30 Haziran 2017 Cuma

Patron Çıldırdı



Patron Çıldırdı
Raşit Gökçeli, Y.Bölge Plancısı (ODTÜ),  Mimar (İTÜ)
Temmuz 2017






https://www.youtube.com/watch?v=ch0HsuYu_TI

Filmin adı: Merci Patron ! (Teşekkürler  Patron / Patron Çıldırdı)
Realizasyon: François Ruffin
Oyuncular: anonim oyuncular
Filmin Cinsi : Dokümanter
Menşe : Fransız
Çevrim yılı : 2015
Yayım tarihi : 24 şubat 2016
Süre : 1 saat 24 dakika
Dili: Fransızca
Format: DVDRiP

Dağıtım :  Mille et une productionsşirketi


Sinopsis: 

Joslin (Jocelyne) ve Serj (Serge) Klur için esmer günler başlamıştır. Valenciennes (Valansiyen) bölgesinde Poix-du-Nord ‘da  (Pua dü Nor) bulunan ve (Fransa’nın en okkalı sermaye gruplarından  LVMH)’a  ait  Kenzo kostümleri imal eden fabrikaları Polonya’ya delokalize edilmişbulunmaktadır.

Bu durumda ellili yaşlarına merdiven dayamış karı koca işsiz kalmışlardır. Üstüne üstlük evlerinin bakımı için bankadan yüklüce bir kredi çekmiş olan karı koca yaşadıkları evlerini de borçtan dolayı bankaya kaptırmak üzeredir.

Tam bu esnada sol ve ekolojist bir yerel gazetenin (Fakir) kurucusu olan bir gazeteci, Fransua Rüfen (François Ruffin) Klur’ların imdadına yetişir. Bir planı vardır: LVMH grubu başkanı  Bernard Arnauld (Bernar Arno) ve ekibinden Klur’ları kurtaracak bir para sızdırmayı düşünmektedir.

Ruffin, Belçikalı bir vergi müfettişi, solcu bir rahibe ve CGT sendikacısından ve LVMH grubunun işlerine son verdiği Samaritaine (Samariten) mağazaları çalışanlarından oluşan ekibi ile Klur’ların durumunu LVMH hissedarlarının genel kuruluna götürerek Bernard Arnauld’u Klur’lara tazminat ödemeye ikna edecek uzun bir kedi fare oyunu sahneye koyar.

Acaba bu eti budu olmayan ufacık ekip koskoca Fransız kapitalistini, Fransanın  ve dünyanın en lüks ürünleri imal eden devi tufaya getirmeyi başarabilecekler midir ?

Heyecan, gerilim, ve birbirinden gülünç sahneler dokümanter boyunca birbirini kovalar.

Neden Belgesel ?Neden “Patron  Çıldırdı” ?

Teknolojinin gelişmesi ile birlikte tüm sanat dallarında olduğu gibi sinema dalında da biçimsel ve teknik olanaklar gelişti. Biçimin sanat eserinin muhtevasına etki ettiği su götürmez. Yirmi birinci asırda üretilen bir sinema ürünün  günümüz teknik olanaklarını  kullanması gerektiği inancındayım. Günümüz seyircisi klasik sinema salonlarından çok kişisel bilgisayarları ile sanat ürünlerine ulaşıyor. Dolayısı ile klasik bir film yerine you tube ‘dan ulaşılabilen bu belgeseli tercih ettim.

Kaldı ki bu belgesel herhangi bir ürün değil, Dalının en prestijli ödülü olan 2017 Cannes Sinema Cesar’ını (Sezar) da kazanmış bir yapıt.

“Patron Çıldırdı” aynı zamanda neokapitalizmin Fransa gibi ileri derecede sanayileşmiş bir toplumda bile Kent dokusunu, sanayi yer seçimini, çalışan nüfusun iş organizasyonu içerisindeki  değişen konumunu basıl etkilediğini pek etkili bir biçimde inceleyen bir yapıt. Bu özelliği ile de mimar ve şehircileri ilgilendirmesi gerekir.

Belgeselin bir diğer özelliği ise büyük sermayenin Fransa gibi bir ülkede yer seçimi tercihlerinin kent makroformu ve çalışan nüfus ile kent yapısını nasıl etkilediğini oldukça kritik bir zaman dilimi içerisinde, Fransa’da başkanlık seçimlerinin yapıldığı bir dönemde incelemesi ve entrikanın söz konusu konjonktürden yararlanması.

Belgeselin  yakaladığı özgün  konu ve gerilim unsurlarını ustaca kullanmasına karşın fazlaca diyalog ve anlatımlara dayalı bir yönünün bulunması Fransızca bilmiyen seyirciler için bir handikap oluşturabileceğinden konuyu anlatırken hem entrikayı olanaklar ölçüsünde adım adım anlatmayı ama anlatıyı da önemli bir sosyolog ve ekonomist olan Frederic Lordon’un “Le Monde Diplomatique” teki bloğunda belgeseli  analiz eden yazı ile koşut yürütmeyi tercih ettim.

