Nitelikli Emeğin Güçbirliği
TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Danışma Kurulu
Yeni Anayasa Taslağı ve TMMOB Yasası ile ilgili Görüş
19.10 2007
RAŞİT GÖKÇELİ- Bu açıklamalardan anlayacağınız üzere, çok yakında, Türk Mühendis Mimar Odaları Birliğinin statüsü değişebilir, şu anda odaların elinde bulunan (Anayasa md 135; 7303 sayılı TMMOB yasası ) yasal yetkiler ellerinden alınabilir.
TMMOB’ye şöyle bir öneri getirilebilir diye düşünüyorum: Muhtemel anayasal değişiklik karşısında, emeği savunabilecek olan, nitelikli emeği savunabilecek olan, bizim gibi kuruluşların üyelerinin özelliğini oluşturan, nitelikli emeği savunabilecek olan ne gibi çalışmalar yapılabilir? Bence, bunun üzerinde çok ciddi olarak düşünmenin sırası geldi.
Bu ne tür bir çalışma olabilir? Eskiden kalan bir Tüm Teknik Elemanlar Derneği macerası var. Teknik Elemanlar Derneği deneyi tabii tekrar aynı biçimde tekrarlanamaz. Yani şimdi anayasal değişiklikler ışığında, çalışanların haklarında, mesleğini uygulayan insanlar hakkında çok büyük bir geriye gidiş söz konusu. “Buna ilişkin neler yapabiliriz?” diye bir çerçeve çizmek lazım.
Bu birinci aks.
Tabii bu, Teknik Elemanlar Sendikasından da daha ötede, nitelikli emeğin çeşitli unsurlarını birleştirecek olan bir örgütlenme biçimi üzerinde düşünmek gerekecektir. Sendika mı olur, başka bir örgütlenme biçimi mi olur, düprdüz bir düşünce kuruluşu mu olur ? bilemiyorum; ama bu istikamette ciddi bir çalışma grubu oluşturmak lazım diye düşünüyorum.
İkinci önerim daha pragmatik bir öneri.
Hukuki mevzuatımızda meslek birlikleriyle ilgili yasalar var. Meslek birlikleriyle ilgili, mevcut TMMOB olarak ne tür çalışmalarımız olabilir?
Bazı meslek birlikleri oluşturmayı, yani bir strateji olarak geliştirebilir miyiz? Bunu düşünmemiz gerekiyor, konu ile ilgili bir çalışma grubunun oluşturulması gerekiyor.
Bu düşünceyi somutlarken mesleki sorumluluk sigortasıyla ilgili yaşanacak olan maceralar gelmekte aklıma. Mesleki sorumluluk sigortasıyla ilgili olarak, meslek odaları veya meslek odaları bu alanda gerekli çalışmaları yapamıyorsa, onların kuracakları, onların destekleyeceği bazı kuruluşların ne tür çabalar sarf edebileceğini düşünmemiz lazım. Bu çabaları gerçekleştirmekte geç kaldık.
Oysa TMMOB yasasında, Oda tüzüğümüzde, yönetmeliğimizde, mevcut olan iştiraklerle ilgili maddeleri çalıştırmadık, bu konuda tembellik ettik ve geride kaldık. Bu durumun sonuçlarını yaşıyoruz şu anda. Değerlendirme uzmanları bir meslek grubu oluşturdu Türkiye'de, mimarların söz konusu alanda hiçbir etkinliği yok; süreçte geri kaldılar. Aynı şekilde, buna benzer başka alanlarda bilirkişilik olsun, iş güvenliği konularında olsun, yapılmış hiçbir çalışma yok.
Şu aşamada benim söyleyeceklerim bunlar. Teşekkür ederim.
2. söz alış
RAŞİT GÖKÇELİ- Ben şöyle düşünüyorum: Ben AK Partinin yerinde olsam, Anayasa değişikliği gibi bir meseleye girmezdim. Çünkü zaten yeterli çoğunluğum var, yasaları paketler halinde çıkartırım. Demek ki, AK Parti, dış güçlere ve iç güçlere verdiği sözler dolayısıyla, belki de içinden çıkamayacağı bir maceraya da girmiş olabilir. Dolayısıyla, çok örgütlü bir toplumsal karşı çıkışla bu anayasa maceralarını da sekteye uğratabilir. Bu bakımdan, Mehmet Ali’nin ve diğer arkadaşların yaptığı konuşmalara dikkat edelim ve geniş bir birliktelik kurmaya çalışalım. Ama öte yandan, Fevzi’nin yaptığı o teknik konuşmaya teşekkür ettikten sonra bir şeyin altını çizmek istiyorum. Anayasa değişikliği olsa da, olmasa da, biz çalışanlar olarak, Mimarlar Odası olarak, nitelikli emek olarak, artık daha değişik koşullara hazırlıklı olmalıyız; hem dünyada, hem Türkiye'de. Bu açıdan da, TMMOB’yi de bu istikamette düşünmeye teşvik etmeliyiz, nitelikli emeğin bütün kesimlerini nasıl bir arada örgütleyeceğimiz konusunda çaba sarf etmeliyiz.
Teşekkür ederim.
3. söz alış
RAŞİT GÖKÇELİ- Fevzi’nin dediğini ben şöyle anladım: Yeni çıkacak olan Anayasada askerin de çok önemli bir rolü olacak; yani AK Parti’nin iddia ettiği gibi, askerin gücü silinemeyecek.
15 Ekim 2007 Pazartesi
14 Ekim 2007 Pazar
Seferi Surfiddin Efendi’nin Edebiyat Siteleri Serencamı – 39
Seferi Surfiddin Efendi’nin
Edebiyat Siteleri Serencamı – 39
Raşit Gökçeli
Haziran 2006
Bu sütunda internet gezintilerinde (surf) rastgeldiğim, sevdiğim ve edebiyat severlerle paylaşmaktan kendimi alıkoyamadığım edebiyat sitelerinden söz etmeyi sürdürüyorum.
Bu sütun zaman içinde kendine çeki düzen verecektir. “Kervan yolda düzelir” ! Kusur edersem affola.
Fikri Haklar Yasası ve Fransa Örneği:
Fransa’da millet meclisine sunulan fikri haklar ile ilgili yasa taslağı kamuoyunda önemli tartışmalara yol açmış bulunuyor.
http://www.assemblee-nationale.fr/12/dossiers/031206.asp
Fransız meclisine sunulan yasa tasarısı Avrupa Birliği Asamble’sinin 2001/29/CE numaralı ve 22 mayıs 2001 tarihli direktifine, OMPI yani Fikri Mülkiyet Uluslararası Örgütü’nün 20 Aralık 1996 tarihli anlaşmasına referanslıdır.
Yasa tasarısı Fransız hukukunda telif yani yazar haklarına iki yeni unsur katmaktadır. Bunlar özürlülerin kullanımı ile ilgili olarak telif haklarına getirilen sınırlamalar ile internet yoluyla ve benzeri sayısal teknikler kullanılarak ve sınırlı bir biçimde kullanılacak yaratılan teknik kopyalar için getirilen sınırlamalardır.
Bununla birlikte çoğaltma teknikleri bazı durumlarda “korsan çoğaltma”; “izinsiz kullanım” (contrefaçon) kapsamına sokulmaktadır.
Tartışma bu alanda yoğunlaşmakta özgürlüklerin sınırlandığı iddia edilmektedir.
Rönesans ile şekillenen on sekizinci yüzyıl ile doruğa çıkmaya yüz tutan modernizm yirminci yüzyılın ortalarına kadar hatta 1968 olaylarına kadar dünyayı etkisi altına aldı. Modernizmin etkileri arasında sanatın bir eleştiri, özerklik siyaset belki de muhalefet odağı olarak belirmesi beraberinde sanatı, sanatçıyı anonimlikten sıyırıp kişisellik ve özgünlük boyutu içerisinde algılamamıza neden oldu. Küreselleşen ve giderek çokuluslu şirketlerin egemenliğine giren Post Modern dünya ise sanatçının modernite içerisindeki saltanatını yeniden bir çeşit vesayet içerisine alarak sanatçıyı bir çeşit sanat pazarının dişlileri arasında “ehlileştirmeye” başladı.
Artık post modern dünya, küreselleşen dünya, sanat eserinin kendi özerk, özgün, muhalif niteliğinden çok egemen ideolojinin sunmaya çalıştığı “tarihsel arka plan” ile uyumluluğu ve daha da ilginci “borsa değeri” ile ilgilenmekte.
Sanat eseri bir “marka” olarak “pazar değeri” kazanma potansiyeli taşıdığı kadarı ile giderek tröstleşen bir sanat bienalleri ağında yeniden özgünlüğünü, özerkliğini kaybetmekte, sanatçı “birey”den “anonim”liğe on beş dakikalık şöhret girdapları içerisinde yitip giderek yarı tanrılıktan sıradan ölümlülüğe doğru kaymakta.
Yirminci yüzyılın “dinozorları” sıra ile bu dünyadan göçüp giderken değişik bir sanat anlayışı, beraberinde değişik bir sanatçı tipini ve belki de en ilginci değişik bir “fikri haklar” anlayışını getirmekte.
Artık “fikri haklar”ın ne ifade ettiği kişinin kendine özgü hukuku optiği içerisinde değil, çok uluslu şirketin “corporation” egemenlik perspektifinden, sanatın “meta” olarak piyasa değerinden bakılarak yorumlanmakta.
Teknolojik olanakların (sibernetik) her türlü yayma (diffusion) tekniğini olanaklı kıldığı bir dünyada sanatçı da adeta bir taylorist zincirdeki ögelerden biri durumuna düşmekte. Esnek üretim teknikleri ise sanatçıyı da herhangi bir nitelikli emek erbabı gibi iğreti (precarious) bir konuma düşürmekte.
Bu durumda şimdiye kadar kişinin en kutsal haklarından sayılan bilme öğrenme hakları, kişinin (telif) gibi yaratıcılığa değgin hakları yeni düzende nasıl ele alınacaktır ?
İşte sorun budur.
Konuyu birkaç yazı boyunca sürdürmeyi düşünmekteyim.
Mart ayında (surf 36) fikri haklar bahanesi altında iletişim özgürlüğüne indirilmeye çalışılan darbelerden ve Fransız parlamentosunda tartışılmakta olan telif hakları yasası’ndan söz etmiştim.
“Kişisel İnternet kullanıcıları potansiyel cani mi ? Kişiye özel çoğaltma hakkı tehlikede mi ?” başlığı altında, http://eucd.info/155.shtml şunları yazmıştım:
Bill Gates 2005 ocağındaki bir söyleşisinde "ahir zaman komünistleri bilgisayar-yazılım yapımcıları, müzisyen ve filim yapıcılarına tanınan maddi hakları , teşvikleri ortadan kaldırmanın peşinde" buyurdu. Öte yandan ABD’de Vivendi Universal yasasının genişletilmesine ilişkin yasa önerisi http://static.public-knowledge.org/pdf/HR-4569_DTCS-Analog-Hole.pdf ve 2001/29/CE sayılı Avrupa direktifi arkasından da Fransada DADVSI (Bilişim ToplumundaYazar Hakları/Fikri Haklar ve Komşu Haklar) adı ile anılan bir yasa tasarısının Fransız Parlamentosuna sunulması internet kullanıcıları, kamu inisyatifleri, arşivci, kütüphaneci ve benzeri grupları yasanın geçirilmemesi için bir kampanya etrafında birleştirdi.
http://eucd.info inisyatifi fikri haklar ile birlikte temel haklardan olan kişinin araştırma hakkı, eğitim, eleştiri, özürlülerin bilgiye erişim hakkı gibi ilkeler uğruna mücadele başlattı. Öte yandan izinsiz çoğaltmalara karşı alınan (MTP) teknik koruma önlemleri Digital Rights Management (DRM) teknikleri ile serbest yazılımların ve bilgisayarları ve kullanıcılarını suçlu duruma düşürecek bu yasalar ile birleştiğinde Orwellvari bir dünyanın eşiğine adım atmış olacağız.
Bazı tanımları açıklamaya başlayarak konu üzerinde durmaya başlayalım.
http://www.liberation.fr/page.php?Article=344716
MP3
Bir sıkıştırma formatı. Bir şarkıyı, sesi, muzik parçasını stok etmeye yarar. MP3 formatı sesin bilişim ağları üzerindeki iletişimini olanaklı kılar. Benzer formatlar ( Microsoft’un Windows media’sı, AAC (Dolby), Ogg, Flac) mevcut. Bu yolla elde edilen veriler CD (compact disc) kalitesindedir.
divX
Video için sıkıştırma formatı. Filmlerin internet yoluyla iletilmesi amacıyla kullanılmakta.
P2P
Peer-to-peer internet kullanıcılarının hard disklerindeki dosyaları birbirlerine iletebilmelerini sağlayan teknoloji. Böylelikle müzik, film, metin, program dosyaları sirkülasyona tabi tutulabilmekte. P2P teknolojisi tamamen yasal olup, “Creative Commons” lisansı altında her turlu, müzik, data, progam, film dosyaları serbestçe dolaşıma tabi olabilmektedir. SKPE telefon sistemi de bu P2P özelliğinden yararlanmaktadır.
Hukuki terimler arasında
Özel Kopya
Bir şarkının, filmin kaydedilmesi, bir CD’nin kopyalanması, bir kitaptan fotokopi alınması tamamen yasal olup, telif haklarından istisna edilmiş edimlerdir. Bunun tek koşulu kopyalananın kişinin özel kullanımı ile sınırlı tutulmasıdır. Fransa’da 1957 yılında özel çoğalma ile ilişkin düzenlemelere 1985 yılında kopyalamak için kullanılan teknolojilerin ya da aletlerin fiyatlarına yansıtılan ve fikri hak sahiplerine geri döndürülen bir sistem eklenmiştir. Ancak çoğaltma ve yayma teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler, zaman içerisinde telif hakları sahip ve kuruluşlarını endişelendirmiştir. Bu sonuncular çoğaltma , yayma sistemlerinin giderek bir çeşit “fikri haklar” korsanlığına dönüştüğünü ve bu duruma bir son vermek gerektiğini kampanyalarla ifade etmişlerdir. Özellikle internetin, sayısal teknolojilerin ulaştığı aşamalar böylesi talepleri tetiklemiştir.
