19 Şubat 2008 Salı

Sil Baştan Ütopya-Slavoj Zizek halkçı bir seferberliğin gerekliliğini savunuyor

Sil Baştan Ütopya




Ütopyaya yeniden sarılmamız gerekecek


Slavoj Zizek halkçı bir seferberliğin gerekliliğini savunuyor


ÉRIC AESCHIMANN’la yapılmış söyleşi
Ljubljana, 16 şubat 2008

Çeviri : Raşit Gökçeli

http://www.liberation.fr/actualite/politiques/310422.FR.php

Slavoj Zizek felsefeci. İki tane “kızıl” antolojinin editör/ yayıncılığına yapmakta: Robespierre :Erdem ile terör arasında, (Stock yayınları) ve Devrimin yanıbaşında, Zizek tarafından yorumlanışı ile Lenin, (Aden yayınları).
Demokrasiye yönelttiğiniz eleştiriler nedir ?
Belki de muhafazakarların yönelttiği eleştirilerin aynısını… Muhafazakarlar demokrasinin bir çıkmazda olduğunu kabul etme cesaretini gösteriyorlar. Tarihin sonunu ilan etiğinde Francis Fukuyama ile epeyce alay edildi fakat günümüzde liberal demokrat çerçevenin (üstyapının) kalıcı olduğu fikri herkesçe kabul görüyor.
Olsa olsa güler yüzlü bir kapitalizm talep etmekle yetiniliyor, dün geçmişte güler yüzlü sosyalizmden söz edildiği biçimde. Bilim kurgu alanına bakın: dünyanın sonunu tahayyül etmek kapitalizmin sonunu öngörmekten çok daha kolay gelmekte.
Demokrasi eleştirisinin(nizin) ardındaki gerçek hedef kapitalizm mi ?
Bir şeylere açıklık getirelim: savaş sonrası Avrupa şimdiye kadar görülmemiş bir mutluluk (refah seviyesi) yaşadı. Ancak liberal-demokratik modelin dengelerini alt üst eden dört temel sorun ortaya çıktı:
1) Devletin devre dışı bıraktığı, sorunları ile artık ilgilenmediği, toplumsal hayata katılamayanlar: (refahtan pay alamayanlar, geçerli ikametgah ya da çalışma belgeleri bulunmayanlar (yabancı göçmenler) , evsizler (bimekan) işsizler).
2) Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in başına gelenlerin (çılgın kaderinin) ortaya koyduğu üzere fikri mülkiyetin pazar ekonomisinin kuralları tarafından düzenlenememesi (regüle edilememesi).
3) Çevre sorunu. Kirlilik ölçülebilir olduğunda düzenleme ve kurallar ile Pazar ekonomisi bağdaşabilmekte iken kirlilikten doğan riskler ölçülemeyecek seviyeye ulaştığında durum kontrol edilemez hale gelmektedir. (Çernobil, ekolojik iklim değişikliği kaynaklı fırtınalar tayfunlar).
4) Biyogenetik alanı. Beşeri olanın sınırlarını tayin etme görevi Pazar ekonomisinin olabilir mi ?
Söz konusu dört alanda ne liberal demokrasi ne de küresel kapitalizm geçerli yanıtları vermemekte.


Alternatif nedir?
Budala değilim, yeni bir komünist partisi düşü kurmuyorum. Konumum çok daha trajik. Her Marksist gibi kapitalizmin inanılmaz verimliliğine hayranlık duymaktayım ve insan haklarının yararlarını küçümsemiyorum. Pinochet’in tutuklanması elbette Şili’de çok olumlu bir psikolojik etki yarattı. Ancak bir de Chavez (Venezüela) örneğine bakalım. Chavez’i eleştirenler popülist olduğunu, demagog olduğunu, ekonomi yararına anlamlı bir şey yapmadığını ve sonunun kötü olacağını söylüyorlar. Haklı olabililer. Ancak Chavez, gecekondu (favellas) yoksullarını politik sürece eklemleyebilen tek kişi oldu. Chavez’i bu nedenle destekliyorum. Chavez’in diktatöryel eğilimlerini eleştirenler sanki ondan önce bir dengeli demokrasi varmış gibi davranıyorlar. Oysa o sadece Chavez, halkçı seferberliğin itici gücü (vektör) olabildi. Chavez kazanımlarını savunmak amacı ile devlet aygıtını kullanma hakkına sahip. İsterseniz siz bu tutumu terör olarak nitelendirebilirsiniz.
Liberal düşünürler nezdinde kapitalizm ile demokrasi ayrılmaz bir bütün oluşturmakta.
Evet bu sav çokça dile getirildi. Ama Çin otoriter bir kapitalizmin oluşumuna sahne olmakta. Amerikan modeli ya da Çin modeli : Kişisel olarak böylesi bir seçim perspektifi içerisinde yaşamak istemiyorum. İşte tam bu yüzden yeni baştan ütopyacı olmak zorundayız. Yaşanan küresel (iklimsel) ısınma devasa ölçekli kararların iade-i itibar görmesi notasına getirecek bizleri. O kararlar (merkezi planlama kastediliyor rg.) ki anti totaliter düşünürler tarafından goulag rejimine zorunlu gidiş olarak mahkum edilmiş idi. Walter Lippmann normal zamanlarda demokrasinin işleme koşulunun, halkın karar verici seçkinlere (elit) güven duyması olduğunu gösterdi. Bu durumda halk hükümdarın işlevini görmekte. Edilgen bir şekilde konuyu incelemeksizin onay imzasını atma görevi. Oysa kriz ortamında sözü edilen güven uçup gider. Benim tezim şu: öylesi koşullar konjonktürler olabilir ki demokrasi artık işlemez, böylesi koşullarda halk seferberliğinin oluşma tarzları, biçimleri yeni baştan ortaya konabilmelidir.
Buradan Robespierre’e övgünüze geçebilir miyiz?
Terör Robespierre ile sınırlanamaz. O dönemde daha radikal figürler (Baboeuf, Hebert) tarafından temsil edilen bir halk hareketi vardı. Robespierre’in ölümünden sonra kendi zamanından daha fazla kelle lesildiğini de anımsatmak gerekir. Robespierre ise sadece zenginlerin kellesini uçurmuştu. Gerçekte Robespierre basbayağı hukukun içinde kalmıştı. İspatı kendisinin tutuklanmasıdır. Robespierre’de ilgimi çeken, Walter Benjamin’in “tanrısal şiddet” biçiminde dile getirdiği halk hareketleri ile birlikte püsküren (indifa) şiddet biçimidir. Şahsen fiziki şiddeti sevmem, ondan çekinirim, ama gene de malum geleneksel halk şiddeti geleneğinden vazgeçemem. Şiddetin ila kişiler üzerinde uygulanması da gerekmez. Gandhi örneğini ele alırsak, Gandhi yalnızca mitingler örgütlemedi ön ayak olduğu boykotlar aracılığı ile güçler dengesini yeni baştan kurdu. Sistemden dışlanmış olanları savunmak, çevreyi korumak, zorunlu olarak yeni baskı yöntemleri şiddet yöntemleri oluşturmayı gerektirecektir. Kapitalizmin tırsmasını sağlamak; öldürmek için değil ama bir şeyleri dönüştürebilmek amacı ile. Aksi halde daha da büyük bir şiddetin köktenci bir şiddetin yeni bir mutlakiyetçiliğin /otoritarizm) pençesine düşmek mukadderdir.
Entelektüelin çabası felaket senaryolarını önlemeye, olguların değişik bir açıdan görülmesini sağlamaya yarar. Deleuze, “yanlış yanıtlar var ise mutlaka yanlış sorular vardır” diyordu. Bir felsefeci meclisi kitleleri seferber edecek bir proje ortaya koyamaz. Ancak fikirler ortaya atılır ve belki bunların arasında ele alınacak olanlar çıkabilir. Fransa’da yaşana banliyö isyanları ütopik seviyede de olsa herhangi bir düşünceye eklemlenmiş değildi. Trajik olan bu durumdur.
Soldaki arkadaşlarınız sizin gibi düşünüyorlar mı?
ABD’de hoşgörülü, liberal bir solculuk başat. Bu solculukta gerçek nosyonu bile totaliterlik olarak ele alınmakta sadece bireylerin kişisel öyküleri saygıdeğer kabul edilmekte. Felsefeci Richard Rorty’ye göre insanı betimleyen yalnızca acı çekme kapasitesi ve onu anlatabilme yetisidir. Böylesi erksiz ve duygusal bir sol bana hüzün veriyor.