 François Ruffin’in “Patron Çılırdı” (Merci Patron) ‘u
Bir Aksiyon Filmi : “Patron Çıldırdı”

Fransa’nın en büyük kapitalistlerinden Bernard Arnauld’un (en fazla hisse sahibi ve CEO’su) sahibi bulunduğu lüks üretimin küresel liderlerinden LVMH, Fransa’nın bir taşra kentinde Kenzo kostümlerini üreten fabrikasını küreselleşmenin etkisi ile emeğin daha ucuz olduğu Polonya’ya taşımıştır.

Bu durumda fabrikanın 300 işçisi ve bu arada karı koca Klur’lar ellili yaşlarında işsiz güçsüz kalmışlardır. Poix-du Nord şehri ABD’deki Detroit benzeri hayalet bir kente dönüşmüştür.

Klur’lar üstüne üstlük evlerinin tamir bakım ve yenilenmesini kısa bir süre önce bir bankadan yüklüce bir kredi çekerek gerçekleştirdikleri için, banka kredisini de işsiz kalınca ödeyemez duruma gelmişlerdir. Çektikleri kredi 25.000 Euro’dur. Bu krediyi emekli oluncaya kadar teneşir vade, ödemeyi planlamışlardır. Ancak işsiz kalıp maaşlar kesilince bankanın evlerini icra yolu ile ellerinden almaları an meselesi haline gelmiştir.

Artık orta yaşlarına gelmiş bulunan Klur çifti iyice çaresizdir. Elekrik su v.b giderlerini ödedikten sonra geçinmek için ellerinde ayda 400 Euro kalan çift evin bir odasında soğuktan titreşerek ve bulurlarsa ekmek peynir yiyerekten gün doldurmaya çabalamaktadırlar.

Baba Klur aynen bir John Wayne filmindeki gibi, banka’nın evini almasındansa evi yakıp havaya uçurmayı düşlemektedir.

Aslında Klur’ların durumu hem alabildiğine öznel hem de alabildiğine geneldir. Küreselleşmenin getirdiği sistem içerisinde delokalizasyonlar kapitalist dünya’da harcıalem bir uygulama haline gelmiştir. Atlantiğin her iki yakasında da emekçiler bugünden yarına üstelik orta yaşlarda iken ve yeni bir işe girmek için ne yeterli donanıma ne de enerjiye sahip değil iken kendilerini işsiz güçsüz sokakta marjinalliğin ve prekaritenin kucağında esnek istihdamın pençesinde bulmaktadırlar.
Özetle Klur’ların durumu neoliberal sistemin yarattığı bir prototipten ibarettir.

“Patron Çıldırdı” analitik yada pedagojik mesajlar içermiyor. François Ruffin yalnızca bir aksiyon filmi çevirmeyi amaçlamış.

Ruffin daha 2008 küresel krizi esnasında Bernard Arnauld’nun LVMH grubu ve ECCE çalışanlarının durumuna eğilmiş birisi. O sıralarda Ecce grubundan kovulan ücretlileri savunmak için LVMH grubunun hissedarlarının toplantısına müdahil olmayı denemiş.

Yani François Fillon’un bu alanda aktivist bir “mazisi” mevcut !

Kendisi FAKİR adında ekolojist ve militan bir derginin animatörü. Grubu ile LVMH hissedarlarının toplantısına bir çeşit korsan biçimde (ama hisssedar oldukları için tamamen de yasal olarak) girip (Borsa’dan bir LVMH hissesini 70 Euro’ya alıp hissedar olabiliyor ve hissedarlar toplantısına girme hakkı elde edebiliyorsunuz. J ) işlerinden atılanların sesini duyurabilmiş.

Burada bir parantez açacağım :

Yıl 1971. Mimarlar Odası’nın İzmir Efes Otel’de Genel Kurul’u var. O güne kadar İzmir’deki lüks binaların mimarlarını ağırlamaya alışık Efes Oteli Kongre salonunu açtığı gibi salonun otel ile olan bağlantısını da açık bırakmış vaziyette.

Derken Ankara’dan, İstanbul’dan yaşları yirmi yirmi beşi bulan bir kalabalık otele dalıyor. Bunlar yeni mezun olmuş mimarlar. Ve o yıl Meslek Odası’nın yönetimi gençlerin eline geçiyor.

Ertesi gün otelin kongre salonu ile ana bölümü arasındaki geçişin kilitlendiğini bugünmüş gibi anımsıyorum. J

Elbette Ruffin’in tek hisselik hissedarları da LVMH’ın ensesi kalın hissedarlarının bulunduğu ve podyumda Bernard Arnauld’un yer aldığı ana salona alınmıyorlar. Onlar için bir yan salona dev bir ekran kurulup LVMH hissedar toplantısını ancak oradan izlemelerine izin veriliyor.

Konuya dönecek olursak Ruffin, Klur’ların imdadına yetişecektir yanına bir iş müfettişi ile bir iki militan alıp Arnauld grubundan Klur’ları kurtaracak bir tazminat koparmayı planlamaktadır.

O dönemde Fransa’da başkanlık seçimleri için hazırlıklar yapılmakta Fransa bir seçim propagandası dönemi yaşamaktadır. Üstelik Bernard Arnauld Fransa’da vergi ödememek için Belçika vatandaşı olmak üzere bir müracaatta bulunmuştur. Bu nedenle Fransa’da Arnauld aleyhinde bir kampanya yürütülmektedir. Arnauld bu kampanyadan çekinmekte hatta Belçika’ya yaptığı vatandaşlık müracaatını geri alma durumunda kalmaktadır.