Komşu Haklar
Eser sahipleri dışında onlarınki kadar uzun süreli ve tanımlı olmamakla birlikte, yorumcu sanatçılar, prodüktörler, eserin alenileşmesinden itibaren 50 yıllık süreye tabi “komşu haklar” adı altında ifade edilen bir çeşit fikri haklara sahiptirler.
Yaratıcı Kamusallık (Creative Commons)
Yaratıcı kamusallık şeklinde çevirebileceğim (creative commons) bu sistemde eser sahibi bir lisansa sistematiği içerisinde eserinin fikri haklarını bir ölçüde yumuşatmaktadır. (Esnek kontratlar). Bu sistemi tercih edenler Lisansın niteliğine göre (CC lisansı) eserin ücretsiz kopyalanmasını, ticari amaçlar dışında kullanımını kamuya açmaktadır.
bkz. http://fr.creativecommons.org/ http://creativecommons.org/
Global Lisans
Zaman içerisinde telif konsepti teknolojilerin gelişmesine koşut olarak gelişmektedir. Bir yandan eser sahipleri ile onları temsil eden kuruluşlar bir yandan da tüketici örgütleri ortak girişimler sonucunda internet yoluyla eserlerin ticari olmayan yayımı ile ilgili bazı ilkeleri geliştirmeyi düşündüler. Fransız Tüketiciler Birliği (UFC), “Que Choisir”, Confédération du logement et du cadre de vie” gibi tüketici örgütleri ile “Adami”, “Spedidam”, “Alliance public-artiste” “Sanatçı, İzleyici Birliği’ni bu amaçla kurdular. P2P, e-posta, msn tipinde altyapı ağları ile yayımı yapılan eserlerin yasallaşması, buna karşın hak sahiplerince düşük ücretli telif karşılıkları elde edilmesi ilkesine dayanan çözümler ürettiler. ABD’de de fikri haklar hakları uzmanı Pofesör William Fisher de benzeri çözümler önermektedir.
Sayısal Hakların Düzenlenmesi ve Korunmaya İlişkin Teknik Önlemler / Digital Rights Management ; Mesures Techiques de Protection
Fransız Milli Meclisi’nde görüşülmekte olan yasa tasarısı, korunmaya ilişkin teknik önlemleri esas olarak almakta. Yasaya göre söz konusu önlemleri gidermek veri ya da kilitleri kırmak korsanlık olarak kabul edilmektedir. Bu önlemlerin en gelişkinleri DRM (digital rights management / sayısal hakların düzenlenmesi olarak adlandırılmaktadır. Söz konusu kilitler kopyalamayı sınırlamakta kopyalamanın izin verilmeyen bilgisayarlarda yapılmasını engellemektedir. Müzik ve enformatik sanayi bu teknikleri kullanmakta uyumlu donanım pazarlaması yapmaktadır. Ancak kullanılan koruma tekniklerinin üreticiler açısından olumsuz tarafları da bulunmaktadır. Bunlar, değişik teknolojilerin birbirleri ile uyumlu olmamaları, dolayısıyla tüketicilerin mağdur olmaları, kullanılan koruma tekniklerinin kişiye özgü bilgilerin uzaktan erişimine olanak vermesi dolayısıyla özel hayatın dokunulmazlığını tehdit altına almasıdır.
Fikri Haklar ile ilgili Tartışmalar
Fransız sosyalist milletvekili Christian Paul, fikri haklar ile ilgili olarak her devirde, her teknolojik değişim sonrasında fikri hakların kültüre ulaşımın modern yöntemlerine uyum sağlamayı başarabildiğini iddia etmekte.
Ancak söz konusu milletvekilinin bir tartışma platformunda internet yoluyla aldığı soru ve verdiği cevaplardan bazılarını konuyu anlamamız için aktarıyorum
Soru:
Yasal olmayan kopyalama neden doğrudan “korsanlık” statüsüne sokulmakta ? “DRM” sistemi kişinin özel hayatının izlenmesi sonucunu yaratmayacak mıdır ? “Korsanlık” kültürel zenginliğin (patrimoine) özel kar amaçlı yağmalanmasıdır. Buna karşın İnternet fikri zenginliklerin en geniş kitleler içerisinde yayılmasına olanak tanımaktadır. Bu biçimi ile internet yoluyla yayılım “korsanlık” statüsüne indirgenemez. Bu uygulama özgürlük ortamının kontrol ve baskı altına alınması sonucunu doğurabilir. Fikri hakların korunması ilkesi adına bazı temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesi tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktayız. Fransa hukukuna “DRM” teknikleri ile ilgili koruyucu hükümler koyup öte yandan yayılım tekniklerinden bazılarını (kriminalize) suçlayıcı ilkeler koyarsa yanlış bir yola girmiş olmaz mı?
Soru:
Serbest yazılım, işletim kullanıcılarının ve bu tekniklerin durumu ne olacak ?
Yanıt:
Yazılım işletim, sistemleri arasındaki bilgi alışverişini kısıtlayacak yöntemlerin karşısında olacağız. Mecliste (interopérabilité) ilkesini savunacağız.
Soru:
Global lisanı savunmaktasınız, bu tutum Fransız sinemasının finansmanını baltalamaz mı?
Yanıt:
Müzik için teknik ve hukuki çözümler bence mevcut. Sinema ve odyovizuel için konu daha çetrefil. Ancak teknolojik gelişme o safhaya ulaştı ki günde dolaşan yüz binlerce sayısal dosya mevcut iken bu konuyu göremezlikten gelmek olası değil. Tez zamanda yayım ve telif haklarının hakça uygulanmasını sağlayacak yeni modeller geliştirmek zorundayız. Sinema alanı da buna dahildir.
Soru:
Özel kopya hakkı korunabilir mi?
Yanıt:
Özel kopya hakkının korunması olmazsa olmaz koşuldur. Bu temel hakkın tehdit altında bulunduğu doğrudur. Sosyalist parti olarak hem kişisel kopya hakkını savunacağız hem özel kişilerin müzik ve benzeri eserlere ulaşmalarını sağlayacak bir “global lisans” alternatifini oluşturmaya gayret edeceğiz.
Son Gelişme
Fransız senatosu 164 e karşı 128 oyla oldukça muhafazakar bir yasa tasarısını onayladı. Uygulamada ne denli başarılı olacağı kuşku uyandıran yasa, belli bir ölçüde eserlerin kişisel kopyalanması sürecini zorlaştırmakta. DRM sayısal hakların yönetimi, teknik koruma önlemleri gibi sayısal dosyaların şifrelerle korunma yöntemleri yasa ile olanaklı kılınıyor. Yasaya muhalefet karşı oy kullandı, merkeze bağlı milletvekilleri ise tarafsız kaldılar. Yasa metni karma komisyonda bir kez daha ele alınacak. Ancak kamuoyunun ve kültür çevrelerinin baskıları bir ölçüde sonuç verdi ve yasa değişik işletim sistemleri arasında veri alış verişini olanaklı kılacak “intéropérabilité” ilkesini kabul ederek Microsoft ve Apple firmalarının tekelini kırmaya yönelik uygulamaları benimsedi.
Görülüyor ki eserin, eser sahibinin, sanatın sanatçının toplumsal rollerinin değişmeye yüz tuttuğu post modern sonrası globalleşmiş dünya, hukuku dönüştürür iken, fikri haklar da bu dönüşümden nasibini almakta.
Sanatçı, bu yeni dünyada, özerk, eleştirisel, siyasal muhalif ve özgün kimliğini koruyabilecek mi ? Sanatçının dayanağı olan fikri haklar yeni dünya düzeninde hangi biçimlere bürünecek ?
Devam etmek üzere…
Bu ay gezimi burada bitiriyorum. Sörfünüzün denizi köpüklü olsun.
rasit.gokceli@isbank.net.tr
Edebiyat Siteleri Serencamı – 39
Raşit Gökçeli
Haziran 2006
Bu sütunda internet gezintilerinde (surf) rastgeldiğim, sevdiğim ve edebiyat severlerle paylaşmaktan kendimi alıkoyamadığım edebiyat sitelerinden söz etmeyi sürdürüyorum.
Bu sütun zaman içinde kendine çeki düzen verecektir. “Kervan yolda düzelir” ! Kusur edersem affola.
Fikri Haklar Yasası ve Fransa Örneği:
Fransa’da millet meclisine sunulan fikri haklar ile ilgili yasa taslağı kamuoyunda önemli tartışmalara yol açmış bulunuyor.
http://www.assemblee-nationale.fr/12/dossiers/031206.asp
Fransız meclisine sunulan yasa tasarısı Avrupa Birliği Asamble’sinin 2001/29/CE numaralı ve 22 mayıs 2001 tarihli direktifine, OMPI yani Fikri Mülkiyet Uluslararası Örgütü’nün 20 Aralık 1996 tarihli anlaşmasına referanslıdır.
Yasa tasarısı Fransız hukukunda telif yani yazar haklarına iki yeni unsur katmaktadır. Bunlar özürlülerin kullanımı ile ilgili olarak telif haklarına getirilen sınırlamalar ile internet yoluyla ve benzeri sayısal teknikler kullanılarak ve sınırlı bir biçimde kullanılacak yaratılan teknik kopyalar için getirilen sınırlamalardır.
Bununla birlikte çoğaltma teknikleri bazı durumlarda “korsan çoğaltma”; “izinsiz kullanım” (contrefaçon) kapsamına sokulmaktadır.
Tartışma bu alanda yoğunlaşmakta özgürlüklerin sınırlandığı iddia edilmektedir.
Rönesans ile şekillenen on sekizinci yüzyıl ile doruğa çıkmaya yüz tutan modernizm yirminci yüzyılın ortalarına kadar hatta 1968 olaylarına kadar dünyayı etkisi altına aldı. Modernizmin etkileri arasında sanatın bir eleştiri, özerklik siyaset belki de muhalefet odağı olarak belirmesi beraberinde sanatı, sanatçıyı anonimlikten sıyırıp kişisellik ve özgünlük boyutu içerisinde algılamamıza neden oldu. Küreselleşen ve giderek çokuluslu şirketlerin egemenliğine giren Post Modern dünya ise sanatçının modernite içerisindeki saltanatını yeniden bir çeşit vesayet içerisine alarak sanatçıyı bir çeşit sanat pazarının dişlileri arasında “ehlileştirmeye” başladı.
Artık post modern dünya, küreselleşen dünya, sanat eserinin kendi özerk, özgün, muhalif niteliğinden çok egemen ideolojinin sunmaya çalıştığı “tarihsel arka plan” ile uyumluluğu ve daha da ilginci “borsa değeri” ile ilgilenmekte.
Sanat eseri bir “marka” olarak “pazar değeri” kazanma potansiyeli taşıdığı kadarı ile giderek tröstleşen bir sanat bienalleri ağında yeniden özgünlüğünü, özerkliğini kaybetmekte, sanatçı “birey”den “anonim”liğe on beş dakikalık şöhret girdapları içerisinde yitip giderek yarı tanrılıktan sıradan ölümlülüğe doğru kaymakta.
Yirminci yüzyılın “dinozorları” sıra ile bu dünyadan göçüp giderken değişik bir sanat anlayışı, beraberinde değişik bir sanatçı tipini ve belki de en ilginci değişik bir “fikri haklar” anlayışını getirmekte.
Artık “fikri haklar”ın ne ifade ettiği kişinin kendine özgü hukuku optiği içerisinde değil, çok uluslu şirketin “corporation” egemenlik perspektifinden, sanatın “meta” olarak piyasa değerinden bakılarak yorumlanmakta.
Teknolojik olanakların (sibernetik) her türlü yayma (diffusion) tekniğini olanaklı kıldığı bir dünyada sanatçı da adeta bir taylorist zincirdeki ögelerden biri durumuna düşmekte. Esnek üretim teknikleri ise sanatçıyı da herhangi bir nitelikli emek erbabı gibi iğreti (precarious) bir konuma düşürmekte.
Bu durumda şimdiye kadar kişinin en kutsal haklarından sayılan bilme öğrenme hakları, kişinin (telif) gibi yaratıcılığa değgin hakları yeni düzende nasıl ele alınacaktır ?
İşte sorun budur.
Konuyu birkaç yazı boyunca sürdürmeyi düşünmekteyim.
Mart ayında (surf 36) fikri haklar bahanesi altında iletişim özgürlüğüne indirilmeye çalışılan darbelerden ve Fransız parlamentosunda tartışılmakta olan telif hakları yasası’ndan söz etmiştim.
“Kişisel İnternet kullanıcıları potansiyel cani mi ? Kişiye özel çoğaltma hakkı tehlikede mi ?” başlığı altında, http://eucd.info/155.shtml şunları yazmıştım:
Bill Gates 2005 ocağındaki bir söyleşisinde "ahir zaman komünistleri bilgisayar-yazılım yapımcıları, müzisyen ve filim yapıcılarına tanınan maddi hakları , teşvikleri ortadan kaldırmanın peşinde" buyurdu. Öte yandan ABD’de Vivendi Universal yasasının genişletilmesine ilişkin yasa önerisi http://static.public-knowledge.org/pdf/HR-4569_DTCS-Analog-Hole.pdf ve 2001/29/CE sayılı Avrupa direktifi arkasından da Fransada DADVSI (Bilişim ToplumundaYazar Hakları/Fikri Haklar ve Komşu Haklar) adı ile anılan bir yasa tasarısının Fransız Parlamentosuna sunulması internet kullanıcıları, kamu inisyatifleri, arşivci, kütüphaneci ve benzeri grupları yasanın geçirilmemesi için bir kampanya etrafında birleştirdi.
http://eucd.info inisyatifi fikri haklar ile birlikte temel haklardan olan kişinin araştırma hakkı, eğitim, eleştiri, özürlülerin bilgiye erişim hakkı gibi ilkeler uğruna mücadele başlattı. Öte yandan izinsiz çoğaltmalara karşı alınan (MTP) teknik koruma önlemleri Digital Rights Management (DRM) teknikleri ile serbest yazılımların ve bilgisayarları ve kullanıcılarını suçlu duruma düşürecek bu yasalar ile birleştiğinde Orwellvari bir dünyanın eşiğine adım atmış olacağız.