9 Şubat 2008 Cumartesi

Muhalefet ölçer test / Raşit Gökçeli - Şubat 2008

Muhalefet ölçer test
Raşit Gökçeli

1. Son 15 gün içerisinde :

a)düzenli Cumhuriyet okudum

b)ulusal kanal izledim

c)yön radyosundaki Eyüp Muhçu söyleşilerini kaçırmadım

d)vallahi hepsini yaptım

2. Son 30 gün içerisinde :

a)Arkitera sitesini tıklatmadım

b)Mim – Dap sitesini internet tarayıcımın sık kullanılan bölümünden sildim

c1)sayın Behiç Ak'ın karikatürlerini “save” ettim

c2)Tan Oral’ın karikatürünü “delete “ettim

d)İki gözüm önüme aksın ki hepsini yaptım

3. Son 45 gün içerisinde :

a)Süha Özkan nam küreselleşme ajanının ANBA Diyalog toplantısına
smgm kredisi kazanmamayı göze alarak katılmadım

b)İstanbul Büyükkent Şubesi Genel Kurulu seçiminde “gereken hassasiyetlere” uygun bir biçimde oy kullandım

c)Cassandra ekspresinin son yük vagonundaki biletimi zamanında ayırtarak
nurlu ufuklara doğru yol almaya başladım

d)Günden gölgeye ulaşmak nasip olmasın ki hepsini yaptım

Yanıtlar:

3 adet (d) : siz mükemmel bir mimarlar odası üyesisisiniz.
Bu yıla ait 15 kredi smgm sicilinize işlendi sefanız olsun.

2 adet (d) : Ha gayret olacak. Şimdilik 10 kredi smgm ile iktifa edin.
Merak etmeyin sicilinize işlerler

1 adet (d) : Olmadı ama sizi teşvik etmek için şimdilik 5 adet smgm kredisi sizin olabilir.


0 adet (d) : Yoksa siz muhalif misiniz ? size şimdilik smgm kredisi yok. Önce ıslah olun.



Raşit Gökçeli : gayrı kabili ıslah plancı mimar.

17 Ocak 2008 Perşembe

SMGM Çalıştayı ile ilgili Görüşler

SMGM Çalıştayı ile ilgili Görüşler

Raşit Gökçeli

Ocak 2008


Bu not, TMMOB Mimarlar Odası Merkezi tarafından 9.Ocak 2008 tarihinde İstanbul’da yapılan SMGM Çalıştayı toplantısı ile ilgili önemli bulduğum hususları açıklamak üzere kaleme alınmıştır.

9 ocak 2008 tarihinde TMMOB Mimarlar Odası Merkezi tarafından toplanan SMGM Çalıştayı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür.

SMGM’nin Dünya Ticaret Örgütü Onaylı Özelleştirilmesi

Çalıştayda SMGM Genel Sekreteri sayın Süleyman Mazlum tarafından sunulan raporlar içerisinde yer alan (Çalıştay dokümanı s. 14) “ Rapor / 05 haziran 2007, UIA / Sürekli Mesleki gelişim Programı Birleşik İzleme Komitesi (LOC) 2. Toplantısı, 31 mayıs 2007 / Londra ” başlıklı metinin ikinci paragrafında:

“Sabah oturumunda İspanya kesiminin kuracağı Şirket aracılığı ile UIA’nın sürekli mesleki gelişim alanında, sunacağı platfomun tanıtımı yapıldı. Genel olarak sistemin nasıl işleyeceği UIA Başkanı tarafından anlatıldı.”

Denilmektedir.

UIA içerisinde de henüz tartışma aşamasında olan bu önerinin dikkat çekici yanı eğitimin sadece tek bir kesim tarafından örgütlenmesi ve daha da önemlisi önerilen modelin özel bir şirket aracılığı ile tasarlanmasıdır.

Kısacası UİA SMGM gibi toplumsal yönü ağır basması gereken bir işlevi özelleştirmeyi önermektedir !

Bu kanıyı güçlendiren diğer bir husus gene sayın Süleyman Mazlum tarafından sunulan (Çalıştay dokümanı s. 17) “ Rapor / 17 Aralık 2007, CPD (Sürekli Mesleki Gelişim) Programı Yuvarlak masa toplantısı, Madrid, 12.12.2007 “ başlıklı metnin son paragrafının bir üstündeki paragrafta bulunan ve UİA Başkanının gelişmelerle ilgili sunduğu anlaşılan bilgiler içerisinde yer alan:

“ WTO (Dünya ticaret Örgütü)”nün, UİA’nın tanıdığı SMG sistemini kabul edeceğini anlattı”

biçimindeki alıntıdır.

Gene Çalıştay dokümanları arasında yer alan sayın Yücel Gürsel’in “SMGM Yapılanması – Oda Yapılanması İçindeki Durumu, Rolü ve Sorunları ”, başlıklı sunumunda: (Çalıştay dokümanı s.36)

“2. Bölge SMG çalışmalarına önem verilmeli, İspanya’nın öncülüğünde UİA’nın akredite ettiği SMG Şirketine ortak olunmalıdır.”

önerisi yer almaktadır.

İçinde bulunduğumuz küreselleşme ortamında neoliberalizmin temel kuruluşlarından biri olan Dünya Ticaret Örgütü’nün onayladığı bir SMGM sistemine toplumsal bir geçmişi bulunan ve hükümet dışı bir örgüt olma geleneğinden gelen TMMOB Mimarlar Odası’nın daha mesafeli ve kritik bir bakışının bulunması beklenir.

UİA’nın Dünya Ticaret Örgütü’nün desteğini alan ÖZEL bir ŞİRKET modeli içerisinde sunduğu SMGM modeli elbette derinliğine incelenmelidir.