Ruffin bu konjonktürü fırsat bilip Arnauld’yu  hakkında bir basın kampanyası başlatmak ile tehdit eder.

Konjonktürel olarak kamu oyunun karşısında bulunduğunu düşünen Arnauld, Klur’ların işten çıkarılma tazminatı olarak talep ettikleri 45,000 Euro’yu onlara el altından bir adamı ile gönderir. Üstelik adamlarına, kendi SERGE grubuna ait bir şirkette Baba Klur’la (CDI) süresiz bir iş akti imzalatır.

Basın kampanyası aslında bir blöftür Ruffin’in kendi FAKİR dergisinde başka elinde bir şeyi yoktur. Ama Fransa’nın seçim havasında olması, Arnauld’nun vergi ödememek için Belçika nezdine yaptığı talihsiz vatandaşlık müracaati öylesine bir hava yaratmıştır ki, Arnauld ve grubu blöfü yer.

Dokümanter bu süreci inanılmaz bir mizahi anlatım ile yansıtır. Patronun yolladığı sözde her şeyden haberdar düşük zekalı müzakereci adamla Klur’ların evinde yer alan diyaloglar (gizli kamera ile çekilmiş) belgeselin en zevkli sahnelerini oluşturmaktadır.

Belgesel bir kereliğine de olsa okka altında olanın egemeni nasıl tufaya getirdiğini göstermesi bakımından bir karşı anlatı havası da  kazanır.

Sürpriz etkisi geçtikten sonra gerçeklere dönüş bir başka boyutta olmaktadır.

Artık imkansızı istemek mümkündür !

“Sosyalist sağın kabusu “gerçekleşmiştir. Sınıf kavgası bitmemiştir. Bir biçimde sürmektedir !

Dokümanter bize küreselleşmenin sanıldığı kadar güçlü olmadığını somutta taban ile birlikte örgütlenerek istenilen sonuçlara ulaşılabileceğini, zamanını tamamlamış, işlevini yitirmiş klasik sosyalist partilerin (Fransa örneği) artık hiçbir şeyi temsil etmediklerini harika bir şekilde gösteriyor.

Nitekim 2017 seçimleri ile birlikte Fransız sosyalist partisinin sandığa gömüldüğü ortaya çıktı.

Filmin bir diğer özelliği entrika anlatımı içerisinde sosyalistlerle büyük sermayenin nasıl içiçe geçtiğini somut olarak ortaya koymasıdır.

Klur’lar için tazminat alınmış ve iş temin edilmiştir. Ancak bu anlaşma Klur’larla Arnauld arasında gizli kalma durumundadır. Aksi halde Arnauld grubu tazminatı geri isteyebilecektir. Yani belgeselin bize ve umuma iletilmesi önünde bir engel vardır.

Ancak Ruffin bu konuyu da ilginç bir biçimde aşar. Sosyalist partisine yakın bir danışmanı gizli kamera altında konuştur.

Ve;

Sosyalist partisine yakın danışman Klur’larla Arnauld arasındaki anlaşmanın bizzat sosyalistler tarafından basına sızdırıldığını gizli kamera altında açıklayıverir.

Belgeselin o sahnesi tam bir gerilim şaheseri..

Bu sayede de Klur’lar değil bizzat sosyalist partisi anlaşmayı basına sızdırdığından belgeselin yayınlanması ile Klur’lar Arnauld ile olan özel anlaşmalarını ihlal etmemiş olur ve belgesel rahatça kamuoyuna ulaşır.

  
Filmin şarkısı

(Şarlolar grubu seslendiriyor)



Fabrikaya vardığımızda
Yüzümüz pür neşe içinde ışıldıyor
Önümüzdeki sekiz saatlik vardiya
Bizi mutlandırıyor
Mutlu ve tasasız bir ruh hali içerisinde
Yoklama kartına doğru yol alıyoruz
Mavi tulumumuzu bir çırpıda giyer giymez
Anında hepimiz mutlanıyoruz

Lay lay la lay lay la ve heyy

(nakarat)

Sağol patron sağol patron
Senin için çalışmak ne büyük zevk
Çılgınlar gibi mutluyuz
Sağol patron sağol patron
Bu dünyada bizim için yaptıklarını
Bir gün tanrı sana muhakkak geri verir


Ay sonunda senden  aldığımız
Tüm paraları düşündükçe
Para pul hesabı yapmaktan
Az da olsa hepimiz utanıyoruz
Patron, evde herkes
Seni çılgıncasına seviyor
Patron sen bizim koruyucu meleğimizsin
Ve biz de senin şanını terennüm ediyoruz

Lay lay la lay lay la ve heyy


(nakarat)

Sağol patron sağol patron
Senin için çalışmak ne büyük zevk
Çılgınlar gibi mutluyuz
Sağol patron sağol patron
Bu dünyada bizim için yaptıklarını
Bir gün tanrı sana muhakkak geri verir

….