Bazı tanımları açıklamaya başlayarak konu üzerinde durmaya başlayalım.
http://www.liberation.fr/page.php?Article=344716
MP3
Bir sıkıştırma formatı. Bir şarkıyı, sesi, muzik parçasını stok etmeye yarar. MP3 formatı sesin bilişim ağları üzerindeki iletişimini olanaklı kılar. Benzer formatlar ( Microsoft’un Windows media’sı, AAC (Dolby), Ogg, Flac) mevcut. Bu yolla elde edilen veriler CD (compact disc) kalitesindedir.
divX
Video için sıkıştırma formatı. Filmlerin internet yoluyla iletilmesi amacıyla kullanılmakta.
P2P
Peer-to-peer internet kullanıcılarının hard disklerindeki dosyaları birbirlerine iletebilmelerini sağlayan teknoloji. Böylelikle müzik, film, metin, program dosyaları sirkülasyona tabi tutulabilmekte. P2P teknolojisi tamamen yasal olup, “Creative Commons” lisansı altında her turlu, müzik, data, progam, film dosyaları serbestçe dolaşıma tabi olabilmektedir. SKPE telefon sistemi de bu P2P özelliğinden yararlanmaktadır.
Hukuki terimler arasında
Özel Kopya
Bir şarkının, filmin kaydedilmesi, bir CD’nin kopyalanması, bir kitaptan fotokopi alınması tamamen yasal olup, telif haklarından istisna edilmiş edimlerdir. Bunun tek koşulu kopyalananın kişinin özel kullanımı ile sınırlı tutulmasıdır. Fransa’da 1957 yılında özel çoğalma ile ilişkin düzenlemelere 1985 yılında kopyalamak için kullanılan teknolojilerin ya da aletlerin fiyatlarına yansıtılan ve fikri hak sahiplerine geri döndürülen bir sistem eklenmiştir. Ancak çoğaltma ve yayma teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler, zaman içerisinde telif hakları sahip ve kuruluşlarını endişelendirmiştir. Bu sonuncular çoğaltma , yayma sistemlerinin giderek bir çeşit “fikri haklar” korsanlığına dönüştüğünü ve bu duruma bir son vermek gerektiğini kampanyalarla ifade etmişlerdir. Özellikle internetin, sayısal teknolojilerin ulaştığı aşamalar böylesi talepleri tetiklemiştir.
Komşu Haklar
Eser sahipleri dışında onlarınki kadar uzun süreli ve tanımlı olmamakla birlikte, yorumcu sanatçılar, prodüktörler, eserin alenileşmesinden itibaren 50 yıllık süreye tabi “komşu haklar” adı altında ifade edilen bir çeşit fikri haklara sahiptirler.
Yaratıcı Kamusallık (Creative Commons)
Yaratıcı kamusallık şeklinde çevirebileceğim (creative commons) bu sistemde eser sahibi bir lisansa sistematiği içerisinde eserinin fikri haklarını bir ölçüde yumuşatmaktadır. (Esnek kontratlar). Bu sistemi tercih edenler Lisansın niteliğine göre (CC lisansı) eserin ücretsiz kopyalanmasını, ticari amaçlar dışında kullanımını kamuya açmaktadır.
bkz. http://fr.creativecommons.org/ http://creativecommons.org/
Global Lisans
Zaman içerisinde telif konsepti teknolojilerin gelişmesine koşut olarak gelişmektedir. Bir yandan eser sahipleri ile onları temsil eden kuruluşlar bir yandan da tüketici örgütleri ortak girişimler sonucunda internet yoluyla eserlerin ticari olmayan yayımı ile ilgili bazı ilkeleri geliştirmeyi düşündüler. Fransız Tüketiciler Birliği (UFC), “Que Choisir”, Confédération du logement et du cadre de vie” gibi tüketici örgütleri ile “Adami”, “Spedidam”, “Alliance public-artiste” “Sanatçı, İzleyici Birliği’ni bu amaçla kurdular. P2P, e-posta, msn tipinde altyapı ağları ile yayımı yapılan eserlerin yasallaşması, buna karşın hak sahiplerince düşük ücretli telif karşılıkları elde edilmesi ilkesine dayanan çözümler ürettiler. ABD’de de fikri haklar hakları uzmanı Pofesör William Fisher de benzeri çözümler önermektedir.
Sayısal Hakların Düzenlenmesi ve Korunmaya İlişkin Teknik Önlemler / Digital Rights Management ; Mesures Techiques de Protection
Fransız Milli Meclisi’nde görüşülmekte olan yasa tasarısı, korunmaya ilişkin teknik önlemleri esas olarak almakta. Yasaya göre söz konusu önlemleri gidermek veri ya da kilitleri kırmak korsanlık olarak kabul edilmektedir. Bu önlemlerin en gelişkinleri DRM (digital rights management / sayısal hakların düzenlenmesi olarak adlandırılmaktadır. Söz konusu kilitler kopyalamayı sınırlamakta kopyalamanın izin verilmeyen bilgisayarlarda yapılmasını engellemektedir. Müzik ve enformatik sanayi bu teknikleri kullanmakta uyumlu donanım pazarlaması yapmaktadır. Ancak kullanılan koruma tekniklerinin üreticiler açısından olumsuz tarafları da bulunmaktadır. Bunlar, değişik teknolojilerin birbirleri ile uyumlu olmamaları, dolayısıyla tüketicilerin mağdur olmaları, kullanılan koruma tekniklerinin kişiye özgü bilgilerin uzaktan erişimine olanak vermesi dolayısıyla özel hayatın dokunulmazlığını tehdit altına almasıdır.
Fikri Haklar ile ilgili Tartışmalar
Fransız sosyalist milletvekili Christian Paul, fikri haklar ile ilgili olarak her devirde, her teknolojik değişim sonrasında fikri hakların kültüre ulaşımın modern yöntemlerine uyum sağlamayı başarabildiğini iddia etmekte.
Ancak söz konusu milletvekilinin bir tartışma platformunda internet yoluyla aldığı soru ve verdiği cevaplardan bazılarını konuyu anlamamız için aktarıyorum
Soru:
Yasal olmayan kopyalama neden doğrudan “korsanlık” statüsüne sokulmakta ? “DRM” sistemi kişinin özel hayatının izlenmesi sonucunu yaratmayacak mıdır ? “Korsanlık” kültürel zenginliğin (patrimoine) özel kar amaçlı yağmalanmasıdır. Buna karşın İnternet fikri zenginliklerin en geniş kitleler içerisinde yayılmasına olanak tanımaktadır. Bu biçimi ile internet yoluyla yayılım “korsanlık” statüsüne indirgenemez. Bu uygulama özgürlük ortamının kontrol ve baskı altına alınması sonucunu doğurabilir. Fikri hakların korunması ilkesi adına bazı temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesi tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktayız. Fransa hukukuna “DRM” teknikleri ile ilgili koruyucu hükümler koyup öte yandan yayılım tekniklerinden bazılarını (kriminalize) suçlayıcı ilkeler koyarsa yanlış bir yola girmiş olmaz mı?
Soru:
Serbest yazılım, işletim kullanıcılarının ve bu tekniklerin durumu ne olacak ?
Yanıt:
Yazılım işletim, sistemleri arasındaki bilgi alışverişini kısıtlayacak yöntemlerin karşısında olacağız. Mecliste (interopérabilité) ilkesini savunacağız.
Soru:
Global lisanı savunmaktasınız, bu tutum Fransız sinemasının finansmanını baltalamaz mı?
Yanıt:
Müzik için teknik ve hukuki çözümler bence mevcut. Sinema ve odyovizuel için konu daha çetrefil. Ancak teknolojik gelişme o safhaya ulaştı ki günde dolaşan yüz binlerce sayısal dosya mevcut iken bu konuyu göremezlikten gelmek olası değil. Tez zamanda yayım ve telif haklarının hakça uygulanmasını sağlayacak yeni modeller geliştirmek zorundayız. Sinema alanı da buna dahildir.
Soru:
Özel kopya hakkı korunabilir mi?
Yanıt:
Özel kopya hakkının korunması olmazsa olmaz koşuldur. Bu temel hakkın tehdit altında bulunduğu doğrudur. Sosyalist parti olarak hem kişisel kopya hakkını savunacağız hem özel kişilerin müzik ve benzeri eserlere ulaşmalarını sağlayacak bir “global lisans” alternatifini oluşturmaya gayret edeceğiz.
Son Gelişme
Fransız senatosu 164 e karşı 128 oyla oldukça muhafazakar bir yasa tasarısını onayladı. Uygulamada ne denli başarılı olacağı kuşku uyandıran yasa, belli bir ölçüde eserlerin kişisel kopyalanması sürecini zorlaştırmakta. DRM sayısal hakların yönetimi, teknik koruma önlemleri gibi sayısal dosyaların şifrelerle korunma yöntemleri yasa ile olanaklı kılınıyor. Yasaya muhalefet karşı oy kullandı, merkeze bağlı milletvekilleri ise tarafsız kaldılar. Yasa metni karma komisyonda bir kez daha ele alınacak. Ancak kamuoyunun ve kültür çevrelerinin baskıları bir ölçüde sonuç verdi ve yasa değişik işletim sistemleri arasında veri alış verişini olanaklı kılacak “intéropérabilité” ilkesini kabul ederek Microsoft ve Apple firmalarının tekelini kırmaya yönelik uygulamaları benimsedi.
Görülüyor ki eserin, eser sahibinin, sanatın sanatçının toplumsal rollerinin değişmeye yüz tuttuğu post modern sonrası globalleşmiş dünya, hukuku dönüştürür iken, fikri haklar da bu dönüşümden nasibini almakta.
Sanatçı, bu yeni dünyada, özerk, eleştirisel, siyasal muhalif ve özgün kimliğini koruyabilecek mi ? Sanatçının dayanağı olan fikri haklar yeni dünya düzeninde hangi biçimlere bürünecek ?
Devam etmek üzere…
Bu ay gezimi burada bitiriyorum. Sörfünüzün denizi köpüklü olsun.
rasit.gokceli@isbank.net.tr
Kamuda Mimarlık Hizmetleri
Kamuda Mimarlık Hizmetleri
Raşit Gökçeli
Haziran 2007
Kamunun yok olması
Bu programa bakınca, işyeri temsilcileriyle ilgili programa bakınca, kamu sektörünün ne durumda olduğunun çok belli olmadığını düşündüm. Nimet’in işaret ettiği çok önemli bir mesele vardı. Mesleğin uygulanma biçimi nitelik değiştiriyor, özellikle kamuda kamu sektörü bildiğimiz eski sektör değil. Artık yönetişim modeline dayalı başka bir örgütlenme biçimi var. Yönetişim biçiminde yasa ile kurulan görünürde birtakım kurumlar var, karar alıcı kurullar var, kamu adı etiketi altında da iş yapan kurumlar var. Bu kurumlarda kamudan bir iki temsilci oluyor bakanlıklardan, fakat esas ağırlık işveren temsilcilerine veriliyor. Yönetişim modelinin temel noktası bu. Dolayısıyla bu yeni durumla nasıl başa çıkacağız? Kamudakilerin eğitimi bizi niye ilgilendiriyor? Biz şimdi sadece sürekli mesleki gelişim uygulayabiliyoruz. “Eğer şu tür bir programı takip etmezseniz, büro tescil belgesi vermeyeceğiz” diyoruz. Ama kamudakileri ne kadar ilgilendiriyor bu durum?
Dolayısıyla, “bu kamudakileri ne kadar ilgilendiriyor?” diye bir soruna geldiğinizde, kamudakileri bence ilgilendiren şey, kamunun kendisinin yok olması. Bölgesel kalkınma ajansları, yerel yönetimlere birtakım yetkiler veriliyor, İhale Kurumdan tutun, başka kurumlara kadar, dünya kadar kurum, bu yönetişim modeline göre örgütleniyor.
Kamu sektörünün yeni yasal durumuna ilişkin bir düşünce oluşturmak lazım. Emre Hocanın dediği gibi, eğitimine mi ağırlık verilecek, yoksa başka konulara mı, özlük konularına mı ağırlık verilecek? Özlük konularına ağırlık verilecek diyorsak, Emre Hocanın söylediği şey yapılmayacak olursa, o zaman tekrar kendi meslek odamız tarihine yönelmemiz lazım. Esaslı bir biçimde politik olarak sorgulamamız gerekiyor bu yönetişim meselesini.
Birgül Ayman Güler Hocanın ele aldığı biçimde “bu yönetişim meselesini, biz “bir sivil toplum kuruluşu muyuz, yoksa bir demokratik kitle örgütü müyüz?” biçiminde bir perspektif içerisinde irdelememiz lazım. Vereceğimiz yanıt eğer biz demokratik kitle örgütü, sivil toplum kuruluşu değiliz ise, o zaman tekrar tarihimize yönelmemiz lazım ve Mimarlar Odası içerisinde yaşanmış olan teknik eleman kurultayları meselesine yeniden retrospektif bir bakış atmamız gerekir.
Teknik eleman kurultayları ne yapabildi ne yapamadı, hangi sonuçları elde etti, hangi sonuçları elde edemedi? Bunlara bakmamız lazım.