Önerilen model, mesleğin tam ve mükemmel uygulanması, meslek erbabının nitelikli emeğinin güvencelere kavuşturulması, tüketicinin ve kamunun genel menfaatlerinin bu sistem içerisinde nasıl korunacağı açılarından eleştirel bir analize tabi tutulmalıdır.

Aksi halde TMMOB Mimarlar Odası’nın kendi toplumsal geçmişinden, hükümet dışı örgüt (STK değil) olma geleneğinden ayrıldığı izlenimi kamuoyunda uyanabilir.

SMGM bünyesi içerisinde verilen temel eğitimin ağırlıklı olarak mevzuat alanında yoğunlaşması

9 ocak 2008 tarihinde yapılan TMMOB Mimarlar Odası SMGM çalıştayının ilgi çekici bir yanı da verilen Mimarlık Temel Eğitimi ile ilgili tartışmalar olmuştur.

Özellikle sayın Ö. Fikret Oğuz’un sunuşu ile ilgili yapılan eleştiriler konunun stratejik anlamının çalıştay katılımcıları tarafından yeterince önemsenmediği kanısını uyandırmıştır.

SMGM’nin bence en önemli işlevlerinden biri meslek erbabının hizmetlerin sınır ötesi sunulması esnasında ortaya çıkacak rekabet ortamında meslek erbabını donanımlı kılmasıdır.

Mal ve hizmetlerin sınır ötesi dolaşımında uygulanan ve mod 1, 2, 3 ve 4’ e uyumlu bulunması beklenen mesleki ve sektörel yasal uygulamaların yarattığı yeni rekabet ortamında milli birimlerin (seksiyonların) üyelerini koruyabilmelerinin yollarından biri mevzuat uygulamalarıdır.

Bu durumda ülkemiz mimarları lehine elde edilecek derogasyon avantajlarının önemli bir bölümü mevzuat uygulamalarından kaynaklanacaktır.

İşte Mevzuat eğitiminin önemi de buradan kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak temel mimarlık eğitimi alanında yer alan mevzuat eğitimi azaltılmak bir yana güçlendirilmelidir.

3 Ocak 2008 Perşembe

Siyasetin üstyapi kurumu olarak iflası

Siyasetin üstyapi kurumu olarak iflası

Bir yazışma

Raşit Gökçeli

Ocak 2008

Sevgili Ahmet Tan,

Post modern dunyada siyasi partiler -oteki ustyapi kurumlari misali- giderek islevsizlesmekte.

Ama "hirsizin buında hic mi sucu yok ?"

Once 1960 da ocak bucak orgutlenmesini kaldirdik. Sanki sui misal / kotu ornek (vatan cephesi) kriter olusturumuscasina;

ardindan 1971 ;

ardindan 1980 ;

askeri darbeleri ni yasadi Turkiye...

demokrasinin "grass root" / taban ile iliskisini tumden "tabu" ve tu kaka durumuna dusurduk.

Sonucta demokrasinin ham maddesi olan normal, ozellikle de katilimci "vatandasi",

"sistemin disina ittik".

Oysa ayni sure icerisinde tarikat temelli toplumsal orgutlenme basini aldi gitti.

Siyasi partilerimiz hic olmazsa "on secim" aracini samimi olarak kullanabilse idi ;

Genel kurullarinda "temsili" nisbi secim enstrumanlarini kullanabilse idi ??? ;

Acaba her sey icin artik gec mi kalindi ?

Kuresellesme kriz icine girer iken,

Dunyada uc teknolojilere agirlik veren yeni bir keynescilik ; ATTAC tipi, dunya sosyal forumu tipi muhalefet hareketleri, "fikri tanklar" biciminde gelisirken;

Bizim siyasilerimiz cepten yemekteler.

Ama artik cep delik cepken delik...

Yarin aksam Ankara da olacagim cumartesi bir toplantidayim pazar pazartesi belki bulusabiliriz.

Daima sevgi ile,
rasit gokceli

02.01.2008 tarihinde Ahmet Tan yazmış:
sayın ve sevgili kardeşcağızım...
en can alıcı nokta da orası...
oradan da vurduğun için...
mesele divan'a kalıyor...
artık o divanda yüzü koyun mu yan mı yatılır orası üste çıkacak olana kalıyor...
atalarımızın bilmem ne yapılmış bilmem neyin davası görülmez atasözü de ortadayken...
abesle iştigale en azından şahsen son vermek en iyisi..
gıyabi ve sanal alemden vicahi ve hakiki alemde de görüşmek dileğim her dem taze ..
ama kısmetimiz bağlanmış durumda galiba....
tekrar sevgi ve muhabbetle ..
ahmet- ankara


Sevgili Ahmet Tan

Seçim sürecinde ve bilgisayarda her turlu manipulasyon teorik olarak yapilabilir.

Ancak bence konu bu degil !

Eger CHP ve MHP basta olmak uzere secime giren partiler

180 bin sandiga musahit gonderememis ise

ve

sandiklardan gelen sonuclari kendi musahitleri ve YSK olarak
zamaninda yani yasal itiraz suresi icerisinde capraz "cross" karsilastiramamislar ise

bunlar zaten muhalefet partileri degildir !!!

isini yapmayip sonradan aglasmanin da manasi yoktur...

sevgi ile

rasit gokceli



ilk ileti soyle idi :

kardeşim raşit,
yeni yılın ailecek sağlıklı mutlu ve huzurlu geçmesini diliyorum...
bir de şu maile bakıver...
bu bilgisayarın hele de hilekarlığının dilinden anlayan arkadaşın falan varsa onlara da bir iletiver...
öne sürülenler makul görünüyor.. ama dedim ya hilenin hele de bilgisayardaki hilenin dilini çözmek uzman işi..
sevgi ve muhabbetler..
ahmet tan
rom: mehmetnuri yildirim < mehmetnuri.yildirim@gmail.com> Date: 02.Oca.2008 19:32Subject: Re: DOGRU OLABILIR MI... KORKUNC BIR IDDIA!..To: mehmet bugra sofuoglu < bugrasof@yahoo.com>
BU BANA 3-4 KSIDEN DE GELDI
EGER DOGRU OLSA CHP VE MHP NINMILLETI AYAGA KALDIRMASI GEREKIRDI
SEVGILER
NURI

2008/1/2, mehmet bugra sofuoglu <bugrasof@yahoo.com>:
Merhaba Nuri Agabey,

Boyle bir seye ihtimal veremiyorum da, siz de bir bakiniz dedim. Bilvesile, iyi, saglikli, mutlu yillar dilerim.

Saygilarimla,

Bugra

22 TEMMUZ SECIMLERININ SONUCLARI BILGISAYARDA
NASIL DEGISTIRILDI MUTLAKA OKUYUNUZ !!

Ayni oran Turkiye geneline uygulandýgýnda :

AKP'nin gercek milletvekili sayisi 190,
CHP'nin 190 ve
MHP'nin ise 150 olacakti.

22 Temmuz sonuclarini AKP'nin ve Erdogan'in kendisi de beklemiyordu cunku bu secim sonuclarini
degistirme sahtekarligi onlardan habersiz yapildi, sadece halk ve AKP bu secim sonucuna Tarhan Erdem'in sozde anket sonuclariyla psikolojik olarak hazirlandi.

