 gün içerisinde :
a)düzenli Cumhuriyet okudum
b)ulusal kanal izledim
c)yön radyosundaki Eyüp Muhçu söyleşilerini kaçırmadım
d)vallahi hepsini yaptım
2. Son 30 gün içerisinde :
a)Arkitera sitesini tıklatmadım
b)Mim – Dap sitesini internet tarayıcımın sık kullanılan bölümünden sildim
c1)sayın Behiç Ak'ın karikatürlerini “save” ettim
c2)Tan Oral’ın karikatürünü “delete “ettim
d)İki gözüm önüme aksın ki hepsini yaptım
3. Son 45 gün içerisinde :
a)Süha Özkan nam küreselleşme ajanının ANBA Diyalog toplantısına
smgm kredisi kazanmamayı göze alarak katılmadım
b)İstanbul Büyükkent Şubesi Genel Kurulu seçiminde “gereken hassasiyetlere” uygun bir biçimde oy kullandım
c)Cassandra ekspresinin son yük vagonundaki biletimi zamanında ayırtarak
nurlu ufuklara doğru yol almaya başladım
d)Günden gölgeye ulaşmak nasip olmasın ki hepsini yaptım
Yanıtlar:
3 adet (d) : siz mükemmel bir mimarlar odası üyesisisiniz.
Bu yıla ait 15 kredi smgm sicilinize işlendi sefanız olsun.
2 adet (d) : Ha gayret olacak. Şimdilik 10 kredi smgm ile iktifa edin.
Merak etmeyin sicilinize işlerler
1 adet (d) : Olmadı ama sizi teşvik etmek için şimdilik 5 adet smgm kredisi sizin olabilir.
0 adet (d) : Yoksa siz muhalif misiniz ? size şimdilik smgm kredisi yok. Önce ıslah olun.
Raşit Gökçeli : gayrı kabili ıslah plancı mimar.
17 Ocak 2008 Perşembe
SMGM Çalıştayı ile ilgili Görüşler
SMGM Çalıştayı ile ilgili Görüşler
Raşit Gökçeli
Ocak 2008
Bu not, TMMOB Mimarlar Odası Merkezi tarafından 9.Ocak 2008 tarihinde İstanbul’da yapılan SMGM Çalıştayı toplantısı ile ilgili önemli bulduğum hususları açıklamak üzere kaleme alınmıştır.
9 ocak 2008 tarihinde TMMOB Mimarlar Odası Merkezi tarafından toplanan SMGM Çalıştayı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür.
SMGM’nin Dünya Ticaret Örgütü Onaylı Özelleştirilmesi
Çalıştayda SMGM Genel Sekreteri sayın Süleyman Mazlum tarafından sunulan raporlar içerisinde yer alan (Çalıştay dokümanı s. 14) “ Rapor / 05 haziran 2007, UIA / Sürekli Mesleki gelişim Programı Birleşik İzleme Komitesi (LOC) 2. Toplantısı, 31 mayıs 2007 / Londra ” başlıklı metinin ikinci paragrafında:
“Sabah oturumunda İspanya kesiminin kuracağı Şirket aracılığı ile UIA’nın sürekli mesleki gelişim alanında, sunacağı platfomun tanıtımı yapıldı. Genel olarak sistemin nasıl işleyeceği UIA Başkanı tarafından anlatıldı.”
Denilmektedir.
UIA içerisinde de henüz tartışma aşamasında olan bu önerinin dikkat çekici yanı eğitimin sadece tek bir kesim tarafından örgütlenmesi ve daha da önemlisi önerilen modelin özel bir şirket aracılığı ile tasarlanmasıdır.
Kısacası UİA SMGM gibi toplumsal yönü ağır basması gereken bir işlevi özelleştirmeyi önermektedir !
Bu kanıyı güçlendiren diğer bir husus gene sayın Süleyman Mazlum tarafından sunulan (Çalıştay dokümanı s. 17) “ Rapor / 17 Aralık 2007, CPD (Sürekli Mesleki Gelişim) Programı Yuvarlak masa toplantısı, Madrid, 12.12.2007 “ başlıklı metnin son paragrafının bir üstündeki paragrafta bulunan ve UİA Başkanının gelişmelerle ilgili sunduğu anlaşılan bilgiler içerisinde yer alan:
“ WTO (Dünya ticaret Örgütü)”nün, UİA’nın tanıdığı SMG sistemini kabul edeceğini anlattı”
biçimindeki alıntıdır.