Bir diğer mesele de kamuda mimarlık hizmetleri sorununu sadece mimarlarla çözemeyeceğizdir, ancak yan disiplinlerle birlikte çözebileceğimizdir. İster Bölge Kalkınma Ajansı haline dönüşmüş olsun ister düpedüz yönetişim modelli bir ajans olsun, böylesi yapılarda çalışan insanlarla, değişik mühendislik formasyonlarına sahip olan insanlarla karşı karşıya kalacak isek, gerçek durum artık sadece bir başına mimarlarla muhatap olmadığımız şeklindedir.
Dolayısı ile Teknik Eleman Kurultayı tarihine bir göz atıp, meseleyi tekrar tartışmamız gerekecektir. Sorulardan biri şudur: Disiplinler arasındaki birlikteliği yeniden sağlayabilecek miyiz?
Meslek Odasının erozyona uğraması
Sadece bir kamu sektörü ve sadece özel bir sektör yok. Arada teşekkül etmiş olan yönetişim biçimi, bazı organizmalar var. Sadece kamu denilince kurtulamayız veya sadece özel denilince kurtulamayız.
Esas karşılaşacağımız sorunlar bence meslek odasının erozyona uğraması süreci ile ilgilidir. Değerlendirme uzmanları İşyeri uzmanları ve bu gibi birçok alan. Bu alanlardaki insanlar kamu da ya da özel sektörde diye incelenemezler. Bunlarla Odanın rabıtası koptu, ilişkisi koptu.
Artık meslek odası olarak bütün mimarları kapsamıyorsun, müşavirler bir tarafa kaçmış, işyeri güvenliği uzmanları bir tarafa kaçmış, değerlendirme uzmanları bir tarafa kaçmış. Yönetişim tipi organizmalar içerisinde yepyeni birlikler, yepyeni odalar kurulmuş.
Teknik elemanlar kurultayında, çok geniş bir biçimde, klasik teoriye uygun olarak nitelikli teknik eleman, nitelikli çalışanların topyekun birlikteliği gibi klasik bir şemaya yaslanan bir bakış açısı vardı. Oysa günümüzde daha farklı bir hadise var. Bu bizi yeni bir iş organizasyonu değerlendirmesine yöneltmeli. Üzerinde kafa yormamız gereken konu budur.
Kapitalizmin bugünkü vardığı aşamada değişik iş organizasyonu değişik kategoriler ortaya çıkartıyor. Bu kategoriler şimdiye kadar alışageldiğimiz kategoriler değil ve biz bunlara otuz beş sene önceki gibi sadece bir teknik eleman kurultayı yapalım, platform yapalım şeklinde yaklaşamayız.
Disiplinler arası ittifak sorunu ve eğitim
Eğer eğitimi tartışacaksak, bence konu şu: Hem Odanın asli işlevleri ayağının altında kaydı, hem de akademinin işlevleri, akademinin ayağının altından kaymakta. Bir kere bu tespiti yapmak gerek.
İşlevler nasıl kaydı? Diyelim ki, Sermaye Piyasası Kurulu bugün ne yapıyor? Gayrimenkul Değerlendirme Uzmanlığıyla ilgili dört dörtlük eğitim veriyor. Burada yüz tane adam sınava giriyor, dört kişi bu sınavı kazanabiliyor. Bu dört kişinin de içinde mimar var mı, yok mu, o da biraz meçhul. Eskiden mesleğimize ait, bizim diyebildiğimiz bir alan, bilirkişilik alanını kaybettik gitti. Herhalde üniversitelerde de bu konuların dersleri mevcuttu. Yetki oysa artık SPK’da. Üniversitenin alanı kaydı, Mimarlar Odasının alanı kaydı.
Meslek Odası olarak sabah akşam, Danıştaya, İdare Mahkemelerine, dinamik hukuka aykırı, saçma sapan davalar açacağımıza, eğitim ile ilgili meselelerin esaslarını saptayıp, o konularda meslek odası olarak veya akademi olarak ne yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz.
Bizim elimizden geçen elemanları yahut bizim üyemiz olan elemanları bu konularda nasıl forme edebiliriz, nasıl eğitebiliriz, nasıl teknik olarak mücehhez kılabiliriz, yetkili kılabiliriz, yetkin kılabiliriz? Onu tartışmamız lazım. Bence ana problem bu, eğitimi tartışacaksak, bunun tespitini yapıp, bir kere bunların üzerine varmamız lazım.
Bu konuların üzerine de varırken, bizim kimlerle ittifak kuracağımızı tartışmalıyız. Tek başına mimarlar olarak mı mücadele edeceğiz?
“Mimarlar dünyaya bedeldir, mimarlar dışındaki disiplinler mimarlara düşmandır” mantığı yerine, yandaş disiplinleri bir arada, nasıl bir araya getirebiliriz? Onu düşünmeliyiz.
Bütün mühendislik hizmetlerini böylesi bir perspektif içinde nasıl örgütleyebiliriz, ona çaba sarfetmek gerek.
Yapı üretiminde ilişkiler matriksi
Nasıl bir yerden nasıl bir yere gidiyoruz? Eskiden ne vardı? Bir tarafta devlet vardı, bir tarafta yönetici vardı. Yönetici gidiyordu, binayı yapıyordu, devletle de bir şeklide ister köy muhtarı olsun, ister kim olursa olsun işi bitiyordu. Şimdi, iş böyle değil. Bir tarafta meslek birliği olacak, bir tarafta devlet olacak, bir tarafta yürütücü olacak, bir tarafta eğitim olacak. Yani, şöyle bir ilişkiler matriksinin noktalarını, kesişme noktalarını kafamda tasarlamaya çalışıyorum. Bir tarafta da meslek odası ve mesleki sorumluluk sigortası olacak. Meslek Odası, meslek sorumluluğu sigortası, kullanıcının mensup olduğu meslek birliği, kamu yani devlet, eğitim etti mi beş kesişme noktası. Bu beş tane kesişme noktası içerisinde bir acun tasarlayıp sistemi tasarlamanız gerekecek. Örneğin bir ziraat ünitesini, sanayi-ziraat ünitesini nasıl yapacağınız veya serayı nasıl yapacağınız o tür ihtisas binalarını nasıl yapacağınız, bunlara ilişkin sistemi kurmanız da, eğitim meselesinin cevabının öncüllerini oluşturuyor.
Bunlara baktığımız zaman, ne tür eğitim vereceğimize de bir anlamda bakmış oluruz.
O yapının inşaatında görev alacak teknik eleman (mimar?) elli parametrelik bir bilgisayar programını nasıl kullanacağını bilecek, hangi bilgisayar programcısıyla, yazılımcısıyla işbirliği yapmasını gerektiğini bilecek, hangi meslek birliğiyle işbirliği yapması gerektiğini bilecek. O meslek birliğinin devletle veya yerel yönetimle olan ilişkisini bilecek. Bu arada biz Meslek Odası olarak inşaat sürecinin sistematiğini kuramasak bile en azından kavrayacağız. Bizim tek şansımız var, meslek sorumluğu sigortası mekanizmasını işletmek. Ancak o zaman, biz Meslek Odası olarak bir fonksiyon sahibi olabileceğiz. Demin anlattığım o matriks içersinde bu ögelere bakabilirsek, ne âlâ, bakamazsak eski usul yolumuza devam edelim.
Üretici ve tüketici ile ilişki kurma
Eğitimle ilgili program yapacaksak, ben çok somut bir şey söyleyeceğim.
Üretici ve tüketici birlikleriyle temasa geçelim. Örneğin çimento üreticileri, beton üreticileri, çelik üreticileri. Bunlarla öyle bir program yapalım ki, bunların ne tür bir teknik eleman kadrosu tasarladıkları, varsa öyle bir tasarıları, tespit etmeye çalışalım.
Şu ana kadar eğitim kurultaylarında bence somut sektöre pek fazla değinilmedi. Ben bugün bir Çimento Üretici Birliğiysem yahut Çelik Üreticileri Birliğiysem, nasıl bir yani nasıl bir teknik eleman görmek istiyorum? Böyle bir soruyu soralım.
Raşit Gökçeli
Haziran 2007
Kamunun yok olması
Bu programa bakınca, işyeri temsilcileriyle ilgili programa bakınca, kamu sektörünün ne durumda olduğunun çok belli olmadığını düşündüm. Nimet’in işaret ettiği çok önemli bir mesele vardı. Mesleğin uygulanma biçimi nitelik değiştiriyor, özellikle kamuda kamu sektörü bildiğimiz eski sektör değil. Artık yönetişim modeline dayalı başka bir örgütlenme biçimi var. Yönetişim biçiminde yasa ile kurulan görünürde birtakım kurumlar var, karar alıcı kurullar var, kamu adı etiketi altında da iş yapan kurumlar var. Bu kurumlarda kamudan bir iki temsilci oluyor bakanlıklardan, fakat esas ağırlık işveren temsilcilerine veriliyor. Yönetişim modelinin temel noktası bu. Dolayısıyla bu yeni durumla nasıl başa çıkacağız? Kamudakilerin eğitimi bizi niye ilgilendiriyor? Biz şimdi sadece sürekli mesleki gelişim uygulayabiliyoruz. “Eğer şu tür bir programı takip etmezseniz, büro tescil belgesi vermeyeceğiz” diyoruz. Ama kamudakileri ne kadar ilgilendiriyor bu durum?
Dolayısıyla, “bu kamudakileri ne kadar ilgilendiriyor?” diye bir soruna geldiğinizde, kamudakileri bence ilgilendiren şey, kamunun kendisinin yok olması. Bölgesel kalkınma ajansları, yerel yönetimlere birtakım yetkiler veriliyor, İhale Kurumdan tutun, başka kurumlara kadar, dünya kadar kurum, bu yönetişim modeline göre örgütleniyor.
Kamu sektörünün yeni yasal durumuna ilişkin bir düşünce oluşturmak lazım. Emre Hocanın dediği gibi, eğitimine mi ağırlık verilecek, yoksa başka konulara mı, özlük konularına mı ağırlık verilecek? Özlük konularına ağırlık verilecek diyorsak, Emre Hocanın söylediği şey yapılmayacak olursa, o zaman tekrar kendi meslek odamız tarihine yönelmemiz lazım. Esaslı bir biçimde politik olarak sorgulamamız gerekiyor bu yönetişim meselesini.
Birgül Ayman Güler Hocanın ele aldığı biçimde “bu yönetişim meselesini, biz “bir sivil toplum kuruluşu muyuz, yoksa bir demokratik kitle örgütü müyüz?” biçiminde bir perspektif içerisinde irdelememiz lazım. Vereceğimiz yanıt eğer biz demokratik kitle örgütü, sivil toplum kuruluşu değiliz ise, o zaman tekrar tarihimize yönelmemiz lazım ve Mimarlar Odası içerisinde yaşanmış olan teknik eleman kurultayları meselesine yeniden retrospektif bir bakış atmamız gerekir.
Teknik eleman kurultayları ne yapabildi ne yapamadı, hangi sonuçları elde etti, hangi sonuçları elde edemedi? Bunlara bakmamız lazım.
Bir diğer mesele de kamuda mimarlık hizmetleri sorununu sadece mimarlarla çözemeyeceğizdir, ancak yan disiplinlerle birlikte çözebileceğimizdir. İster Bölge Kalkınma Ajansı haline dönüşmüş olsun ister düpedüz yönetişim modelli bir ajans olsun, böylesi yapılarda çalışan insanlarla, değişik mühendislik formasyonlarına sahip olan insanlarla karşı karşıya kalacak isek, gerçek durum artık sadece bir başına mimarlarla muhatap olmadığımız şeklindedir.
Dolayısı ile Teknik Eleman Kurultayı tarihine bir göz atıp, meseleyi tekrar tartışmamız gerekecektir. Sorulardan biri şudur: Disiplinler arasındaki birlikteliği yeniden sağlayabilecek miyiz?
Meslek Odasının erozyona uğraması
Sadece bir kamu sektörü ve sadece özel bir sektör yok. Arada teşekkül etmiş olan yönetişim biçimi, bazı organizmalar var. Sadece kamu denilince kurtulamayız veya sadece özel denilince kurtulamayız.
Esas karşılaşacağımız sorunlar bence meslek odasının erozyona uğraması süreci ile ilgilidir. Değerlendirme uzmanları İşyeri uzmanları ve bu gibi birçok alan. Bu alanlardaki insanlar kamu da ya da özel sektörde diye incelenemezler. Bunlarla Odanın rabıtası koptu, ilişkisi koptu.
Artık meslek odası olarak bütün mimarları kapsamıyorsun, müşavirler bir tarafa kaçmış, işyeri güvenliği uzmanları bir tarafa kaçmış, değerlendirme uzmanları bir tarafa kaçmış. Yönetişim tipi organizmalar içerisinde yepyeni birlikler, yepyeni odalar kurulmuş.
Teknik elemanlar kurultayında, çok geniş bir biçimde, klasik teoriye uygun olarak nitelikli teknik eleman, nitelikli çalışanların topyekun birlikteliği gibi klasik bir şemaya yaslanan bir bakış açısı vardı. Oysa günümüzde daha farklı bir hadise var. Bu bizi yeni bir iş organizasyonu değerlendirmesine yöneltmeli. Üzerinde kafa yormamız gereken konu budur.
Kapitalizmin bugünkü vardığı aşamada değişik iş organizasyonu değişik kategoriler ortaya çıkartıyor. Bu kategoriler şimdiye kadar alışageldiğimiz kategoriler değil ve biz bunlara otuz beş sene önceki gibi sadece bir teknik eleman kurultayı yapalım, platform yapalım şeklinde yaklaşamayız.
Disiplinler arası ittifak sorunu ve eğitim
Eğer eğitimi tartışacaksak, bence konu şu: Hem Odanın asli işlevleri ayağının altında kaydı, hem de akademinin işlevleri, akademinin ayağının altından kaymakta. Bir kere bu tespiti yapmak gerek.