Fakat o mutlu günü beklerken
Patron, sana olan derin sevgimizi ispat etmek uğruna
Hepimiz sana mutluluğumuzun azıcık bir bölümünü
Sunmak isteriz

Rolleri değişeceğiz
Patron sen demir çubuğu eğeleyeceksin
Ve biz ise canım ciğerim  patroncuğum
Senin tasalarınla iştigal edeceğiz

Laylay la lay lay la ve heyy


Patron biz olacağız biz..
Senin payına da patroncuğum bizim için çalışmanın ruh huzuru düşecek
O zaman patroncuğum sen deliler gibi mutlu olacaksın
Patron biz olacağız biz..
Ve bizim için bugüne dek yaptıklarını patron
Bu kez biz senin için yapacağız

Lay lay la lay lay la ve heyy..


Son söz yerine (Epilogue)

Filmin başında “I love Bertrand Arnauld” Tişörtü içinde sureti haktan görünerek dolanan François Ruffin, Belgesel boyunca LVMH grubunun çalışanlarını ne kadar zor durumda bıraktığını  adım adım ve belgelere dayanarak ortaya koyar.

Film hem zayıf ile güçlü arasındaki güç dengesini baş aşağı etmesi ile hem de olağanüstü ironik ve mizahi yaklaşımı ile Fransa’daki sosyal konuları deşifre etmesi ile olağanüstü bir beğeni kazandı.

En büyük ödüllerden biri olan Cesar (sezar) ödülünü belgesel dalında kazandı. (2017)

François Ruffin ise 2017 seçimlerinde Somme 1. Bölgesinde milletvekili seçildi. Favori olan iktidardaki Macron’un listesindeki eski bir sosyalistten fazla oy aldı.

François Ruffin, Fransa’da önemli bir muhalefet grubu oluşturan “La France Insoumise” (Boyun eğmeyen Fransa) ile yol arkadaşlığı yaptı.

Elllili yaşlardaki bu gazeteci, aktivist, sinemacı, edebiyat düşkünü Fillon, Fransa’da son derecede ünlendi.

François Ruffin, küresellleşme sonucunda firmaların ve fabrikaların delokalizasyon yolu ile insanları işsiz güçsüz bırakmasına karşı ciddi bir muhalefet örgütlüyen bir aktivist, yazar, muhalif politikacı.

“Merci Patron”, “Patron Çıldırdı” filmi önemli bir sosyal sorunu mizahi açıdan dile getirmesi, patronların her zaman işin içinden sıyrılamayacaklarına dair bir umut aşılaması ile uzun süre kendinden söz ettireceğe benziyor.
.




LVMH’ın patronu Bernard Arnauld’un ise 2017 yılı rakkamlarına göre, 46,5 milyar Euro ile Fransa’nın en büyük serveti olduğu ilan edildi.

 François Ruffin’in gazetesi FAKİR

ve

Merci Patron / Patron Çıldırdı filminden görseller





Franois Ruffin’in oluşturduğu gazete : FAKİR  

- Başlığın altındaki yazı :Herkesle ya da aşağı yukarı herkesle papaz olan gazetedir.





François Ruffin “I love  Bernard Arnauld” tişörtü ile.. Herkes ya da aşağı yukarı herkesle papaz olan gazete.




Fakir gazetesi afişi :

(sosyalist partisinin seçim afişini çağrıştıran bir kompozisyon)..

Çerçevenin İçindeki yazı: “İşsizler başınızın çaresine bakın / Şimdiden 7 milyon işsiz oldunuz / ve biz (sosyalist partisi) artık kaç tane işsiz olduğunu saymayı çoktan bıraktık.






Çeşitli Merci Patron / Patron Çıldırdı afişleri.























  

Merci Patron /Patron Çıldırdı film afişi


  


François Ruffin,”I love Bernard” tişörtü ile



François Ruffin LVMH hissedarlar toplantısından LVMH gorilleri tarafından karga tulumba atılırken




Klur’ların evi: Patronun adamı  ile pazarlıkların yürütüldüğü oda. Aynı zamanda ısıtılmayan evde soğuktan korunmak için sığınılan oda.



Patronun adamı ile pazarlıklar. Gizli kamera ile  çekim..

  
  


“Şerefine çılgın patron” ! (Arnauld grubu LVMH Klur’lara tazminatı ödedikten sonra Klur’ların bahçesinde diğer Ecce işçileri ile kutlama). (Herkes I love Brenard Arnauld tişörtü giymiş vaziyette. J




İşçiler Arnauld maskesi giydirilmiş bir aktivist ile sözde “imana gelmiş” patron ile dayanışma yürüyüşünde.