Gene Çalıştay dokümanları arasında yer alan sayın Yücel Gürsel’in “SMGM Yapılanması – Oda Yapılanması İçindeki Durumu, Rolü ve Sorunları ”, başlıklı sunumunda: (Çalıştay dokümanı s.36)
“2. Bölge SMG çalışmalarına önem verilmeli, İspanya’nın öncülüğünde UİA’nın akredite ettiği SMG Şirketine ortak olunmalıdır.”
önerisi yer almaktadır.
İçinde bulunduğumuz küreselleşme ortamında neoliberalizmin temel kuruluşlarından biri olan Dünya Ticaret Örgütü’nün onayladığı bir SMGM sistemine toplumsal bir geçmişi bulunan ve hükümet dışı bir örgüt olma geleneğinden gelen TMMOB Mimarlar Odası’nın daha mesafeli ve kritik bir bakışının bulunması beklenir.
UİA’nın Dünya Ticaret Örgütü’nün desteğini alan ÖZEL bir ŞİRKET modeli içerisinde sunduğu SMGM modeli elbette derinliğine incelenmelidir.
Önerilen model, mesleğin tam ve mükemmel uygulanması, meslek erbabının nitelikli emeğinin güvencelere kavuşturulması, tüketicinin ve kamunun genel menfaatlerinin bu sistem içerisinde nasıl korunacağı açılarından eleştirel bir analize tabi tutulmalıdır.
Aksi halde TMMOB Mimarlar Odası’nın kendi toplumsal geçmişinden, hükümet dışı örgüt (STK değil) olma geleneğinden ayrıldığı izlenimi kamuoyunda uyanabilir.
SMGM bünyesi içerisinde verilen temel eğitimin ağırlıklı olarak mevzuat alanında yoğunlaşması
9 ocak 2008 tarihinde yapılan TMMOB Mimarlar Odası SMGM çalıştayının ilgi çekici bir yanı da verilen Mimarlık Temel Eğitimi ile ilgili tartışmalar olmuştur.
Özellikle sayın Ö. Fikret Oğuz’un sunuşu ile ilgili yapılan eleştiriler konunun stratejik anlamının çalıştay katılımcıları tarafından yeterince önemsenmediği kanısını uyandırmıştır.
SMGM’nin bence en önemli işlevlerinden biri meslek erbabının hizmetlerin sınır ötesi sunulması esnasında ortaya çıkacak rekabet ortamında meslek erbabını donanımlı kılmasıdır.
Mal ve hizmetlerin sınır ötesi dolaşımında uygulanan ve mod 1, 2, 3 ve 4’ e uyumlu bulunması beklenen mesleki ve sektörel yasal uygulamaların yarattığı yeni rekabet ortamında milli birimlerin (seksiyonların) üyelerini koruyabilmelerinin yollarından biri mevzuat uygulamalarıdır.
Bu durumda ülkemiz mimarları lehine elde edilecek derogasyon avantajlarının önemli bir bölümü mevzuat uygulamalarından kaynaklanacaktır.
İşte Mevzuat eğitiminin önemi de buradan kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak temel mimarlık eğitimi alanında yer alan mevzuat eğitimi azaltılmak bir yana güçlendirilmelidir.
Raşit Gökçeli
Ocak 2008
Bu not, TMMOB Mimarlar Odası Merkezi tarafından 9.Ocak 2008 tarihinde İstanbul’da yapılan SMGM Çalıştayı toplantısı ile ilgili önemli bulduğum hususları açıklamak üzere kaleme alınmıştır.
9 ocak 2008 tarihinde TMMOB Mimarlar Odası Merkezi tarafından toplanan SMGM Çalıştayı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür.
SMGM’nin Dünya Ticaret Örgütü Onaylı Özelleştirilmesi
Çalıştayda SMGM Genel Sekreteri sayın Süleyman Mazlum tarafından sunulan raporlar içerisinde yer alan (Çalıştay dokümanı s. 14) “ Rapor / 05 haziran 2007, UIA / Sürekli Mesleki gelişim Programı Birleşik İzleme Komitesi (LOC) 2. Toplantısı, 31 mayıs 2007 / Londra ” başlıklı metinin ikinci paragrafında:
“Sabah oturumunda İspanya kesiminin kuracağı Şirket aracılığı ile UIA’nın sürekli mesleki gelişim alanında, sunacağı platfomun tanıtımı yapıldı. Genel olarak sistemin nasıl işleyeceği UIA Başkanı tarafından anlatıldı.”