İşlevler nasıl kaydı? Diyelim ki, Sermaye Piyasası Kurulu bugün ne yapıyor? Gayrimenkul Değerlendirme Uzmanlığıyla ilgili dört dörtlük eğitim veriyor. Burada yüz tane adam sınava giriyor, dört kişi bu sınavı kazanabiliyor. Bu dört kişinin de içinde mimar var mı, yok mu, o da biraz meçhul. Eskiden mesleğimize ait, bizim diyebildiğimiz bir alan, bilirkişilik alanını kaybettik gitti. Herhalde üniversitelerde de bu konuların dersleri mevcuttu. Yetki oysa artık SPK’da. Üniversitenin alanı kaydı, Mimarlar Odasının alanı kaydı.
Meslek Odası olarak sabah akşam, Danıştaya, İdare Mahkemelerine, dinamik hukuka aykırı, saçma sapan davalar açacağımıza, eğitim ile ilgili meselelerin esaslarını saptayıp, o konularda meslek odası olarak veya akademi olarak ne yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz.
Bizim elimizden geçen elemanları yahut bizim üyemiz olan elemanları bu konularda nasıl forme edebiliriz, nasıl eğitebiliriz, nasıl teknik olarak mücehhez kılabiliriz, yetkili kılabiliriz, yetkin kılabiliriz? Onu tartışmamız lazım. Bence ana problem bu, eğitimi tartışacaksak, bunun tespitini yapıp, bir kere bunların üzerine varmamız lazım.
Bu konuların üzerine de varırken, bizim kimlerle ittifak kuracağımızı tartışmalıyız. Tek başına mimarlar olarak mı mücadele edeceğiz?
“Mimarlar dünyaya bedeldir, mimarlar dışındaki disiplinler mimarlara düşmandır” mantığı yerine, yandaş disiplinleri bir arada, nasıl bir araya getirebiliriz? Onu düşünmeliyiz.
Bütün mühendislik hizmetlerini böylesi bir perspektif içinde nasıl örgütleyebiliriz, ona çaba sarfetmek gerek.
Yapı üretiminde ilişkiler matriksi
Nasıl bir yerden nasıl bir yere gidiyoruz? Eskiden ne vardı? Bir tarafta devlet vardı, bir tarafta yönetici vardı. Yönetici gidiyordu, binayı yapıyordu, devletle de bir şeklide ister köy muhtarı olsun, ister kim olursa olsun işi bitiyordu. Şimdi, iş böyle değil. Bir tarafta meslek birliği olacak, bir tarafta devlet olacak, bir tarafta yürütücü olacak, bir tarafta eğitim olacak. Yani, şöyle bir ilişkiler matriksinin noktalarını, kesişme noktalarını kafamda tasarlamaya çalışıyorum. Bir tarafta da meslek odası ve mesleki sorumluluk sigortası olacak. Meslek Odası, meslek sorumluluğu sigortası, kullanıcının mensup olduğu meslek birliği, kamu yani devlet, eğitim etti mi beş kesişme noktası. Bu beş tane kesişme noktası içerisinde bir acun tasarlayıp sistemi tasarlamanız gerekecek. Örneğin bir ziraat ünitesini, sanayi-ziraat ünitesini nasıl yapacağınız veya serayı nasıl yapacağınız o tür ihtisas binalarını nasıl yapacağınız, bunlara ilişkin sistemi kurmanız da, eğitim meselesinin cevabının öncüllerini oluşturuyor.
Bunlara baktığımız zaman, ne tür eğitim vereceğimize de bir anlamda bakmış oluruz.
O yapının inşaatında görev alacak teknik eleman (mimar?) elli parametrelik bir bilgisayar programını nasıl kullanacağını bilecek, hangi bilgisayar programcısıyla, yazılımcısıyla işbirliği yapmasını gerektiğini bilecek, hangi meslek birliğiyle işbirliği yapması gerektiğini bilecek. O meslek birliğinin devletle veya yerel yönetimle olan ilişkisini bilecek. Bu arada biz Meslek Odası olarak inşaat sürecinin sistematiğini kuramasak bile en azından kavrayacağız. Bizim tek şansımız var, meslek sorumluğu sigortası mekanizmasını işletmek. Ancak o zaman, biz Meslek Odası olarak bir fonksiyon sahibi olabileceğiz. Demin anlattığım o matriks içersinde bu ögelere bakabilirsek, ne âlâ, bakamazsak eski usul yolumuza devam edelim.
Üretici ve tüketici ile ilişki kurma
Eğitimle ilgili program yapacaksak, ben çok somut bir şey söyleyeceğim.
Üretici ve tüketici birlikleriyle temasa geçelim. Örneğin çimento üreticileri, beton üreticileri, çelik üreticileri. Bunlarla öyle bir program yapalım ki, bunların ne tür bir teknik eleman kadrosu tasarladıkları, varsa öyle bir tasarıları, tespit etmeye çalışalım.
Şu ana kadar eğitim kurultaylarında bence somut sektöre pek fazla değinilmedi. Ben bugün bir Çimento Üretici Birliğiysem yahut Çelik Üreticileri Birliğiysem, nasıl bir yani nasıl bir teknik eleman görmek istiyorum? Böyle bir soruyu soralım.
Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu Kanun Tasarısı - Görüş
Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu Kanun Tasarısı
İle İlgili Görüş
Raşit Gökçeli
Temmuz 2005
Yasanın İçeriği ve Anlamı
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanarak Başbakanlığa gönderilen Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu Kanun Tasarısı, “Ulusal ve Uluslararası meslek standartlarını temel alarak teknik ve mesleki alanlarda ulusal yeterliliklerin esaslarını belirlemek, bu yeterlilikleri kazandıracak eğitim kurumların ve programlarını akredite etmek, akreditasyon, denetim, ölçme, değerlendirme, belgelendirme ve sertifikalandırmaya ilişkin faaliyetleri yürütmek suretiyle teknik ve mesleki eğitim ve öğretimin seviyesini yükseltmek ve bunun için gerekli ulusal yeterlilik sistemini kurmak ve işletmek üzere” tasarlanmış, bu amaçla kurulması düşünülen Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu’nun, Avrupa Topluluğu ile bütünleşme süreci içerisinde önemli bir işlev yürüteceği varsayılmaktadır.
Yasa ayrıca 2005 yılında yürürlüğe giren GATS anlaşmaları ile de yakından ilgilidir. Bilindiği gibi Türkiye, GATS anlaşmaları çerçevesinde yedi temel meslek (içlerinde mimarlık ve tıp da bulunan) ile ilgili düzenlemeler ayrıntılı bir biçimde düzenlemekte iken ayrıca sayıları birkaç yüzü bulan birçok mesleğin ya da teknik disiplinin uluslar arası standartlar ile uyumlu içime getirilmesi yükümlülüğü içerisine girmiştir.
Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu (UMYK) Yasası bu işlevi yerine getirmek üzere tasarlanmış bulunmaktadır.
Bu yasanın yürürlüğe girmesi ile de MEGEP (Mesleki Eğitim ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi) ile sürdürülen çalışmalar 30.09.2007 tarihine kadar sürdürülmekle birlikte MEGEP, sorumluluklarını ve kaynaklarını aşamalı olarak UMYK’ya devredecektir. MEGEP’in ise Mili Eğitim Bakanlığı koordinasyonunda Avrupa Birliği’nin hibe katkıları ile yürütüldüğünü UMYK yasası’nın geçici 2. maddesinden anlamaktayız.
Yasanın Genel Gerekçesinde : “Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile diğer gelişmiş ülkelerdeki mesleki yeterlilik sistemleri incelendiğinde; çalışma hayatı ve eğitim kesimi arasında işlevsel bağın kurulmasında meslek standartları, sınav ve belgelendirme sisteminin önemli bir araç olarak kullanıldığı ve mesleki yeterliliğe ilişkin hizmetlerin ürün standartlarını belirleyen kuruluşlardan ayrık olarak, devlet, işçi, ve işveren kesimlerinin katılımı ile oluşturulan özerk kurumlar tarafından yürütüldüğü görülmektedir.” denilmektedir.
Buradan da görüldüğü üzere Avrupa Birliği ile yürütülen bütünleşme çabaları içerisinde önemli bir yer tutan yönetişim (governance) ilkesi yasanın genel gerekçesi içerisinde açıkça yer almaktadır.
Yine bu noktada yasa genel gerekçesi içerisinde yer alan :
“İngiltere : QCA (Qualifications and Curriculum Authority);
Almanya: BIBB (Federal Institute for Vocational Training);
ABD: NSSB (National Skill Standarts Board);
Japonya: Merkezi İnsan Kaynakları Geliştirme Konseyi
Avustralya: IBW (Institute for Educational Research and Economy;
Fransa : INFFI (Centre pour le development de l’information sur la formation permanante);
Hollanda: COLO (Central Institute for national Vocational Bodies,
Örneklerinin ayrıntılı olarak ileride incelenmesi gereği ortaya çıkmaktadır.
Yasanın Temel Yapısı
Yasa “özel hukuk hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali özerkliğe sahip ve özel bütçeli” bir kuruluşun yine özel bir kanuna dayalı olarak oluşturulması sistematiği içerisinde ele alınmıştır.
Kurum görev ve yetkileri son derece geniş tutulmuştur.
Bu görev ve yetkiler :
-Mesleki yeterlilik sistemleri ile ilgili her türlü politika, plan, düzenleme
-Meslek standartlarını belirlemek, bu standartları belirleyici kurumları tespit etmek,
-YÖK ile bu alanda her türlü işbirliği yapmak,
-Teknik ve mesleki alanlarda ulusal yeterliliklerin esaslarını belirlemek,
-Ulusal ve mesleki yeterlilikler alanındaki eğitim ve öğretim kurumlarının programlarını akredite etmek veya edecek kurumları belirlemek,
-Yeterliğini belgelendirmek isteyenlerin sınavlarını yapmak, sertifikalarını vermek,
-Sınav ve belgelendirme sistemini yürütmek,
-Türkiye’de çalışmak isteyen yabancıların sahip oldukları mesleki yeterlilik sertifikalarının denkliğini belirlemek ve yurt dışında çalışmak isteyenlerin sertifikalarını onaylamak,
-Ulusal Mesleki Yeterlilik standartlarını dünyadaki ve teknolojideki gelişmelere uygun olarak geliştirmek, yeterlilik standartlarını yükseltmek ve uluslar arası alanda tanınmalarını sağlamak,
-Yaşam boyu öğrenmeyi teşvik emek ve desteklemek,
-Mesleki alan ve sektörler arasındaki yatay ve dikey geçişler için gerekli yeterlilikleri belirlemek,
-Diğer ülkelerdeki benzer kurum ve kuruluşlarla her türlü ilişkide bulunmak,
-Faaliyet alanına giren her türlü çalışmayı yapmak,
olarak belirlenmektedir.
Bu yetki ve görevler eğitim, işgücü planlaması, GATS anlaşmaları dolayısı ile ve Avrupa Topluluğu ile oluşacak ilişkiler çerçevesinde işgücünün dolaşımı, işgücünün mesleki ve teknik kriterlerinin belirlenmesi, her türlü yeterlilik ve akreditasyon kriterlerinin tespiti, sürekli eğitim ve benzeri mesleğimizi ve TMMOB’yi ilgilendiren birçok alanda kurumu birinci derecede yetkili kılmaktadır.,
UMYK’nın yetkilerinin ve bunları uygulama olanaklarının genişliği hakkında fikir sahibi olmak için yasanın beşinci bölümündeki “Gelirler, Giderler Bütçe ve Denetim” maddelerine bakmakta yarar vardır.
Gelirler şöyle sıralanmaktadır:
a-Genel Kurul üyesi kamu kurum ve kuruluşlarının ödeyeceği (a) ve (b) grubu üyelikler için miktarları bütçe kanunu ile belirlenecek aidatlar.
b-Kamu kurum ve kuruluşları dışındaki üyelerin, kamu kurum ve kuruluşları ile aynı miktarda ödeyeceği aidatlar,
c-Kurumun ulusal ve uluslararası düzeyde gerçek ya da tüzel kişilere vereceği hizmetler karşılığında alınacak ücretler,
d-Kurumun, sınav ve belgelendirme çalışmalarında bulunmak üzere onayladığı kurum veya kuruluşlardan alınacak ücretler,
e-Yayın, telif hakları, marka ve lisanslardan alınacak ücretler,
f-Ulusal ve uluslar arası kaynaklardan alınan her türlü yardım ve bağışlar ile diğer gelirler,
g-Kurum gelirlerinin değerlendirilmesinden elde edilen gelirler.
Konunun tam olarak kavranması için UMYK Yönetim Kurulu ile Sektör Komiteleri hakkında da bilgi sahibi olmak gerekmektedir.
Yönetim Kurulu :
a) ve (b) tipi üyelerden oluşmakta olan genel Kurul üyeleri arasından ve (a) grubu üyesi her kurumdan birer temsilci ile (b) grubunda yer alan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, üyeleri arasından seçeceği iki temsilciden oluşur.
Bu ifade Yönetim Kurulu sekiz tane a tipi üye grubunun on yedi üyesi ile on dokuz adet b tipi üyenin aralarından seçeceği iki üyeden yani on dokuz üyeden oluşacağı izlenimi vermektedir. Bir diğer ihtimal (daha zayıf olanı) ise 17 üye artı 19x2=38 yani 38+17= 55 üye den oluşacağıdır.
A grubu üyeler :
Milli Eğitim Bakanlığı. 2 üye
Çalışma ve sosyal Güvenlik Bakanlığı : 2 üye
Yüksek Öğretim Kurulu : 2 üye
Türkiye İş Kurumu: 1 üye
İşçi Konfederasyonları : 1 üye
İşveren Konfederasyonları: 1 üye
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği: 4 üye
Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konf: 4 üye
Sektör Komiteleri:
Madde 14: “Ulusal meslek standartlarını hazırlamak veya kurum dışında yetkili kurumlara hazırlattırılan (bu ifadede bir yasa metninde bulunması gereken yeterli belirginlik mevcut değil. rg) standartların ulusal meslek standardı olarak kabul edilebilmesi için gerekli incelemeyi yaparak Kurulun onayına sunmak üzere sektör komiteleri kurulur. Sektör komiteleri Bakanlık, (Çalışma Bakanlığı, rg.) Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurulu, meslekle ilgili diğer bakanlıklar, işçi ve işveren kuruluşları, meslek kuruluşları ve kurumun birer temsilcisinden oluşur.