Turkiye genelinde Turkiye toplaminin %25 oylari secimin bitmesinin ilk bir saatinde merkez bilgisayari uzerinden tamamen AKP'ye aktarildi ve AKP secime %25 oyla baslarken digerleri sifir oyla basladi ve sonra normal dagilima birakildi.

Bu yuzden AKP'nin gercek oylari %47 degil % 22-%28' arasindadir.
Bunun en buyuk kaniti da benim ve birkac arkadasimin inceledigi tum YSK sonuclarinda hicbir sandikta AKP oyunun %25 altina dusmemesidir.

Yani Turkiye'nin her sandik bolgesinde dort kisiden en az birinin AKP'ye oy vermesi mumkunmudur?
Ozellikle Cankaya'da, Alsancakta ve diger tum Ataturkcu ve milliyetci sandik bolgelerinde ve sehirlerinde,
kasabalarinda, semtlerinde, koylerinde.. HAYIR mantik olarak kesinlikle mumkun degildir.
Secimden emperyalist guclerin istedigi sonuclar cikti, Turkiye'nin verdigi oylar degil !

SECIM SONUCLARI NASIL DEGISTIRILDI?

Secim sonuclarinin hizli bir sekilde duyurulmus olmasi 22 Temmuz secimlerinin sonuclarina golge dusurmek icin yeterli mi? Ya da YSK'nin bu secime kismi bir bilgisayar sistemi ile girmis olmasi?
Bizce yeterli. Ozellikle gizli servislerin dunyada bircok secime mudahele ettigi gercegini gozonune alirsak ve bazi guclere gore bazi ulkelerin kaderini insanlarinin demokrasi kandirmacasi altinda attiklari
oylarinin secim sonucunu hakli olarak degistirebilmesinde n haksiz olarak degistirmek daha akillica ve daha onemli ise ve o ulke diger buyuk bir ulkenin planlarinin bas aktoru olarak yeraliyorsa sadece
ve sadece bu nedenden dolayi bile yeterlidir.

Iste biz yukarida saydigimiz bu olasiliklari inceleyip su sonuca vardik. Gizli servislerin secimleri etkilemeleri 1948 Italya secimleriyle basladi, daha sonra Turkiye'de 1954 yilinda Menderes'le devam etti ve bircok ulkede yapilan ve yapilmaya calisilanlardan sonra bugunlere gelindi. Bugun secimlerin sonuclari degistirmek bilgisayar ortaminda daha kolaydir. Turkiye'deki secimde hilenin nasil yapildigini su anda son asamasinda inceledik ve secim gecesinde tahmin ettigimiz gibi hile yapildigi olasiligi cok yuksektir ve bazilarinin disinda bu mudahale yapilirken kimsenin ruhu da ne yazikki duymadi, hatta AKP'liler de hilenin nasil oldugunu
bilmedikleri icin secimde basarili olduklarini zannettiler.

Su anda secim sandik sonuclarinin cogunlugunu tek tek kontrol ettik ve yuzdelerini dikkatle inceledik, bulgular tam tahmin ettigimiz gibi, sonuclar bilgisayarda saat 5:30'da ilk secim soncularinin gelmeye
basladigi zaman il il degistirildi, AKP secime %25 fazla oyla basladi, elimizde tum sandik sonuclarinin imzali belgeleri olsa yapilan hile hemen gorulebilir.

Su ana kadar gordugumuz durum AKP'nin hicbir sandikta %25 altina dusmemesidir.
Her sandiktan en az %25 AKP'ye oy cikmasi mumkunmudur? Hayir cunku cok partili demokrasilerde her bolgeden ayni sekilde oy cikmasi matematiksel olarak milyonda bir olasiliktir ve mantiksal olarak mumkun degildir. Peki bu %25'e tekabul eden yaklasik 7- 8 milyon oy nereden ortaya cikmistir? Nufus kutukleriyle secmen kutukleri arasindaki 7 milyon farktanmi; yani muhalefet oylarinin bir kisminin yok edilmesindenmi? Yoksa diger partilerin oylarinin secimin ilk bir saatinde sifirlanip AKP'ye aktarilmasi ve secimin diger partiler %0 ile baslarken AKP'nin %25 ile baslamasi mi? Her ikisi de mumkun. Fakat bir gercek var ki kesinlikle gozardi edilemez.

Secimin ilerleyen saatlerinde oylari dusen bir partinin(AKP) %25 ile baslayip secimi kaybetmesi imkansizdir. Iste hile de buradadir !

Hilenin sekli: Bizim basindan beri tahmin ettigimiz bu sekil sandik secim sonuclariyla bu iddiamizi tamamen guclendirdi.

Secim sonuclari YSK merkez bilgisayarindan, Cihan(Fetullah' in) Haber ajansi aksam 6 dan sonra
ilk secim sonuclarini aciklamadan once, ilk secim sonuclarinin gelmeye basladigi saat 5:30 civarinda
15-20 dakika bir gorevli tarafindan degistirildi veya hack edildi ve AKP %25 oyla secim yarisina baslarken digerleri de % 0 oyla basladi ve saat 6:00-6:30 arasi o ana kadar alinan sonuclarin
Turkiye'nin %50 'si oldugu ilan edildi, bu ayarlamadan sonra AKP'nin oylari dusse de digerlerinin yukselse de AKP'nin secimi kaybetme ihtimali yoktu ve plan AKP'nin en az 367 milletvekili cikaracak kadar yani Turkiye'nin en az %50 oyunu alabilecek sekilde yapildi, oysaki ileriki saatlerde sonuclar aciklandigindan
mudahale yapilamadý ve bu yuzden AKP'nin oylari dusmeye ve CHP, MHP'nin oylari yukselmeye basladi, GP ve DP'nin oylari da sifirdan basladigindan oylari yukselse bile %10 barajini asma olanaklari yoktu. Mantiki ve matematiksel olarak secim sonuclarinda ilk bir saatte Turkiye'nin %50 oyunu almayi basarmis bir parti diger yuzde ellilik oylar da okunduktan sonra daha da yukselmesi gerekmektedir. Fakat oyle olmadi, merkez bilgisayari sonuclarina ilk bir saatte mudahale secimin sonucunu AKP lehine tamamen degistirdi.

Dikkat ettiyseniz websitesindeki secim sonuclarindaki pdf. dosyali dokumanlar excel veya access programindan cikma, yani ana dokumanda yapacaginiz bir degisiklik otomatikman diger tum il ve sandik sonuclarini degistirebilir, sandik secim sonuclari fotokopi(scan) yoluyla pdf dosya programi yapilmamis bu da suphelerimizi tamamen dogruluyor.

Bakiniz Izmir'de AKP'nin CHP ile ayni sayida oy alip 5 er milletvekileri cikarmalari olanaksizdi fakat ilk bir saatte mudahaleden dolayi AKP'nin (%25 + gercek deger) olarak degistirilen oylari mudahale sonrasi normal oylarin gelmesiyle %30'a kadar geriledi.