Denilmektedir.
UIA içerisinde de henüz tartışma aşamasında olan bu önerinin dikkat çekici yanı eğitimin sadece tek bir kesim tarafından örgütlenmesi ve daha da önemlisi önerilen modelin özel bir şirket aracılığı ile tasarlanmasıdır.
Kısacası UİA SMGM gibi toplumsal yönü ağır basması gereken bir işlevi özelleştirmeyi önermektedir !
Bu kanıyı güçlendiren diğer bir husus gene sayın Süleyman Mazlum tarafından sunulan (Çalıştay dokümanı s. 17) “ Rapor / 17 Aralık 2007, CPD (Sürekli Mesleki Gelişim) Programı Yuvarlak masa toplantısı, Madrid, 12.12.2007 “ başlıklı metnin son paragrafının bir üstündeki paragrafta bulunan ve UİA Başkanının gelişmelerle ilgili sunduğu anlaşılan bilgiler içerisinde yer alan:
“ WTO (Dünya ticaret Örgütü)”nün, UİA’nın tanıdığı SMG sistemini kabul edeceğini anlattı”
biçimindeki alıntıdır.
Gene Çalıştay dokümanları arasında yer alan sayın Yücel Gürsel’in “SMGM Yapılanması – Oda Yapılanması İçindeki Durumu, Rolü ve Sorunları ”, başlıklı sunumunda: (Çalıştay dokümanı s.36)
“2. Bölge SMG çalışmalarına önem verilmeli, İspanya’nın öncülüğünde UİA’nın akredite ettiği SMG Şirketine ortak olunmalıdır.”
önerisi yer almaktadır.
İçinde bulunduğumuz küreselleşme ortamında neoliberalizmin temel kuruluşlarından biri olan Dünya Ticaret Örgütü’nün onayladığı bir SMGM sistemine toplumsal bir geçmişi bulunan ve hükümet dışı bir örgüt olma geleneğinden gelen TMMOB Mimarlar Odası’nın daha mesafeli ve kritik bir bakışının bulunması beklenir.
UİA’nın Dünya Ticaret Örgütü’nün desteğini alan ÖZEL bir ŞİRKET modeli içerisinde sunduğu SMGM modeli elbette derinliğine incelenmelidir.
Önerilen model, mesleğin tam ve mükemmel uygulanması, meslek erbabının nitelikli emeğinin güvencelere kavuşturulması, tüketicinin ve kamunun genel menfaatlerinin bu sistem içerisinde nasıl korunacağı açılarından eleştirel bir analize tabi tutulmalıdır.
Aksi halde TMMOB Mimarlar Odası’nın kendi toplumsal geçmişinden, hükümet dışı örgüt (STK değil) olma geleneğinden ayrıldığı izlenimi kamuoyunda uyanabilir.
SMGM bünyesi içerisinde verilen temel eğitimin ağırlıklı olarak mevzuat alanında yoğunlaşması
9 ocak 2008 tarihinde yapılan TMMOB Mimarlar Odası SMGM çalıştayının ilgi çekici bir yanı da verilen Mimarlık Temel Eğitimi ile ilgili tartışmalar olmuştur.
Özellikle sayın Ö. Fikret Oğuz’un sunuşu ile ilgili yapılan eleştiriler konunun stratejik anlamının çalıştay katılımcıları tarafından yeterince önemsenmediği kanısını uyandırmıştır.
SMGM’nin bence en önemli işlevlerinden biri meslek erbabının hizmetlerin sınır ötesi sunulması esnasında ortaya çıkacak rekabet ortamında meslek erbabını donanımlı kılmasıdır.
Mal ve hizmetlerin sınır ötesi dolaşımında uygulanan ve mod 1, 2, 3 ve 4’ e uyumlu bulunması beklenen mesleki ve sektörel yasal uygulamaların yarattığı yeni rekabet ortamında milli birimlerin (seksiyonların) üyelerini koruyabilmelerinin yollarından biri mevzuat uygulamalarıdır.
Bu durumda ülkemiz mimarları lehine elde edilecek derogasyon avantajlarının önemli bir bölümü mevzuat uygulamalarından kaynaklanacaktır.
İşte Mevzuat eğitiminin önemi de buradan kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak temel mimarlık eğitimi alanında yer alan mevzuat eğitimi azaltılmak bir yana güçlendirilmelidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)