François Fillon, “Merci Paatron” filmi ile, belgesel dalında kazandığı 2017 yılı Cesar ödülü ile




  












3 Kasım 2016 Perşembe

Enseyi Karartmayalım :Fahrenheit 451 Taburunun “Edebiyatta Mimarlık” Mangası Belleklerindeki Kitaplarla “Elzem Eserleri” Unutturmama Adına Hatıralar Ormanının Yolunu Tuttu




Enseyi Karartmayalım :Fahrenheit 451 Taburunun “Edebiyatta Mimarlık” Mangası Belleklerindeki Kitaplarla “Elzem Eserleri” Unutturmama Adına Hatıralar Ormanının Yolunu Tuttu

Raşit Gökçeli, Yüksek Bölge Plancısı (ODTÜ), Mimar (İTÜ)
Kasım 2016

Hikmet Temel Akarsu, Nevnihal Erdoğan, Edebiyatta Mimarlık, ( Mimarlar, İç Mimarlar, Şehir Plancıları ve Peyzaj Mimarları İçin Okunması Elzem Eserler), Çizimler : Türkiz Özbursalı, YEM Yayın, 1. Baskı, İstanbul, Eylül 2016




Nisyan üniversitesi mezunuyum. Ellerim çamaşır ipinde sallanan bir gömlek misali bomboş.

Tomas Tranströmer



Je suis diplômé de l’université de l’oubli et j’ai les mains aussi vides qu’une chemise sur une corde à linge.

Tomas Tranströmer

Baltiques, poésie Gallimard.

13 mai 2012


Giriş

Oldum olası Mimarlık diğer disiplinler ile fazlaca ilişkili olmuştur. Ancak günümüzde ülkemizde genel kültür ile bağlarını gerektiği bilimsel ciddiyet içerisinde sürdürebilmekte midir ?

Beşeri ilimler ile Mimarlık arasındaki ilişki 1960’ların Orta Doğu Teknik Üniversitesinde mevcut idi. Fakülte Sosyoloji bölümü ile İdari İlimler fakültelerinin arasında üniversite yerleşkesinin mutena bir yerinde konumlanmıştı. ABD’nin mütevelli heyeti modeline uygun biçimde kurulmuş fakültede döneme göre yeni disiplinlerden sayılan Bölge Planlama Bölümü yer almakta idi. Bölge Planlama, Mimarlık, şehircilik, sosyoloji, ekonomi bilimlerinin ara kesitinde yer alan bir disiplin idi. Üniversite kütüphanesi Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan bilimsel yayınların (Journal)lar, hepsini içinde barındıran kocaman bir bina idi. Mimarlık Fakültesinin Mimarlık ve şehircilik öğrencileri sadece yabancı dil bilmenin değil komşu disiplinlerin derslerini de seçmeli olarak alabilme imtiyaz ve olanağına sahipti.

Kaliteli bilimsel üretim için bilimsel spektrumun geniş olması bilimsel piramidin tabanının geniş olması arzu edilir. 1960’ların ODTÜ’sü dönemi için söz konusu açıdan şanslı idi.

Tüm bu olanaklar dönemin diğer üniversitelerine göre önemli bir avantajdı.

Bugünlerde açılmış bulunan iki yüz dolaylarındaki üniversitemizde onbir bine yakın öğrenci mimarlık eğitimi almakta. Elli bini aşkın mimar Meslek Odası’nda kayıtlı. Bunların  ne kadarının mesleklerini bilfiil icra ettikleri ayrı bir konu olmakla birlikte Mimarlık ya da Planlama eğitimi almış bir nüfusun varlığının ülke insan kaynağını zenginleştirmesi beklenmeli iken durum acaba günümüzde böyle midir ?

Sayısallaşan ve finans dünyasının egemenliğine giren yeni dünya düzeninde mimarlığı bekleyen nedir ?

1960’lı hatta 1970’li yıllarda mimarlar ne olduklarını topluma anlatmakta bile güçlük çekmekte idiler. Binayı inşaat mühendisi inşa ediyordu. Gerekirse elektrik mühendisi, elektrik tesisatını, makine mühendisi su ve benzeri tesisatları hallediyordu. İnşaat mühendisi varken bir de mimar hele hele plancı neyin nesi idi ki ?

Mimarlar uzun yıllar boyunca “meşruiyetlerini” Türkiye toplumuna anlatmakta zorluk çektiler. Bu satırların yazarına kalırsa durum hala da böyledir.

Ülkemiz İkinci Dünya Savaşından sonra kırsal bir toplumdan kentsel bir topluma dönüşürken kentlere akın eden kırsal kökenli topluluklar, kentin getirdiği maddi konfora ve maddi zenginleşmeye süratle uyum sağladılar. Teknik olanaklardan yararlanmasını bildiler. Beyaz eşyaları, cep telefonunu, velhasıl kitlesel tüketim araçlarını çok sevdiler.

Örnek mi istersiniz ?

2002 yılında 6 milyar TL olan hanehalkı borcu 2016’ya gelindiğinde 400 milyar TL’ye yaklaştı. Kentlerimizdeki son yeşil alanlara şık son model Alış Veriş Merkezleri kuruldu. (Sayıları Türkiye için 400’e İstanbul için 200’e yaklaştı). Kahraman bakkal AVM’ler karşısındaki savaşı yitirdi. “İnşaat ya Resul Allah” parolamız oldu. Ancak Borçlanarak da olsa rant peşinde koşan halkımız ne bozulan ekolojik dengenin ne de dünyada hakimiyetini kurmakta olan finans kapitalin kendisine kurduğu tuzağın ayırdına varamadı. Giderek betonlaşan giderek yeknesaklaşan bir kent ortamında zehirli hava soluyarak, ulaşımın bir azap haline dönüştüğü kent mekanında düşük ücretlerle iş bulsa bile günlük yolculuklarını yapamaz hale geldi. Kamusal alanın daralması ile birlikte giderek zorlaşan yaşam mücadelesinde giderek insana yabancılaşan karabasana dönüşen kentlerde ömür tüketmeye başladı.