Yani tum Turkiye sonuclarina mudahele olmasa AKP'nin gercek oylari gercekte %22+%6 veya %8=%28 veya %30 civarinda olacakti.

CHP ve MHP ve diger partilerin oylari gercekte ortalamada birbucuk katlarina yakindi.
CHP ozellikle Izmir'de 1 milyon secmen uzerinden oylarin %60'ini alip 5 milletvekili yerine 8-9
milletvekili cikaracakti ve AKP'nin Izmirdeki toplam oy orani %13 olarak cikacakti.

Ayni orani Turkiye'ye uygularsak AKP'nin gercek
milletvekili sayisi 190, CHP'nin 190 ve MHP'nin ise 150 olacakti.

Artik eskisi gibi sandiklarda hile yapmaya gerek yok, basit bir bilgisayar mudahalesi bir ulkenin kaderini iste boyle cizebiliyor.

Bu konuda tek izlenecek yol; Anayasa mahkemesinin huzurunda tum imzalari kontrol edilmis sandik secmen kagitlarindaki secmen sayilarinin ve sandik secim sonuclarinin YSK elektronik kayitlariyla
tek tek karsilastirilmasi,

YSK bunu yapabilir fakat yapmiyor(hatta sandik dokumanlarinin aralarindan 100 adedini secip fotokopya yoluyla ellerindeki elektronik dokumanlarla birlikte websitesine koyabilir ve karsilastirma bu sekilde yapilabilir fakat bunu yapmiyorlar ve sandik sonuclarini elektronik dokuman halinde websitesine koyuyorlar, koymalari gereken fotokopya dosyasi(pdf) halinde imzalarla birlikte gercek sandik dokumanlaridir elektronik dokumanlar degil),

Endiselendigimiz nokta yakinda birileri bu isin uzerine gidebilir ve gercek ortaya cikar diye merkeze getirilen sandik resmi belgelerini elektronik kopyalari var mazaretiyle imha yoluna bile gidebilirler.

26 Aralık 2007 Çarşamba

Nitelikli Emeğin Fetişleştirilmesi / Sürekli Mesleki Eğitim

Nitelikli Emeğin Fetişleştirilmesi / Sürekli Mesleki Eğitim

(DİMP – DEMİMAR / Yeni Çalışma Dönemi İçin Öngörüler 1)

Raşit Gökçeli

Aralık 2007


Nitelikli Emek Fetişizmi ve Sürekli Mesleki Eğitim

Sürekli Mesleki Eğitim, özellikle ABD’de uygulandığı biçimi ile mesleğin tam ve kusursuz uygulanmasını amaçlamaktan çok ortaya çıkan mesleki ürünün pazardaki değerini maksimize etmeyi öngörmektedir.

Oysa Sürekli Mesleki Eğitim (SME), Sürekli Mesleki Gelişim (SMG), Yaşam Boyu Eğitim kavramları, uygulamaları temelinde insan emeğinin daha fazla sosyalleşmesi emekçinin / emeğin daha etkili daha yetkin bir donanıma kavuşturulması sosyal amacını taşımaktadır. En azından SMG ile ilgili kaynakların öne sürdükleri temel amaçlar bu doğrultudadır.

Ancak uygulamada ABD’de yapılan SMG’lerin önemli bir bölümü malzeme tanıtımlarını içermektedir.

Mimarlar bir bakıma birer malzeme temsilcisi durumuna düşmektedirler.

Nitelikli emek bu hali ile bir yandan ortaya çıkan ürünün pazar değerinin maksimizasyonu ile doğrudan ilişkili hale gelerek onun işlevsel bir fonksiyonu durumuna düşmektedir.

SMG bir yandan ürünün Pazar değerini maksimize etmekte, bir yandan da bu maksimizasyon: nitelikli emeğin (mimarın) SMG bilgisi (!) – burada doğru malzeme seçimi- aracılığı ile Pazar değerinin maksimize edilmesini sağlama işlevini görmektedir !

Nitelikli emek (çalışma gücü) söz konusu örnekte Marks’ın söz ettiği anlamda bir fetişizme uğramakta dolaşım sürecinde pazar değeri kazanan bir sermaye olarak ele alınmasını gündeme getirmektedir.

SMG bir bakıma bir sermaye değeri olarak fetişleştirilen emeği maksimize etmeyi sağlayan bir mekanizma haline gelmektedir.

Malzeme tanıtımları, nitelikli emeğin ve ortaya konan ürünün mal - para boyutuna indirgenmesi ile bu olguya bir örnek oluşturmaktadır.

SMG’in mesleki sorumluluk sigortası ile de kurulmuş ilişki biçimleri aynı fetişleşme sürecine hizmet eder niteliktedir.

SMG ile mesleki sorumluluk sigortası ABD uygulamalarında yakın bir ilişki kalıbı içerisindedir. SMG içerisinde mesleki sorumluluk sigortası branş olarak yer almakta, mesleki sorumluluk sigortası da nitelikli emeğin ve ortaya çıkan ürünün (yapı) pazar değerinin oluşmasında bir iktisadi faktör olarak yer almaktadır.

Oysa bu fetişleşme emek merkezli politikalar yürüten bir Meslek Odasının eleştirel bir gözle irdelemesi gereken bir olgudur.

El çaka yer çaka

Niteliksiz malzeme tanıtımları ile payandalandırılan SMG bir yandan mimarları üretici firmaların reprezantanı, satış temsilcisi durumunda düşürmekte bir yandan da bu malzeme tanıtımlarını tertip eden meslek odası, firmalardan tanıtım ücreti almaktadır. (SMG kredileri peşindeki meslektaşlar ister istemez kalabalık bir izleyici kitlesi oluşturdukları için). Oda böylelikle, üyelerden SMG katilim ücreti, firmalardan da tanıtım ücreti alarak, el çaka yer çaka bütçesini beslemektedir. (çifte kadayıf).

SMG’in malzeme tanıtımları ağırlıklı yapısı nasıl ıslah edilebilir?

SMG, nitelikli emeği, sermayenin bir unsurunu olarak, ortaya çıkan ürün (yapı) nın Pazar değerinin maksimize edilmesi ve bu yönü ile mal-para fetişizminin bir unsuru olmaktan nasıl kurtarılabilir?

Gerçekte neoliberalizmin, esnek üretim, deregülasyon, delokaliazsyon ve OPA denilen vahşi finans (hedge) fonların şirket satınalma operasyonlarının mağduru olan nitelikli emek, bilinçsiz SMG uygulamaları ile büsbütün eğretileşmekte mal-para fetişizmi ise sadece sermayedara hizmet etmektedir.

SMG uygulaması içerisinde ABD’de nicelikli bir yer tutan ve giderek ülkemizdeki uygulamada da benzer biçimde yaygınlaşan uygulama emekten yana programlarla dengelenmelidir.

Bu amaçla ilk akla gelen yapı sektöründeki malzeme üreticisi firmaların kapsamlı ve bütüncül bir analize tabi tutulmalarıdır.

Meslek Odası “Corporate Watch” tipinde bir izleme mekanizması kurarak ülkedeki belli başlı yapı malzemeleri firmalarını izlemeye almalıdır.