Buradaki yapı Genel Kurul ile özdeşlik taşımaktadır.
Yasanın Yorumlanması
Yasa önümüzdeki günlerde Türkiye’nin gerek GATS anlaşmaları gerekse Avrupa Birliği müktesebatı ile ilgili yaşanacak olan ve genel anlamda nitelikli işgücünün statüsü, bu işgücünün serbest dolaşımı, nitelikli işgücünün akreditasyonu, sertifikalandırılması, bu amaçla eğitim ve öğretim alanında yer alacak tüm düzenlemeleri curriculumları sınav ve belgelendirme düzenini, sürekli eğitim, ve her türlü meslek grubu ile ilgili değerlendirme ve sicil işlemlerinde meslek kuruluşlarının izleyecekleri yöntemleri
Kısacası nitelikli işgücü ile ve bu işgücünü kullanacak olan sektörler ile ilgili birincil öneme sahip düzenlemeler getirmektedir.
Yasa ilk bakışta YÖK ve ÖSYM’nin yetkilerini kısıtlanması amacını taşıyan kısa, basit politik öngörüler ve amaçlar izlendiği izlenimini doğmakta ise de durumun bundan çok daha kapsamlı bir yeniden yapılanma ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Çalışma hayatı ile ilgili ve doğrudan GATS anlaşmalarından, Avrupa Birliği müktesebatından, dahası Küreselleşme ile ilgili fundamental yapısal değişimlerden kaynaklanan yeni bir model önerisi ile karşı karşıya bulunduğumuz gerçektir.
Küreselleşen dünya düzeninde her türlü nitelikli emek artık dünya ölçeğinde geçerli olan ve eşdeğer olan kriterlere bağlanmaktadır.
Bu aşamada sorulacak sorular şunlardır:
-Eğer meslekler çeşitli uluslar arası standartlara göre akredite edilecek ve sertifikalandırılacak ise;
a-Meslek erbabının (nitelikli emeğin) çeşitli ülkelerdeki dolaşım hakkı aynen sermaye ve mal dolaşımında olduğu gibi serbest olacak mıdır?
b-Meslek erbabının (nitelikli emeğin) ücret standardı olacak mıdır? Başka bir deyiş ile deregülasyon ve esnek üretim dolayısı ile yaşanan ülkeler arası ülke içi eşitsizlikler giderilecek midir?
Bu alanda emeğin Avrupa’sı, Küreselleşme hareketleri, “Corporate Watch” gibi küreselleşme hareketlerinin çaba ve önerileri dikkatle izlenmelidir.
Yönetim Kurulu’nun Temsiliyeti ve Sektör Komiteleri ve Klasik ve Teknik Eğitim açısından
Bir yönetişim modeli olarak sunulan UMYK yasasının gerçekte kamusal alanı temsiliyet özelikleri dolayısı ile daralttığı, YÖK ve ÖSYM gibi yılların deneyimi ile faaliyet gösteren kurumların yetki alanına girdiği, yönetmeliklere çok fazla (sektörel komiteler) yasama alanında yer alması gereken temel nitelikte yetkiler transfer ettiği böylelikle yasal normlar hiyerarşi yapısını zedelediği açısından teknik eleştiriye tabi tutulabilir.
Ayrıca sürekli eğitim, mesleklerin özellikleri, nitelikleri, sertifikalandırmaları, akreditasyonları ile ilgili olarak meslek odaları ve üniversitelerin yetki alanını daraltan bir kurumlaşma ile karşı karşıya bulunulduğu, bu kurumda üniversiteler ile meslek odalarının ağırlıkları gereğince temsil edilmediklerini vurgulamak gerekmektedir.
Bunun yanı sıra önümüzdeki dönemde yabancı emeğin ülkemize girişi yerli emeğin yurt dışında iş bulma olanakları açısından gerektiği Avrupa Birliği ve benzeri hukuki oluşumlardan talep edilmesi gereken derogasyonlarla ilgili düzenlemelerin yasa içerisinde açıkça zikredilmelerin de uygun olacağının altı, yasa metni içerisinde net bir biçimde çizilmelidir.
Son söz : Yasanın Model Olma Özelliği
UMYK Yasası ‘nın kanımca en önemli özelliği içeriğinin yanı sıra düzenlenme mantığı ve yapısı ile bir “model yasa” olmasıdır.
UMYK yasası Bakanlıkları, Bürokrasiyi, İşveren, İşçi, Esnaf ve Meslek Örgütleri, Eğitim sektörünü, üretim, finans alanlarındaki sektörleri ve ilgili kurumları karar verici organlarda ve özel bir yasanın şemsiyesi altında ve idari ve mali özerklikle donatarak temsiliyet açısından ileri bir aşamayı şeffaflık açısından olumlu bir ilerlemeyi hayata geçirmekle birlikte tüketici örgütlerinin yapılanmada yer almaması eleştiri konusu olmalı, ayrıca emek ve nitelikli emek kesiminin göreceli zayıf temsiliyeti de eleştirilmelidir.
UMYK yasasının diğer uğraşı alanlarımızda yer alan Stratejik Planlama, Yapı, İmar Planlama, Konut finansmanı yasaları, Kamu İhale Kurumu, Belediyeler, Büyük Kent Belediyeleri, Özel İdareler, Yapı Denetimi, Malzeme standartları, kamu finansmanı ve daha birçok alanda çıkartılmakta olan veya çıkartılmış yasalar sistematiği içerisinde kendisine işlevsel bir alan açan tasarlanışı açısından mevcut devlet yapısı içerisinde yol açtığı değişiklikler açısından (yönetişim modeli) “model” bir hukuk uygulaması olduğunu, gelecekte bu yasanın yapısına benzer başka yasa önerileri ile tanışacağımızı göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
İle İlgili Görüş
Raşit Gökçeli
Temmuz 2005
Yasanın İçeriği ve Anlamı
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanarak Başbakanlığa gönderilen Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu Kanun Tasarısı, “Ulusal ve Uluslararası meslek standartlarını temel alarak teknik ve mesleki alanlarda ulusal yeterliliklerin esaslarını belirlemek, bu yeterlilikleri kazandıracak eğitim kurumların ve programlarını akredite etmek, akreditasyon, denetim, ölçme, değerlendirme, belgelendirme ve sertifikalandırmaya ilişkin faaliyetleri yürütmek suretiyle teknik ve mesleki eğitim ve öğretimin seviyesini yükseltmek ve bunun için gerekli ulusal yeterlilik sistemini kurmak ve işletmek üzere” tasarlanmış, bu amaçla kurulması düşünülen Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu’nun, Avrupa Topluluğu ile bütünleşme süreci içerisinde önemli bir işlev yürüteceği varsayılmaktadır.
Yasa ayrıca 2005 yılında yürürlüğe giren GATS anlaşmaları ile de yakından ilgilidir. Bilindiği gibi Türkiye, GATS anlaşmaları çerçevesinde yedi temel meslek (içlerinde mimarlık ve tıp da bulunan) ile ilgili düzenlemeler ayrıntılı bir biçimde düzenlemekte iken ayrıca sayıları birkaç yüzü bulan birçok mesleğin ya da teknik disiplinin uluslar arası standartlar ile uyumlu içime getirilmesi yükümlülüğü içerisine girmiştir.
Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu (UMYK) Yasası bu işlevi yerine getirmek üzere tasarlanmış bulunmaktadır.
Bu yasanın yürürlüğe girmesi ile de MEGEP (Mesleki Eğitim ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi) ile sürdürülen çalışmalar 30.09.2007 tarihine kadar sürdürülmekle birlikte MEGEP, sorumluluklarını ve kaynaklarını aşamalı olarak UMYK’ya devredecektir. MEGEP’in ise Mili Eğitim Bakanlığı koordinasyonunda Avrupa Birliği’nin hibe katkıları ile yürütüldüğünü UMYK yasası’nın geçici 2. maddesinden anlamaktayız.
Yasanın Genel Gerekçesinde : “Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile diğer gelişmiş ülkelerdeki mesleki yeterlilik sistemleri incelendiğinde; çalışma hayatı ve eğitim kesimi arasında işlevsel bağın kurulmasında meslek standartları, sınav ve belgelendirme sisteminin önemli bir araç olarak kullanıldığı ve mesleki yeterliliğe ilişkin hizmetlerin ürün standartlarını belirleyen kuruluşlardan ayrık olarak, devlet, işçi, ve işveren kesimlerinin katılımı ile oluşturulan özerk kurumlar tarafından yürütüldüğü görülmektedir.” denilmektedir.
Buradan da görüldüğü üzere Avrupa Birliği ile yürütülen bütünleşme çabaları içerisinde önemli bir yer tutan yönetişim (governance) ilkesi yasanın genel gerekçesi içerisinde açıkça yer almaktadır.
Yine bu noktada yasa genel gerekçesi içerisinde yer alan :
“İngiltere : QCA (Qualifications and Curriculum Authority);
Almanya: BIBB (Federal Institute for Vocational Training);
ABD: NSSB (National Skill Standarts Board);
Japonya: Merkezi İnsan Kaynakları Geliştirme Konseyi
Avustralya: IBW (Institute for Educational Research and Economy;
Fransa : INFFI (Centre pour le development de l’information sur la formation permanante);
Hollanda: COLO (Central Institute for national Vocational Bodies,
Örneklerinin ayrıntılı olarak ileride incelenmesi gereği ortaya çıkmaktadır.
Yasanın Temel Yapısı
Yasa “özel hukuk hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali özerkliğe sahip ve özel bütçeli” bir kuruluşun yine özel bir kanuna dayalı olarak oluşturulması sistematiği içerisinde ele alınmıştır.
Kurum görev ve yetkileri son derece geniş tutulmuştur.
Bu görev ve yetkiler :
-Mesleki yeterlilik sistemleri ile ilgili her türlü politika, plan, düzenleme
-Meslek standartlarını belirlemek, bu standartları belirleyici kurumları tespit etmek,
-YÖK ile bu alanda her türlü işbirliği yapmak,
-Teknik ve mesleki alanlarda ulusal yeterliliklerin esaslarını belirlemek,
-Ulusal ve mesleki yeterlilikler alanındaki eğitim ve öğretim kurumlarının programlarını akredite etmek veya edecek kurumları belirlemek,
-Yeterliğini belgelendirmek isteyenlerin sınavlarını yapmak, sertifikalarını vermek,
-Sınav ve belgelendirme sistemini yürütmek,
-Türkiye’de çalışmak isteyen yabancıların sahip oldukları mesleki yeterlilik sertifikalarının denkliğini belirlemek ve yurt dışında çalışmak isteyenlerin sertifikalarını onaylamak,
-Ulusal Mesleki Yeterlilik standartlarını dünyadaki ve teknolojideki gelişmelere uygun olarak geliştirmek, yeterlilik standartlarını yükseltmek ve uluslar arası alanda tanınmalarını sağlamak,
-Yaşam boyu öğrenmeyi teşvik emek ve desteklemek,
-Mesleki alan ve sektörler arasındaki yatay ve dikey geçişler için gerekli yeterlilikleri belirlemek,
-Diğer ülkelerdeki benzer kurum ve kuruluşlarla her türlü ilişkide bulunmak,
-Faaliyet alanına giren her türlü çalışmayı yapmak,
olarak belirlenmektedir.
Bu yetki ve görevler eğitim, işgücü planlaması, GATS anlaşmaları dolayısı ile ve Avrupa Topluluğu ile oluşacak ilişkiler çerçevesinde işgücünün dolaşımı, işgücünün mesleki ve teknik kriterlerinin belirlenmesi, her türlü yeterlilik ve akreditasyon kriterlerinin tespiti, sürekli eğitim ve benzeri mesleğimizi ve TMMOB’yi ilgilendiren birçok alanda kurumu birinci derecede yetkili kılmaktadır.,
UMYK’nın yetkilerinin ve bunları uygulama olanaklarının genişliği hakkında fikir sahibi olmak için yasanın beşinci bölümündeki “Gelirler, Giderler Bütçe ve Denetim” maddelerine bakmakta yarar vardır.
Gelirler şöyle sıralanmaktadır:
a-Genel Kurul üyesi kamu kurum ve kuruluşlarının ödeyeceği (a) ve (b) grubu üyelikler için miktarları bütçe kanunu ile belirlenecek aidatlar.
b-Kamu kurum ve kuruluşları dışındaki üyelerin, kamu kurum ve kuruluşları ile aynı miktarda ödeyeceği aidatlar,
c-Kurumun ulusal ve uluslararası düzeyde gerçek ya da tüzel kişilere vereceği hizmetler karşılığında alınacak ücretler,
d-Kurumun, sınav ve belgelendirme çalışmalarında bulunmak üzere onayladığı kurum veya kuruluşlardan alınacak ücretler,
e-Yayın, telif hakları, marka ve lisanslardan alınacak ücretler,
f-Ulusal ve uluslar arası kaynaklardan alınan her türlü yardım ve bağışlar ile diğer gelirler,
g-Kurum gelirlerinin değerlendirilmesinden elde edilen gelirler.
Konunun tam olarak kavranması için UMYK Yönetim Kurulu ile Sektör Komiteleri hakkında da bilgi sahibi olmak gerekmektedir.
Yönetim Kurulu :
a) ve (b) tipi üyelerden oluşmakta olan genel Kurul üyeleri arasından ve (a) grubu üyesi her kurumdan birer temsilci ile (b) grubunda yer alan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, üyeleri arasından seçeceği iki temsilciden oluşur.
Bu ifade Yönetim Kurulu sekiz tane a tipi üye grubunun on yedi üyesi ile on dokuz adet b tipi üyenin aralarından seçeceği iki üyeden yani on dokuz üyeden oluşacağı izlenimi vermektedir. Bir diğer ihtimal (daha zayıf olanı) ise 17 üye artı 19x2=38 yani 38+17= 55 üye den oluşacağıdır.