Öte yandan dünya teknolojik aşamalardan geçerken sırası ile ve hatta aynı zamanda sayısal devrim, genetik devrim, nanoteknolojik devrim yol aldı gitti.
Kentsel yenilemenin bir çeşit tapu memuru haline gelen plancı ve mimarları bekleyen akıbet ne oldu ?

Ve… Mimar ya da Plancı Bu devrimlerin neresinde kaldı ? (Ya Total Plancı ya da Sıra kölesi)

İşin ilginç yanı mimarın, plancının bir bakıma nitelikli elemanın toplum içerisindeki statü kaybı sadece ülkemize ait bir olgu değil. Prekarite kavramı nitelikli emeğin eğretileşmesini ifade etmekte. Tüm dünyada tartışılıyor.

Finans kapital sayısal teknolojiyi, bankacılık ve finans tekniklerini kullanarak her şeyi her üretilen metayı sermayeye hem de likit sermayeye dönüştürüyor.

Çok değil daha 40 yıl önce likit sermaye ile likit olmayan sermaye (mesela gayrımenkul) birbirinden ayırd edilebiliyordu. Oysa günümüzde bir binayı inşa ettiğinizde ve o gayrımenkulü birilerini gerçek ya da tüzel kişi borçlandırarak sattığınızda, o borcu veren banka borcu seküritize ederek (finans tekniği) ikincil piyasada tedavüle -aynen likit para gibi- sokuyor ve sizin gayrımenkul aniden ve ışık hızı ile menkul değere dönüşüyor.

Ardından gene finans teknikleri ile söz konusu menkul değerler bine onbine yüzbine çarpılarak finans piyasasında dolaşıma çıkıyor.

Sermayenin organik bileşimi değişime uğruyor.

ABD’den başlayarak dünyamızı sarsan 2008 finans krizi böylesi mekanizmaların kötü niyetle finans kapital lordları tarafından istismar edilmesi sonucunda patlak verdi.

Neticede finans oligarşisi batak toksik bonoları ve devasa borçları kamusal kaynakları kullanarak finanse etti. Kriz dünya çalışanlarının sırtına bindi.

Dahası egemenler ne vergi cennetlerini ne de sahtekar para babası finans oligarklarını cezalandırdılar. Fatura işsiz kalan ve fakirleşen orta sınıfa ve emekçilere yüklendi.

Yaşadığımız kentler daha az okul daha az hastahane daha az kamusal ulaşım daha az yaşlı bakım evi daha az kreş daha az parkı bulunan, velhasıl daha az yaşanası mekanlar haline döndü.

Ve. ne mimar ne de plancının nitelikli eleman olarak bu alanda sözü duyuldu. İki yabancı dil bilen master doktora yapan nitelikli elemanlar prekaritenin yani nitelikli emeğin eğretileşmesinin kurbanı olmaktan öteye gidemediler.

Yetmedi bardağı taşıran son damlaya gelelim

Evet yetmedi. Finans kapital fiktif değerleri maddi üretimin kat be kat üstüne çıkarmakla yetinmedi. Bu kez emeği daha ucuza mal etmenin yolu olarak robotizasyon devreye girdi.

O halde 40 yıla varmadan 10 milyara dayanacak olan dünya nüfusunu (tepe noktası sonra demograflara göre artış duracak)  ve giderek küresel ısınma dolayısı ile oluşacak ekolojik felaketi önlemenin yolu nasıl bulunacak ?

Çareyi sağ sol demeden her çeşit grup aramakta. Kuşkusuz çarelerden biri herkese “vatandaşlık” geliri vermekten geçiyor.

Sözün kısası önümüzdeki 40 - 50 senede yalnızca fosil enerjiden sürdürülebilir enerjiye geçmeyeceğiz aynı zamanda klasik iş organizasyonu dönüşüme uğrayacak klasik işlerde daha az çalışacağız.

Bir de buna ortalama insan ömrünün uzamasını da ekleyelim…

Ufukta beliren yeni Dünyamızda Mimar Ya da Plancının özellikleri ne olmalı ? Eğitiminde Ne tür Değişiklikler tasarlanmalı?

Şimdi geldik mi disiplinler arası eğitimin beşeri ilimlerin ve genel kültürün Önemine ?

Bir Mimar ya da Plancı günümüzde yaşam çevresini  ilgilendiren ve birbiri ile bu denli girift ilişkiler içerisinde olan bilimsel ve kültürel donanımı nasıl elde edebilir ?

Kuşkusuz bu sorunun cevabı bir bakıma yazının başında ifade edilmeye çalışıldı ama somutta dünyanın gidişatını yorumlama kapasitesine sahip olan birinin genel kültür ögeleri ile donatılmadan bu yükün altında kalkamayacağı son derece açıktır.

Edebiyatta Mimarlık

Bu kadar teknolojik vurgudan sonra edeceğim söz kimseyi şaşırtmasın : Kişinin önce bir dünya görüşü, ideali, mefkuresi kısacası bir telos’u olmalı.