Bu amaçla hem ülke içerisindeki tüketici örgütlenmeleri hem de dünyadaki benzer (Corporate Watch) tipindeki örgütlenmeler ile organik işbirliğine gidilmelidir.

11 Kasım 2007 Pazar

Prof. Dr. Mübeccel Kıray ile Söyleşi

2. Dünya Savaşı Ertesinde Türk Metropollerinde Sosyal Değişim Kalıpları

Prof. Dr. Mübeccel Kıray ile Söyleşi
( 09.11.1994 )



Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, Mimar.
Zekâi Akay, Şehir Plancısı.

­

1945'lerin sonuna kadar dünya iktisadi buhranına rağmen Türk kentlerinde batı standartları ile özdeşleşmiş bir şehirli kitlesi bulunuyordu. 1940'larda, kentlerimizde büyük sanayi yoktu. Ancak, hizmetler ve altyapı, 19. yüzyılın başından itibaren ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde göreli olarak gelişmişti. Bu dönemde, kentlerde, batıda oluşan şehirli yaşam temposu, sosyal ve kültürel ögeleriyle benzer biçimde mevcuttu. Hatta bir ölçüde, hizmetlere ilişkin ücretli kesimin varlığı ve az gelişmiş de olsa sanayi dolayısı ile batı standartlarına uygun işçi işveren ilişkileri de görülüyordu. Örneğin tramvay grevinde görüldüğü gibi işçi hareketleri de vardı. Oysa 1950'lerden itibaren iki değişik süreç, klasik kentli orta katmanların kent içerisindeki başat konumunu alttan ve üstten kemirmeye, sıkıştırmaya başladı.
Tarımdaki mekanizasyon ve antibiyotik kullanımının kırsal alanlarda da yaygınlaşarak genel sağlık düzeyinin yükselmesi sonucunda oluşan nüfus baskısı, kırdan kentlere ilk göç dalgasını oluşturdu. Bu ilk göç dalgası ile kente gelen nüfusun gerek kent, gerekse kentsel yaşam kalıpları konusunda bilgisi yoktu. Donanımsız göçmen nüfusun kentte plansız ve donanımsız bir biçimde yerleşmesi kentin standartlarını düşürdü.
Öte yandan 2. Dünya Savaşı ertesinde gelişen büyük sermaye orta-üst -yeni zenginler- tabakası yarattı. Dolayısıyla 19. yüzyıla has kentsel modernleşmenin temsilcisi ve ürünü olan klasik orta şehirli grup, yeni gelişen gruplar arasında göreceli üstünlüğünü kaybetti: Alttan gelen göç dalgası, üstte oluşan türedi zengin gruplar, kent standartlarını temsil eden orta tabakalara ait grupları erozyona uğrattı. Avrupaya entegre olan kentli bir kültürel yaşamın kent içindeki etki alanı giderek daralmaya yüz tuttu.
O dönemin Istanbul ve Izmir'i tarım ve madencilik sektörlerindeki artık değerin toplandığı ve yönetildiği kentlerdi. Cumhuriyetin eğitim alanında getirdiği reformlar, bu reformların klasik Avrupa-rönesans çizgisine paralelliği, kentin kültürel niteliği üzerinde etkili olmuştur. Ayrıca kırsal kesimin bu dönemde kent üzerinde henüz etkisini duyurmamış olması kent yaşamında sonradan oluşacak yozlaşmalara henüz yol açmamıştı. Kısaca, bu dönemin kenti Avrupa ile aynı dalga boyunda bir kültürel yaşam tablosu sergilemektedir.
1950'lerin getirdiği kırsal göç ile türedi zengin gruplarının istilası neticesinde değişikliğe uğrayan kentsel yaşam bu kez kendine has yeni dinamikler edindi. Kırdan göç eden kesimlerin kent yaşamı içerisinde kendilerine yeni uyum mekanizmaları yaratmaları, öte yandan kent ortamında zenginleşen grupların ticari ilişkileri sonucunda dünya pazarı ile entegre olmaları nedeniyle ortaya çıkan yeni dinamikler, kentin üst yapısında değişmelere yol açtı.
Kente göç eden kırsal kesim, oldukça kapalı, kendine yeten bir ekonominin ve otarşik bir dünyanın unsurları idi. Klasik köy ortamının kültürel tekdüzeliği, bu ortamın 20-25 evden oluşan durağan yapısı, bu ortamdaki bir arada olma mekanlarının fakirliği ve yayılma mekanizmalarının folklorik pratiklerle sınırlı kalması (aşıklar tarafından 20-25 kişiye anlatılan masallar, epopeler), zaman içinde grupların kentsel yapıya uyum gösterme mekanizmalarına koşut olarak gelişmeye başladı. Sinema ve kahve biçimleri gibi toplanma alanları aşamalı olarak yeni kentlilerin sosyal ilişki ortamları içerisinde yer almaya başladı.
Bunun yanısıra, nüfusu artan kentin, etnik ve dinsel açıdan daha değişik bir kozmopolizme ulaştığı söylenebilir. Metropolleri çeşitli nedenlerle terkeden müslüman olmayan eski kentli nüfus yerine, bu kez Anadolu'nun değişik yörelerinden gelen kırsal etnik ve dinsel gruplar -henüz etnik farklılıklarının bilincinde olmamalarına ve kırda dinsel motiflerle fazla içiçe olmamalarına rağmen- dünya konjonktüründeki gelişmelere bağlı olarak bazı farklılıklar göstermeye başladılar.
Alttan gelen etki grupları olarak tanımladığımız kırsal göç unsurları patronaj ilişkileri olarak tanımlanabilecek kalıplar ile ve önce aile sonra hemşehrilik münasebetleri oluşturarak kent içerisindeki entegrasyon mücadelelerini başlattılar. San Fransisko Konferansının dünyaya empoze ettiği 'demokrasi' standartları sonucunda Türkiye'nin çok partili demokrasiye geçişi ve parlamenter demokrasinin Türk kentlerinde uygulanış biçimi, kitle partilerinin politikalarını değiştirdi. Merkez kitle partileri oy sağlamak için artık kentte belirli bir sayısal nicelik oluşturan yeni göçmenlerin desteğini sağlamak durumundaydılar. Bu nedenle ilksel aile ve hemşehrilik patronaj kalıplarına yeni bir unsur eklendi. Bu unsur siyasal popülizm idi.
Daha sonraları, soğuk savaşın dünya politik sahnesinde ortaya çıkması ile, batı metropollerinin ve özellikle Amerika Birleşik Devletlerinin Marshall Planı ile oluşturdukları teknoloji ve alyapıyı (Avrupa'daki ekonomilerin canlandırılması yanı sıra) 3. Dünya ülkelerinde de geliştirme politikaları, özellikle Vietnam yenilgisinden sonra yeterli olmamaya başladı.
ABD, bu nedenle ek politikalar geliştirdi. Wilson Prensipleri içerisinde bulunan kişisel haklar meyanında, etnik ve dinsel tutucu akımların desteklenmesi politik doktrini yeniden gündeme geldi. Sosyalist Dünya ile ölümcül bir var olma savaşına tutuşan batı dünyası ve lideri ABD, Marshall Planının getirdiği altyapıya ilişkin ögelerin yanı sıra, Vietnam yenilgisinden sonra dinsel tutucu akımları da bir üstyapı mücadele mekanizması olarak soğuk savaşın temel mücadele aracı olarak 3. Dünya ülkelerinde uygulamaya başladı. Batı ideolojik planda ikinci bir cephe açtı. Bu sürecin etkisi ile metropollerde dinsel akımlar gelişmeye başladı. Bu akımlar ABD veya ABD'nin delege ettiği Ortadoğu petrol zengini ülkeler tarafından finanse edildi. Bu olayda önemli olan, etnik ve dinsel tutucu akımların kent boyutu içerisinde yeni bir uygulama alanı bulmaları ve bu nedenle gelişmeleridir.