A grubu üyeler :
Milli Eğitim Bakanlığı. 2 üye
Çalışma ve sosyal Güvenlik Bakanlığı : 2 üye
Yüksek Öğretim Kurulu : 2 üye
Türkiye İş Kurumu: 1 üye
İşçi Konfederasyonları : 1 üye
İşveren Konfederasyonları: 1 üye
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği: 4 üye
Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konf: 4 üye
Sektör Komiteleri:
Madde 14: “Ulusal meslek standartlarını hazırlamak veya kurum dışında yetkili kurumlara hazırlattırılan (bu ifadede bir yasa metninde bulunması gereken yeterli belirginlik mevcut değil. rg) standartların ulusal meslek standardı olarak kabul edilebilmesi için gerekli incelemeyi yaparak Kurulun onayına sunmak üzere sektör komiteleri kurulur. Sektör komiteleri Bakanlık, (Çalışma Bakanlığı, rg.) Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurulu, meslekle ilgili diğer bakanlıklar, işçi ve işveren kuruluşları, meslek kuruluşları ve kurumun birer temsilcisinden oluşur.
Buradaki yapı Genel Kurul ile özdeşlik taşımaktadır.
Yasanın Yorumlanması
Yasa önümüzdeki günlerde Türkiye’nin gerek GATS anlaşmaları gerekse Avrupa Birliği müktesebatı ile ilgili yaşanacak olan ve genel anlamda nitelikli işgücünün statüsü, bu işgücünün serbest dolaşımı, nitelikli işgücünün akreditasyonu, sertifikalandırılması, bu amaçla eğitim ve öğretim alanında yer alacak tüm düzenlemeleri curriculumları sınav ve belgelendirme düzenini, sürekli eğitim, ve her türlü meslek grubu ile ilgili değerlendirme ve sicil işlemlerinde meslek kuruluşlarının izleyecekleri yöntemleri
Kısacası nitelikli işgücü ile ve bu işgücünü kullanacak olan sektörler ile ilgili birincil öneme sahip düzenlemeler getirmektedir.
Yasa ilk bakışta YÖK ve ÖSYM’nin yetkilerini kısıtlanması amacını taşıyan kısa, basit politik öngörüler ve amaçlar izlendiği izlenimini doğmakta ise de durumun bundan çok daha kapsamlı bir yeniden yapılanma ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Çalışma hayatı ile ilgili ve doğrudan GATS anlaşmalarından, Avrupa Birliği müktesebatından, dahası Küreselleşme ile ilgili fundamental yapısal değişimlerden kaynaklanan yeni bir model önerisi ile karşı karşıya bulunduğumuz gerçektir.
Küreselleşen dünya düzeninde her türlü nitelikli emek artık dünya ölçeğinde geçerli olan ve eşdeğer olan kriterlere bağlanmaktadır.
Bu aşamada sorulacak sorular şunlardır:
-Eğer meslekler çeşitli uluslar arası standartlara göre akredite edilecek ve sertifikalandırılacak ise;
a-Meslek erbabının (nitelikli emeğin) çeşitli ülkelerdeki dolaşım hakkı aynen sermaye ve mal dolaşımında olduğu gibi serbest olacak mıdır?
b-Meslek erbabının (nitelikli emeğin) ücret standardı olacak mıdır? Başka bir deyiş ile deregülasyon ve esnek üretim dolayısı ile yaşanan ülkeler arası ülke içi eşitsizlikler giderilecek midir?
Bu alanda emeğin Avrupa’sı, Küreselleşme hareketleri, “Corporate Watch” gibi küreselleşme hareketlerinin çaba ve önerileri dikkatle izlenmelidir.
Yönetim Kurulu’nun Temsiliyeti ve Sektör Komiteleri ve Klasik ve Teknik Eğitim açısından
Bir yönetişim modeli olarak sunulan UMYK yasasının gerçekte kamusal alanı temsiliyet özelikleri dolayısı ile daralttığı, YÖK ve ÖSYM gibi yılların deneyimi ile faaliyet gösteren kurumların yetki alanına girdiği, yönetmeliklere çok fazla (sektörel komiteler) yasama alanında yer alması gereken temel nitelikte yetkiler transfer ettiği böylelikle yasal normlar hiyerarşi yapısını zedelediği açısından teknik eleştiriye tabi tutulabilir.
Ayrıca sürekli eğitim, mesleklerin özellikleri, nitelikleri, sertifikalandırmaları, akreditasyonları ile ilgili olarak meslek odaları ve üniversitelerin yetki alanını daraltan bir kurumlaşma ile karşı karşıya bulunulduğu, bu kurumda üniversiteler ile meslek odalarının ağırlıkları gereğince temsil edilmediklerini vurgulamak gerekmektedir.
Bunun yanı sıra önümüzdeki dönemde yabancı emeğin ülkemize girişi yerli emeğin yurt dışında iş bulma olanakları açısından gerektiği Avrupa Birliği ve benzeri hukuki oluşumlardan talep edilmesi gereken derogasyonlarla ilgili düzenlemelerin yasa içerisinde açıkça zikredilmelerin de uygun olacağının altı, yasa metni içerisinde net bir biçimde çizilmelidir.
Son söz : Yasanın Model Olma Özelliği
UMYK Yasası ‘nın kanımca en önemli özelliği içeriğinin yanı sıra düzenlenme mantığı ve yapısı ile bir “model yasa” olmasıdır.
UMYK yasası Bakanlıkları, Bürokrasiyi, İşveren, İşçi, Esnaf ve Meslek Örgütleri, Eğitim sektörünü, üretim, finans alanlarındaki sektörleri ve ilgili kurumları karar verici organlarda ve özel bir yasanın şemsiyesi altında ve idari ve mali özerklikle donatarak temsiliyet açısından ileri bir aşamayı şeffaflık açısından olumlu bir ilerlemeyi hayata geçirmekle birlikte tüketici örgütlerinin yapılanmada yer almaması eleştiri konusu olmalı, ayrıca emek ve nitelikli emek kesiminin göreceli zayıf temsiliyeti de eleştirilmelidir.
UMYK yasasının diğer uğraşı alanlarımızda yer alan Stratejik Planlama, Yapı, İmar Planlama, Konut finansmanı yasaları, Kamu İhale Kurumu, Belediyeler, Büyük Kent Belediyeleri, Özel İdareler, Yapı Denetimi, Malzeme standartları, kamu finansmanı ve daha birçok alanda çıkartılmakta olan veya çıkartılmış yasalar sistematiği içerisinde kendisine işlevsel bir alan açan tasarlanışı açısından mevcut devlet yapısı içerisinde yol açtığı değişiklikler açısından (yönetişim modeli) “model” bir hukuk uygulaması olduğunu, gelecekte bu yasanın yapısına benzer başka yasa önerileri ile tanışacağımızı göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
13 Ekim 2007 Cumartesi
Öteki Ben'e Bakış
Öteki Ben’e Bakış
Nehirler Denize Kavuştuğunda
Boğaza Dair Hikâyât
Vecdi Çıracıoğlu, Öyküler, İthaki Yayınları, 1. baskı, ocak 2003, 121 s.
Raşit Gökçeli
Ocak 2003
“Kara Büyülü Uyku” ve “Cimri Kirpi” romanları ile tanıdığımız Vecdi Çıracıoğlu’nun on sekiz öyküden oluşan öykü kitabı, “Nehirler Denize Kavuştuğunda”, İthaki Yayınları’nın “Türkçe Edebiyat” dizisi kitapları arasından yayınlandı.
Çıracıoğlu’nun romanlarından alışageldiğimiz özgün anlatısı kısa öykülerinde de karşımıza çıkıyor. “Kara Büyülü Uyku” ve “Cimri Kirpi” romanlarında entrika ve temanın kendine has bir zaman-uzay geometrisi boyutunda özgün bir yazı biçemi içerisinde ete kemiğe bürünmesi, tiplemelerin sadece insan biçiminde değil, fakat anlatıda yer alan kimi zaman toplumsal konjonktürlerin kimi zaman ise teknolojik süreçlerin roman kahramanı niteliği kazandırılarak okuyucuya sunulmaları, Çıracıoğlu anlatısının oylumlu bir zenginlik kazanmasına yol açıyordu. Bu anlatının şiirsel imgeler ve derin bir araştırma ürünü olan zengin bir sözcük dağarcığı ile zenginleştirilmesi Çıracıoğlu’nun okuruna nitelikli ve uzun soluklu bir edebiyat macerası yaşatacağının göstergesi olmuştu.
“Aykırı”ya Yeniden Bakabilmek
“Nehirler Denize Kavuştuğunda” içerisinde yer alan on sekiz öykü, Çıracıoğlu’nun alışageldiğimiz anlatı özelliklerini taşımakla birlikte okuyucuya yeni bir dünya sunmaktadır. Bu dünya, toplumun içinde yer almakla birlikte yeterince önem vermediğimiz fakat öngöremeyeceğimiz kadar bize, kendimize ait olan, yaşantımızın içine girdiği ölçüde dikkatimizden kaçan, ancak yine de benliğimizin unutmaya çalıştığımız bir yanını ilgilendiren, paralel bir dünyanın dramına ait enstantanelerden oluşuyor.
Yaşadığımız acımasız ve tekdüze dünyada küreselleşmenin aşağıladığı yok varsaydığı bireyin en marjinal konumlarda en sefil durumlarda dahi varlığını sürdürdüğünü, sonsuz zengin bir evrene sahip olduğunu, marjinale, aykırı olana yeniden “bakmak” gerektiğini vurguluyor Çıracıoğlu’nun kısa ve çarpıcı anlatıları.
İnsanı tekdüzeleştiren, yaşamı yeknesaklaştıran, topluma bakışımızı sığlaştıran, yaşadığımız çevreyi doğasıyla birlikte hoyratça tahrip eden, bizleri tek tek birey olarak dar ve kısıtlı bir ekonomik dizge içerisine hapseden, kimliğimizi fakirleştiren bugünün egemen düzeninin birer android robotumsusu haline dönüştüren kara vicdanlı egemenlerin ağından kurtulabilmenin ilk koşulu “farklı” bir dünyayı tasarlayabilmekten geçmektedir.
İşte bu yüzdendir ki marjinal olanı farklı olanı anlamak fazlasıyla önemlidir. Çıracıoğlu’nun öyküleri toplumun kenarına, dışına itilmiş gibi görünen bu farklı, aykırı kişilere birer spot ışığı çakıyor. Bizlere ise onları yeniden keşfetmek kalıyor.
Öteki’ne Bakış
Farklı bir “dünya”nın var olabileceğini tasarlamak, hapsedildiğimiz “cehennemin” karabasanından sıyrılarak, dört duvar arasında kıstırılmış kişisel “ben” in de kurtuluşunun ilk adımıdır. İşte bunun için toplumun itilmişlerini, yenik ütülmüşlerini, marjinallerini yalnızca “gözle” değil ama “yürekle” de görebilmek önem taşır.
John Berger’in “Öteki’ni” görebilmek anlayabilmek, acı içindekinin dramını felaketini yüreğiyle hissedebilmek olarak tanımladığı “farklı bakış açısı” dünyayı kavrayabilmek açısından önem arzettiği gibi, “bakış sahibi”ne de kendi “ben” inin, “öteki”ne olan bakışı aracılığı ile “kefaretini” ödeme olanağı sağlar !
Ancak “öteki”ne yürekle bakılabildiğindedir ki kendi “ben”imiz de aşkınlaşarak yeni tinsel oylumlar kazanabilecektir. Öteki’ne bakabilmenin en verimli yollarından biri de her konuda olduğu gibi iyi edebiyattan geçer. Bu nedenle Çıracıoğlu’nun öyküleri bize “öteki”ni tanıtan ona yürekten bakabilmenin anahtarını sunan iyi bir edebiyat ürünü olan metinlerdir.
Öyküler
On sekiz öyküyü kabaca üç grupta toplayabiliriz. Birinci grupta Rumelihisarı’nı mekânsal gergef olarak ele alan, “Faretin, Ateş Böcekleri ve Gerilla Sinek, Pavurya, Goril Sadık, Maviden, Karakoyun Dede, İo Geçidi, Kofana, Darius ve Sallaris” adlı dokuz öykü yer alıyor. İkinci grupta Rumelihisarı ve Boğaz mekânsal olarak ön planda durmamakla birlikte kaybedilmiş yaşam güzelliklerini ve tadları içerilerinde barındıran, “Pervaneci Artaki Usta, Napolyon, Fesleğen, Avanostan bir Nova Kaydı, İlk Aşk” adlı beş öykü var. Bunlardan “Pervaneci Artaki Usta” Edebiyatçılar Derneği ve TESK’in (Türkiye Esnaf Konfederasyonu) “Esnaf Öyküsü” birincilik ödülü (2002)’yi kazanmıştır. Üçüncü grupta ise “Nehirler Denize Kavuştuğunda, Güruh ve Yeniden Yapılanma, Baba İncir, Artin Kemal” adlı dört öykü daha bulunuyor.
“Faretin”, iki Rumelihisarı demkeşinin bir fare ile yaşadıkları trajikomik öykü. Lezzetli an’lar barındırıyor. “Nasıl eski çağlarda kadınlar gözyaşlarını ince belli narin şişelerde itinayla saklamışlarsa, nakkaş da böyle durumlarda yarım kalan şarabını aynı hassasiyetle zulalardı.” (s.20)
“Ateş Böcekleri ve Gerilla Sinek”, “...uzun yolda adressiz yürüyen” (s.31), köyün tatlı bir delisinin hüzünlü sonunu ve ateşböcekleri ile süslü renkli yaşantısını anlatıyor.
“Pavurya” bir balıkçı ağına takılan kesik bir elin etkili bir hikayesi.
“Goril Sadık” demlenirken “içki masasının gülleri” olan mezelere bakıp onları yemeyen bir canın öyküsü.