Bu da ancak felsefe ve edebiyat bilgisi ile sağlanır. Felsefe ve edebiyat beşeri ilimlerin başlangıç noktasıdır. Diğer beşeri ilimler ancak bu temeller üzerine inşa edilebilir. Ayrıca Edebiyat ile mimarlığın (sayın Prof. Dr. Celal Abdi Güzel’in YEM merkezindeki tanıtımda işaret ettiği gibi) ortak kavramlar ve kodlar kullandıkları üzerinde de durmak gerekir. Geçerken Nobel Ödülü kazanmış yazarımız Orhan Pamuk’un da mimarlık eğitimi aldığını da hatırlatırım.

Geldik elimizdeki seçkiye.

Hikmet Temel Akarsu ve Nevnihal Erdoğan tarafından hazırlanan ve Türkiz Özbursalı’nın ikonografisi ile zenginleşen bu seçki ülkemizdeki mimarlık yazınında ve mimarlık eğitimi alanında birincil derecede önemli bir eksikliği giderme yolunda atılan seçkin bir adım oluşturuyor.

Kitap bir mimar ve plancının sahip olması gereken temel edebiyat eserleri hakkında bilgiler vermekle kalmıyor, aynı zamanda sözü edilen her bir eserin okunması için inanılmaz bir müşevvik (özendirici). Zaten eğitimin bir amacı da öğrenciye konuyu sevdirerek anlatmak ve kavratmak değil midir?

Prof.Dr. Nevnihal Erdoğan’ın bence takdir edilmesi gereken bir organizasyon becerisi gösterdiği açık. Gerek projenin kaynak bulması gerekse katkı koyan akademisyen, yazar, felsefeci, çevirmen elli beş adet değerli katılımcıyı organize etmek onlardan ürün almak az iş değildir.

Seçkiler sorunlu ve nankör işlerdir. Gerek Projenin Nevnihal Erdoğan ile birlikte fikri öncüsü Hikmet Temel Akarsu gerekse katılımcıların bu zorlu çabanın altından yüzlerinin akı ile çıktıklarını söylemek isterim.

Ayrıca eserin basılmasını sağlayan YEM Yayıncılık’ı da kutlamak gerekir. Sayın Doğan Hasol’un öncülüğünde kurulan YEM Yayınları kanaatimce ülkemizde mimarlık alanında bir başına, Meslek Odası olan Mimarlar Odasından kat be kat daha fazla hizmet üretmiştir.

Edebiyatta Mimarlık Seçkisinden Tadımlık Birkaç alıntı

Son olarak kitaptan kendi adıma sevdiğim bazı alıntılara bir tanıtım makalesinin sınırları içerisinde kalarak yer vermek isterim.

-tanıtım yazısı : Hikmet Temel Akarsu – Nevnihal Erdoğan

“Ruhsal derinliği olmayan, derin bir sanatsal ve kültürel eğitimden geçmemiş, dünya kültürünü özümsememiş mimarların yapacağı yapılardan ya da düzenleyeceği çevrelerden pek tabii fazla bir şey beklenemez.” S.13

“Ütopya ve distopya yazarları kanaatimizce mimarların en çok okumaları gereken yazarlardır. Yüz yıl öncesinin güçlü distopya yazarlarının ….  Şeametler içeren kehanetleri ne yazık ki günümüzde bire birer başımıza geldi ….” S.15

-Hikmet Temel Akarsu: Savaş ve Barış’ı anlatırken terk edilmiş şehir izleğini aktarıyor bizlere.

Günümüzde gerek savaşlar gerekse ekonomik yıkımlar sonucunda birçok kent yıkılmıyor mu? Kentsel yenileme, gentrification  (mutenalaşma) bir çeşit yıkım değil mi ? ABD’de Detroit gibi kentlerin başına gelen ne ?  (rg) s.62

-Kurgusal Karelerde Mekanın ve Rengin Kullanımı Üzerine İzlenimler (Kırmızı ve Siyah) Esin Benian:

“Mimarlık ve edebiyat birbirinden farklı olmakla birlikte yaratma, kurgulama, üretme ve sunma açısından ele alındığında birbirine benzer disiplinlerdir.” S. 79

-Thomas Mann ve Büyülü Dağ Çağında Roman… Nedir Bu Yüksek Dağın Büyüsü ? Ersan Üldes:

“Aralarında köklü farklılıklar da olsa Kafka’dan Joyce’a Musil’den Broch’a modernist romancıların çoğu, bu hususta benzer eğilimler sergileyerek yapıları bir mimar ya da mühendis gözüyle inceler ve mekanı ya da olguları genelde teknik çerçeve içinde aktarırlar.” S.109

-“Burada ve Şimdi” Hissiyle Bir Şehri Tanımak (Ulysses) Emre Karacaoğlu:

“Bir mimara ya da mimar olma hedefindeki bireye aradığı ilhamı vermekte, nitelikli bir yazarın kaleminden çıkmış bir şehir romanının yerini ne tutabilir ?” s.112

Nitelikli bir çevirmenin dehasının yazarın dehasının yanısıra yer tuttuğunu ve orijinal esere katkı kattığını düşünürüm (rg); (Sabri Esat Siyavuşgil, Can Yücel, Emre Karacaoğlu)