Deminden beri incelenen patronaj ilişkileri, bu gelişme dolayısı ile ek bir boyut daha edindiler. Önceleri aile ve hemşehrilik, daha sonra çok partili düzenin klasik patronaj ilişkileri olarak ortaya çıkan yeni tür kentsel menfaat lobileri, bu kez dinsel ve etnik tutucu grupların kent içinde yeni mücadele konumları elde etmeleri dolayısı ile değişik bir dinamik kazandılar. Kentsel ortamın bu yeni mücadele ögeleri klasik patronaj ilişkilerini de dönüştürdü.
Giderek karmaşıklaşan patronaj ilişkileri bu safhada kent içerisinde güç konumuna erişilmesi yöntemlerini de geliştirdi. Bu yeni patronaj aşaması bir yandan kişisel ilişkiler temelinde yandaş edinmenin mekanizmalarını geliştirirken öte yandan kent dokusu içerisinde göreceli etkinlik ve hatta hakimiyet alanları oluşturma stratejisini de uyguladı. Böylece bir yandan özellikle dinsel ve sonraları kısmen etnik motiflerle oluşturulan lobiler, bireylerin iş bulma, eğitim esnasında yardım görme v.b. sorunlarını patronaj ilişkileri içerisinde çözerken, öte yandan bu patronaj ilişkileri, kentsel doku içerisinde belirli yoğunlaşma adacıkları oluşturarak, bölgesel (zoning) üstünlükler elde etme yolunu seçtiler. "Kurtarılmış bölgeler", klasik politik kalıplar yerine kent içi bölgesel etki adacıkları oluşturarak gerçekleştirildi. Bu yeni patronaj ilişkisi, iş bulmak ve belirli gruplara şehir hayatı sağlamak olanağını siyasi islam ideolojisi şemsiyesi altında oluşturdu. 1970'lere kadar bilinen, klasik sağ partilerinin patronaj kalıplarından daha değişik bir kalıp getirdi. Siyisi islam, bir tür yeni tip patronaj ilişkisini temsil ederken, diğer yandan bir dünya politikası unsuru olarak, sosyalizme karşı oluşturulan metropol ülkeleri politika stratejisinin de bir aracı oldu.
Bu tür patronaj kalıpları, eskinin aile, hemşehri ve klasik oy avcılığı patronajı kalıplarının ötesinde yeni bir model getirdi. Bu defa, hemşehri ve işadamı ögeleri yanısıra, tarikatlar da patronaj sisteminin bir ögesi olarak belirdiler.
Aynı dönemde, yani 1980'lerde dünya ve Türkiye hızla değişti. 1989'da soğuk savaş batı metropollerinin zaferi ile sonuçlandı. Berlin Duvarı yıkıldı. Sovyet Devrimi başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya pür monetarist iktisadi doktrinin etkisinde kaldı. Özalizm felsefesi bu konjonktürün Türkiye'deki temsilcisi ve uygulayıcısı oldu. Bu dönemde kentleşmiş kitleler giderek para manipülasyonu ile daha fazla haşır neşir oldular. Yeni sosyal formasyonun üst katmanlarının para harcama kalıpları, kent içerisinde yeni tür para harcama ve gösterişçi tüketim kalıpları doğurdu. Türk metropollerinin yeni üst tabakasını oluşturan kesim, sosyal plandaki ifadesini oluşan zengin ortamın modern ve seküler, rekreasyonel v.b. tüketim kalıplarını tüketmeleri sosyal aşamalarının bir tescili olarak gerekli hale geldi. Bu tür harcamaları yapabilmek ise 1980'lerin Türkiye'sinin 'krema' tabakasına erişmiş kişilerin iş organizasyonu içerisinde kendi işlerinin patronu ya da büyük sermaye gruplarının yöneticisi olmaları koşulunu gerekli kıldı.
Dolayısı ile 1980'lerin Türk Metropollerinde toplum içinde başarı sağlayan grupları iki değişik kategori altında sınıflamak gerekmektedir. Birinci kategoride batı metropollerine bağlı olup, seküler değer sistemine bağlı olan unsurlar yer almaktadır. Ikinci grupta ise 1970 sonrasının soğuk savaş mantığı içerisinde 3. Dünya ülkelerinde oluşturulan tutucu akımları temsil eden ve fakat esas olarak son tahlilde yine metropol ülkelerin soğuk savaş stratejileri paralelinde üstyapısal söylem geliştiren gruplar yer almaktadır. Bu grupların sosyal pratik içerisindeki temel ayırdedici kıstaslarından en anlamlı olanı kadınlar ile ilgili tutumlarıdır.
Siyasal İslam'da kadının, iş organizasyonunda bir standarda oturması üzerinde bilinçli olarak durulmamaktadır. Klasik modernleşmede kadının sosyal açıdan anlamlı bir hayat seviyesine, iş organizasyonunda belirli bir noktaya ulaşması söz konusudur. Oysa, siyasal İslam'da durum farklıdır. Kadının sadece ev içindeki lüksüne ağırlık verilmektedir.
Kentlerde siyasal Islamın gelişmesini destekleyen bir başka unsur enformel sektörün varlığı olmuştur. Enformel sektör aile ölçeğinde üretimi gündeme getirdiği için baba otoritesini mümkün kılar. Bu kalıp, tutucu akımların gelişmesini destekleyici bir rol oynar. Ancak, aile çözülürken, baba otoritesi de azalmaktadır. Çünkü ev içindeki üretim ve tüketim düzeninde -orta sınıflaşma sürecinde- baba, artık eskisi gibi hakim değildir. Bu, ister istemez, daha seküler bir gelişmeye yol açmaktadır. Aynı şekilde sanayi banliyölerinin kentle birleşmeleri, ev içindeki insanların ev dışı faaliyetlere yönelmeleri, baba otoritesinin azalmasına ve ailenin başka düzeyde örgütlenmesine yol açan faktörlerdir.
Örneğin en tutucu partilerde bile başını bağlayarak politika yapan kadınların seçtikleri yolun aslında, kapalı ev ve aile dünyasını delmeye yönelik bir 'tampon mekanizma' olduğu söylenebilir. Yine tarikatlar içerisinde üretilen güç dengeleri yakından incelendiğinde, tarikat liderlerinin kız evlatlarının, damat yolu ile kontrol ve liderliklerini sürdürdükleri görülmektedir.
Kent içindeki alt yapılanmaların bir diğer bölümünü oluşturan etnik kimlikli gruplaşmalar, bir yandan enformatik devrim ve iletişim alanındaki gelişmelerin uluslarüstü boyuta ulaşması, aynı biçimde geleneksel kategoride, dinsel akımların da uluslarüstü nitelik kazanmalarından ötürü, her ne kadar bazı uluslarası jeopolitik desteklere sahip iseler de, ancak bu diğer iki unsurun etki alanlarının çizdikleri sınırlar dışında başarı olanağına sahiptirler. Dinsel-geleneksel ve modern-seküler akımların enformatik devrim ortamında edinebildikleri yeni tür kentsel ortak ifade paydaları giderek kentsel-uluslararası ortamlarda daha fazla etkili olmaktadır. Dolayısı ile etnik oluşumların kent içindeki örgütlenmeri ancak jeopolitik koşullara bağlı olarak var olabilecek, ama yukarıda sıralanan unsurlarla da kısıtlı kalacaktır.
Sonuç olarak, bir şehrin gelişmesini farklılaşma, uzmanlaşma ve örgütleşme boyutları içerisinde incelemek gerekir. modernleşen metropol içerisinde, bir yandan yukarıda değinilen tutucu akımlar ve bunların kent içinde örgütlenmeleri, öte yandan ulaslararası sermayenin ve bu sermayenin metropoller üzerindeki etkisinin küreselleşmesinden ötürü gelişen ticari ve sınai grupların orta katmanları etkileyebilme güçleri, gelişen yeni toplumsal muhalefet biçimlerinin oluşturacakları söylemlerin bulabilecekleri destekler, yeni ve değişen kentin parametrelerini oluşturacaktır.