“Karakoyun Dede” “tüm zamanları kavrayan iki değişik anın alacak verecek hesaplaşması üzerine kurulmuş bir metafor.
“İo geçidi” kısa bir Boğaz senfonisi. “Çaça, gümüş, aterina, çamuka, kefal, istavrit, kıraça, zargana, akya, larya, sivriler ve zindandelenler sürülerinin “anavaşya” ve “katavaşya” göçleri içerisinde bir deniz balesi icra ettikleri, bir zamanlar fokların mekân tuttukları dönemi anımsatan bir metin. (ss.88-95).
“Kofana” bir Rumelihisarı marjinalinin acıklı yaşamından birkaç fırça darbesi ile bize sunulan bölümler içeriyor.
“Darius ve Sallaris” ise Rumelihisarı’nın İkinci Boğaz Köprüsü ile değişen kaderine ilişkin bir anekdot niteliğinde.
“Pervaneci Artaki Usta” Kaybolan zanaat erbabının dramını, “Napolyon” yitip giden bir “hayatın ağır antrenörünü”, (s.101), “Fesleğen” renkli bir çocukluk hatırası çerçevesinde yitip giden berber dükkânlarını, “İlk Aşk” “tuzlu gözyaşlarından onun kör olduğunu” anlayan (s.87) çocuğun duygularını anlatıyor.
“Artin Kemal” adlı öyküde ise üç ayrı neslin tüm zamanların “n” boyutlu koordinatlarındaki garip ve rastlantısal bir kesişmesi söz konusu.
Bastırılmış bir Maket
Öykü yazmanın bir çok zorluğu taşıdığını hep düşünmüşümdür. Kısa metinler her zaman tuzaklar barındırır. Birkaç cümle, birkaç satırla, bir dünya bakışını okura sunabilmek oldukça zordur. Sanki uzun uzun tasarlanmış bir mekân üç boyutlu değil de iki ve daha az boyutlu bir mekna indirgenerek diğer insanların anlayış, kavrayış ve beğenisine sunulmak durumundadır.
Öykü bir romanın kullandığı olanaklardan bu yönüyle yoksundur. Barındırdığı ögeler yoğun, sıkıştırılmış bir gaz, gibidir. Öykü, kapağı açılınca fırlayan yaylı bir kukla gibidir. Ustaca tasarlanmadığında yayın neyi nereye fırlatacağı belli olmaz.
Öykünün bize kurduğu bir diğer tuzak ise kısa olan bir metni hızla okumamız gerekip gerekmediği sorunsalıdır. Kısa olan bir metnin hızlı okunması gereği yoktur. Öyküden öyküye okuma hızı da değişecektir! Daha açık bir deyişle öykücünün kısa metni içerisinde okuyucuyu büyülemesi ve metnini gereken yavaşlıkla okutabilme becerisini gösterebilmesi gereklidir!
Çıracıoğlu, öykü kitabında söz konusu tuzaklara düşmeden, bizleri an’lardan ve enstantanelerden oluşan bir samanyıldızının ışıklı halısı boyunca sürükleyerek farklı ve marjinal bir dünyanın kapılarını açıyor.
Öteki’ne değişik bir bakış atmamızı, onu gözlerimizle olduğu kadar yüreğimizle görmemizi sağlayacak olan iyi bir edebiyat metni sunuyor.
Çıracıoğlu “Nehirler Denize Kavuştuğunda” içerisinde yer alan anlatı enstantanelerin ileride daha başka yapıtlara da malzeme oluşturacakları sezgisi ve ümidini de biz okuyuculara vermiyor değil doğrusu.
Nehirler Denize Kavuştuğunda
Boğaza Dair Hikâyât
Vecdi Çıracıoğlu, Öyküler, İthaki Yayınları, 1. baskı, ocak 2003, 121 s.
Raşit Gökçeli
Ocak 2003
“Kara Büyülü Uyku” ve “Cimri Kirpi” romanları ile tanıdığımız Vecdi Çıracıoğlu’nun on sekiz öyküden oluşan öykü kitabı, “Nehirler Denize Kavuştuğunda”, İthaki Yayınları’nın “Türkçe Edebiyat” dizisi kitapları arasından yayınlandı.
Çıracıoğlu’nun romanlarından alışageldiğimiz özgün anlatısı kısa öykülerinde de karşımıza çıkıyor. “Kara Büyülü Uyku” ve “Cimri Kirpi” romanlarında entrika ve temanın kendine has bir zaman-uzay geometrisi boyutunda özgün bir yazı biçemi içerisinde ete kemiğe bürünmesi, tiplemelerin sadece insan biçiminde değil, fakat anlatıda yer alan kimi zaman toplumsal konjonktürlerin kimi zaman ise teknolojik süreçlerin roman kahramanı niteliği kazandırılarak okuyucuya sunulmaları, Çıracıoğlu anlatısının oylumlu bir zenginlik kazanmasına yol açıyordu. Bu anlatının şiirsel imgeler ve derin bir araştırma ürünü olan zengin bir sözcük dağarcığı ile zenginleştirilmesi Çıracıoğlu’nun okuruna nitelikli ve uzun soluklu bir edebiyat macerası yaşatacağının göstergesi olmuştu.
“Aykırı”ya Yeniden Bakabilmek
“Nehirler Denize Kavuştuğunda” içerisinde yer alan on sekiz öykü, Çıracıoğlu’nun alışageldiğimiz anlatı özelliklerini taşımakla birlikte okuyucuya yeni bir dünya sunmaktadır. Bu dünya, toplumun içinde yer almakla birlikte yeterince önem vermediğimiz fakat öngöremeyeceğimiz kadar bize, kendimize ait olan, yaşantımızın içine girdiği ölçüde dikkatimizden kaçan, ancak yine de benliğimizin unutmaya çalıştığımız bir yanını ilgilendiren, paralel bir dünyanın dramına ait enstantanelerden oluşuyor.
Yaşadığımız acımasız ve tekdüze dünyada küreselleşmenin aşağıladığı yok varsaydığı bireyin en marjinal konumlarda en sefil durumlarda dahi varlığını sürdürdüğünü, sonsuz zengin bir evrene sahip olduğunu, marjinale, aykırı olana yeniden “bakmak” gerektiğini vurguluyor Çıracıoğlu’nun kısa ve çarpıcı anlatıları.
İnsanı tekdüzeleştiren, yaşamı yeknesaklaştıran, topluma bakışımızı sığlaştıran, yaşadığımız çevreyi doğasıyla birlikte hoyratça tahrip eden, bizleri tek tek birey olarak dar ve kısıtlı bir ekonomik dizge içerisine hapseden, kimliğimizi fakirleştiren bugünün egemen düzeninin birer android robotumsusu haline dönüştüren kara vicdanlı egemenlerin ağından kurtulabilmenin ilk koşulu “farklı” bir dünyayı tasarlayabilmekten geçmektedir.
İşte bu yüzdendir ki marjinal olanı farklı olanı anlamak fazlasıyla önemlidir. Çıracıoğlu’nun öyküleri toplumun kenarına, dışına itilmiş gibi görünen bu farklı, aykırı kişilere birer spot ışığı çakıyor. Bizlere ise onları yeniden keşfetmek kalıyor.
Öteki’ne Bakış
Farklı bir “dünya”nın var olabileceğini tasarlamak, hapsedildiğimiz “cehennemin” karabasanından sıyrılarak, dört duvar arasında kıstırılmış kişisel “ben” in de kurtuluşunun ilk adımıdır. İşte bunun için toplumun itilmişlerini, yenik ütülmüşlerini, marjinallerini yalnızca “gözle” değil ama “yürekle” de görebilmek önem taşır.
John Berger’in “Öteki’ni” görebilmek anlayabilmek, acı içindekinin dramını felaketini yüreğiyle hissedebilmek olarak tanımladığı “farklı bakış açısı” dünyayı kavrayabilmek açısından önem arzettiği gibi, “bakış sahibi”ne de kendi “ben” inin, “öteki”ne olan bakışı aracılığı ile “kefaretini” ödeme olanağı sağlar !
Ancak “öteki”ne yürekle bakılabildiğindedir ki kendi “ben”imiz de aşkınlaşarak yeni tinsel oylumlar kazanabilecektir. Öteki’ne bakabilmenin en verimli yollarından biri de her konuda olduğu gibi iyi edebiyattan geçer. Bu nedenle Çıracıoğlu’nun öyküleri bize “öteki”ni tanıtan ona yürekten bakabilmenin anahtarını sunan iyi bir edebiyat ürünü olan metinlerdir.
Öyküler
On sekiz öyküyü kabaca üç grupta toplayabiliriz. Birinci grupta Rumelihisarı’nı mekânsal gergef olarak ele alan, “Faretin, Ateş Böcekleri ve Gerilla Sinek, Pavurya, Goril Sadık, Maviden, Karakoyun Dede, İo Geçidi, Kofana, Darius ve Sallaris” adlı dokuz öykü yer alıyor. İkinci grupta Rumelihisarı ve Boğaz mekânsal olarak ön planda durmamakla birlikte kaybedilmiş yaşam güzelliklerini ve tadları içerilerinde barındıran, “Pervaneci Artaki Usta, Napolyon, Fesleğen, Avanostan bir Nova Kaydı, İlk Aşk” adlı beş öykü var. Bunlardan “Pervaneci Artaki Usta” Edebiyatçılar Derneği ve TESK’in (Türkiye Esnaf Konfederasyonu) “Esnaf Öyküsü” birincilik ödülü (2002)’yi kazanmıştır. Üçüncü grupta ise “Nehirler Denize Kavuştuğunda, Güruh ve Yeniden Yapılanma, Baba İncir, Artin Kemal” adlı dört öykü daha bulunuyor.
“Faretin”, iki Rumelihisarı demkeşinin bir fare ile yaşadıkları trajikomik öykü. Lezzetli an’lar barındırıyor. “Nasıl eski çağlarda kadınlar gözyaşlarını ince belli narin şişelerde itinayla saklamışlarsa, nakkaş da böyle durumlarda yarım kalan şarabını aynı hassasiyetle zulalardı.” (s.20)
“Ateş Böcekleri ve Gerilla Sinek”, “...uzun yolda adressiz yürüyen” (s.31), köyün tatlı bir delisinin hüzünlü sonunu ve ateşböcekleri ile süslü renkli yaşantısını anlatıyor.
“Pavurya” bir balıkçı ağına takılan kesik bir elin etkili bir hikayesi.
“Goril Sadık” demlenirken “içki masasının gülleri” olan mezelere bakıp onları yemeyen bir canın öyküsü.
“Karakoyun Dede” “tüm zamanları kavrayan iki değişik anın alacak verecek hesaplaşması üzerine kurulmuş bir metafor.
“İo geçidi” kısa bir Boğaz senfonisi. “Çaça, gümüş, aterina, çamuka, kefal, istavrit, kıraça, zargana, akya, larya, sivriler ve zindandelenler sürülerinin “anavaşya” ve “katavaşya” göçleri içerisinde bir deniz balesi icra ettikleri, bir zamanlar fokların mekân tuttukları dönemi anımsatan bir metin. (ss.88-95).
“Kofana” bir Rumelihisarı marjinalinin acıklı yaşamından birkaç fırça darbesi ile bize sunulan bölümler içeriyor.
“Darius ve Sallaris” ise Rumelihisarı’nın İkinci Boğaz Köprüsü ile değişen kaderine ilişkin bir anekdot niteliğinde.
“Pervaneci Artaki Usta” Kaybolan zanaat erbabının dramını, “Napolyon” yitip giden bir “hayatın ağır antrenörünü”, (s.101), “Fesleğen” renkli bir çocukluk hatırası çerçevesinde yitip giden berber dükkânlarını, “İlk Aşk” “tuzlu gözyaşlarından onun kör olduğunu” anlayan (s.87) çocuğun duygularını anlatıyor.
“Artin Kemal” adlı öyküde ise üç ayrı neslin tüm zamanların “n” boyutlu koordinatlarındaki garip ve rastlantısal bir kesişmesi söz konusu.
Bastırılmış bir Maket
Öykü yazmanın bir çok zorluğu taşıdığını hep düşünmüşümdür. Kısa metinler her zaman tuzaklar barındırır. Birkaç cümle, birkaç satırla, bir dünya bakışını okura sunabilmek oldukça zordur. Sanki uzun uzun tasarlanmış bir mekân üç boyutlu değil de iki ve daha az boyutlu bir mekna indirgenerek diğer insanların anlayış, kavrayış ve beğenisine sunulmak durumundadır.
Öykü bir romanın kullandığı olanaklardan bu yönüyle yoksundur. Barındırdığı ögeler yoğun, sıkıştırılmış bir gaz, gibidir. Öykü, kapağı açılınca fırlayan yaylı bir kukla gibidir. Ustaca tasarlanmadığında yayın neyi nereye fırlatacağı belli olmaz.
Öykünün bize kurduğu bir diğer tuzak ise kısa olan bir metni hızla okumamız gerekip gerekmediği sorunsalıdır. Kısa olan bir metnin hızlı okunması gereği yoktur. Öyküden öyküye okuma hızı da değişecektir! Daha açık bir deyişle öykücünün kısa metni içerisinde okuyucuyu büyülemesi ve metnini gereken yavaşlıkla okutabilme becerisini gösterebilmesi gereklidir!
Çıracıoğlu, öykü kitabında söz konusu tuzaklara düşmeden, bizleri an’lardan ve enstantanelerden oluşan bir samanyıldızının ışıklı halısı boyunca sürükleyerek farklı ve marjinal bir dünyanın kapılarını açıyor.
Öteki’ne değişik bir bakış atmamızı, onu gözlerimizle olduğu kadar yüreğimizle görmemizi sağlayacak olan iyi bir edebiyat metni sunuyor.
Çıracıoğlu “Nehirler Denize Kavuştuğunda” içerisinde yer alan anlatı enstantanelerin ileride daha başka yapıtlara da malzeme oluşturacakları sezgisi ve ümidini de biz okuyuculara vermiyor değil doğrusu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