“Bir şehirlinin şehrini nasıl deneyimlediğini Joyce’dan daha iyi anlatan br yazar daha gelmemiştir… Çünkü zaten Joyce’un Dublin’ini okuduğunda dünyanın bütün şehirlerini okumuş olacaktır.” S.115

-Yolda… Hikmet Temel Akarsu:

“Çünkü mimarlık sadece bir tasarım ve çizim sanatı değil, asında bir büyük duygudur. Ve o büyük duygunun en büyük özlemi, daha mutlu bir yaşantının kurulabileceği platoları düşlemektir.” S.157

-Varoluşa Dair Anlam Arayışı Ve Mimarlık (Kara Kitap). Emre Karacaoğlu:

“….insanın ontolojiye yönelik doyurulamaz iştahı eskiden doğaya yönelikti. Ama şehirleşme ve yerleşik hayatın yaygınlaşmasıyla bu iştahı doyuran edim / sanat dalı mimari olmuştur…” s185

-Bir “Gentrification Tragedyası: Ağır Roman”. Hikmet Temel Akarsu:

“…Sokak aralarında sanat ortamlarının “azimli” (!) hırs küpü simaları yuvalandı. Cihangir’de ev tutamayan sanatçı makulesi burada tüneyerek ortamlara yakın olmayı denedi. Camlardan havalı “techno” müzikleri ile Türkü bar melodilerinin karışımı salınır oldu sokaklara. Yalapşap dekorasyon salonları açıldı sağlı sollu. Yetersiz sermayeli gayrımenkul avcıları evleri makyaj yapıp satmak, süsleyip kiraya vermek peşine düştü. Yüz elli yıllık kagir evler yüzlerine özensizce boyalar sürmüş birer figürana dönüştü. O evlerin bir zamanlar ne denli güzel olduklarını anlamak artık mümkün değildi. Doğalgaz sayaçları kapılarda absürd birer medeniyet ögesi gibi duruyordu bundan böyle. Digitürk çanakları olur olmaz yerlerdeydi. Kurnaz iş adamları bazı katları dayamış döşemiş, hem büro hem garsoniyer olarak kullanıyordu….” S.304

“… şimdi ne demeli , nasıl demeli ? “gentrificationların Tarlabaşı” orada duruyor. Ağır Roman da burada, elimizin altında…

Okuyup bakalım. O eski günler mi güzelmiş, bugün gördüklerimiz mi ?” s.305

-Eski İstanbul’da Meyhaneler Ve Meyhane Köçekleri. Fuat Sevimay

“Evliya Çelebi İstanbul meyhaneleri için demiş ki: ”Meyhaneler vardır fasikler iş ü işret edip hanende ve sazendelerle bir hayhuy ederler ki dil ile tarif mümkün değildir” Büyük usta Reşad Ekrem Koçu, kadim şehir İstanbul’un köklü bir geleneğini anlattığı kitabına işte Evliya’nın bu sözlerini alırken…” s. 513

-Tüketim Toplumu . Elis Şimson:

“Baudrillard…  kültürel alan ekonomik alanı doğrudan etkilemekte ve hatta yönetmektedir. Kitle kültürü, reklamcılık ve pazarlama, enformasyon ve iletişim teknolojileri bugün kültürel alanın en önemli belirleyicileridir…. Bugün kapitalizmin geldiği yerin en doğru şekilde anlaşılması için öncelikle gündelik hayatın metalaşmasının incelenmesi gerekir…” s.571

Bitirirken

Edebiyatta Mimarlık seçkisi uzun erimli bir çabanın sonucu elde edilmiş bir çalışma.
Mimarlık, Planlama disiplinlerine iliği duyanlar özellikle söz konusu alanlara atılacak gençler için paha bulunmaz bir çalışma aracı.

Bölümleri birbirinden ilginç:

Mimarlığa Referans Veren Klasikler / Mimarlıktan İlham Alan Romanlar – Mimarlığa İlham Veren Romanlar / Mimarlık Sosyolojisine Dair Edebi Eserler / Seyahatnameler ve Biyografik Seyahatnameler / Ütopyalar / Bilimkurgu ve Distopyalar / Fanteziler /  Mimari Denemeler / Mimari Birer Estet Olarak İstanbul Yazarları / Mimarlık ve Sanat Kuramlarına Dair.

Kısacası arayanların bulabilecekleri yığınla malzeme.

Ey Kari (okuyucu) enseni karatma… Mimarlık ve Planlama ile ilgili bu disiplinlerin beşeri ilimler ile ilgili bilmek öğrenmek isteyeceğin bir yığın kaynağa bu seçki aracılığı ile ulaşabilirsin.

Günlerin getirdiği sana karanlık da gelse Fahrenheit 451 distopyasında her biri birer kitap ezberleyip bilgi ormanında yürüyen öncüleri hatırla.


Şimdi işte bu 2016 yılının sonbaharında Fahrenheit 451 taburunun Edebiyatta Mimarlık” mangası belleklerindeki kitaplarla “elzem eserleri” unutturmama adına hatıralar ormanının yolunu tuttu. Onlara katılıp katılmama tamamen senin elinde.