15 Ekim 2007 Pazartesi

Nitelikli Emeğin Olası Güçbirliği - 2007

Nitelikli Emeğin Güçbirliği

TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Danışma Kurulu

Yeni Anayasa Taslağı ve TMMOB Yasası ile ilgili Görüş

19.10 2007



RAŞİT GÖKÇELİ- Bu açıklamalardan anlayacağınız üzere, çok yakında, Türk Mühendis Mimar Odaları Birliğinin statüsü değişebilir, şu anda odaların elinde bulunan (Anayasa md 135; 7303 sayılı TMMOB yasası ) yasal yetkiler ellerinden alınabilir.
TMMOB’ye şöyle bir öneri getirilebilir diye düşünüyorum: Muhtemel anayasal değişiklik karşısında, emeği savunabilecek olan, nitelikli emeği savunabilecek olan, bizim gibi kuruluşların üyelerinin özelliğini oluşturan, nitelikli emeği savunabilecek olan ne gibi çalışmalar yapılabilir? Bence, bunun üzerinde çok ciddi olarak düşünmenin sırası geldi.
Bu ne tür bir çalışma olabilir? Eskiden kalan bir Tüm Teknik Elemanlar Derneği macerası var. Teknik Elemanlar Derneği deneyi tabii tekrar aynı biçimde tekrarlanamaz. Yani şimdi anayasal değişiklikler ışığında, çalışanların haklarında, mesleğini uygulayan insanlar hakkında çok büyük bir geriye gidiş söz konusu. “Buna ilişkin neler yapabiliriz?” diye bir çerçeve çizmek lazım.
Bu birinci aks.
Tabii bu, Teknik Elemanlar Sendikasından da daha ötede, nitelikli emeğin çeşitli unsurlarını birleştirecek olan bir örgütlenme biçimi üzerinde düşünmek gerekecektir. Sendika mı olur, başka bir örgütlenme biçimi mi olur, düprdüz bir düşünce kuruluşu mu olur ? bilemiyorum; ama bu istikamette ciddi bir çalışma grubu oluşturmak lazım diye düşünüyorum.
İkinci önerim daha pragmatik bir öneri.
Hukuki mevzuatımızda meslek birlikleriyle ilgili yasalar var. Meslek birlikleriyle ilgili, mevcut TMMOB olarak ne tür çalışmalarımız olabilir?
Bazı meslek birlikleri oluşturmayı, yani bir strateji olarak geliştirebilir miyiz? Bunu düşünmemiz gerekiyor, konu ile ilgili bir çalışma grubunun oluşturulması gerekiyor.
Bu düşünceyi somutlarken mesleki sorumluluk sigortasıyla ilgili yaşanacak olan maceralar gelmekte aklıma. Mesleki sorumluluk sigortasıyla ilgili olarak, meslek odaları veya meslek odaları bu alanda gerekli çalışmaları yapamıyorsa, onların kuracakları, onların destekleyeceği bazı kuruluşların ne tür çabalar sarf edebileceğini düşünmemiz lazım. Bu çabaları gerçekleştirmekte geç kaldık.
Oysa TMMOB yasasında, Oda tüzüğümüzde, yönetmeliğimizde, mevcut olan iştiraklerle ilgili maddeleri çalıştırmadık, bu konuda tembellik ettik ve geride kaldık. Bu durumun sonuçlarını yaşıyoruz şu anda. Değerlendirme uzmanları bir meslek grubu oluşturdu Türkiye'de, mimarların söz konusu alanda hiçbir etkinliği yok; süreçte geri kaldılar. Aynı şekilde, buna benzer başka alanlarda bilirkişilik olsun, iş güvenliği konularında olsun, yapılmış hiçbir çalışma yok.
Şu aşamada benim söyleyeceklerim bunlar. Teşekkür ederim.
2. söz alış
RAŞİT GÖKÇELİ- Ben şöyle düşünüyorum: Ben AK Partinin yerinde olsam, Anayasa değişikliği gibi bir meseleye girmezdim. Çünkü zaten yeterli çoğunluğum var, yasaları paketler halinde çıkartırım. Demek ki, AK Parti, dış güçlere ve iç güçlere verdiği sözler dolayısıyla, belki de içinden çıkamayacağı bir maceraya da girmiş olabilir. Dolayısıyla, çok örgütlü bir toplumsal karşı çıkışla bu anayasa maceralarını da sekteye uğratabilir. Bu bakımdan, Mehmet Ali’nin ve diğer arkadaşların yaptığı konuşmalara dikkat edelim ve geniş bir birliktelik kurmaya çalışalım. Ama öte yandan, Fevzi’nin yaptığı o teknik konuşmaya teşekkür ettikten sonra bir şeyin altını çizmek istiyorum. Anayasa değişikliği olsa da, olmasa da, biz çalışanlar olarak, Mimarlar Odası olarak, nitelikli emek olarak, artık daha değişik koşullara hazırlıklı olmalıyız; hem dünyada, hem Türkiye'de. Bu açıdan da, TMMOB’yi de bu istikamette düşünmeye teşvik etmeliyiz, nitelikli emeğin bütün kesimlerini nasıl bir arada örgütleyeceğimiz konusunda çaba sarf etmeliyiz.
Teşekkür ederim.
3. söz alış
RAŞİT GÖKÇELİ- Fevzi’nin dediğini ben şöyle anladım: Yeni çıkacak olan Anayasada askerin de çok önemli bir rolü olacak; yani AK Parti’nin iddia ettiği gibi, askerin gücü silinemeyecek.