Meksika Ekonomisinin ‘Fundamentalleri’ (Ana Göstergeleri) Hakkında
Jean- François Boyer, Le Monde Diplomatique, mart 2011
Yazısından Alıntılar
Nakleden : Raşit Gökçeli
Mart 2011
‘Maquiladora’ tabir edilen tekstil endüstrisi alanında uluslararası şirketlerin taşeronluğunu yapan işletmeleri sayesinde Meksika ihracatı 1993 yılında 93 milyar ABD dolarından 2008 yılında 291 milyar dolara çıktı.
Ucuz emek ve esnek istihdam koşullarına dayanan bu ihracat hamlesi Meksika’da üretilen tekstil ürünlerinin dünya pazarına düşük fiyatlarla gönderilmesi esasına dayanmakta idi. Tekstil üretiminin yüzde yetmiş yedisi ithal girdilerinden oluşmakta idi. Meksika tekstil sanayinin yarattığı katma değer ise 1988 yılında yüzde 18,2’den 2003 yılında yüzde 8,2’ye düştü.
Devlet desteğini yitiren yerel sanayi aynı dönem içerisinde eriyip gitti. Ücretler 1994 ila 2207 yılları arasında reel olarak yüzde yirmi dört (% 24) azaldı.
….
Meksika ekonomisinin döviz girdilerinin üçüncü sırasını oluşturan Amerika göçmenlerinin ülkeye gönderdikleri döviz ile ilgili yapılan bir hesaplamaya gelince : ilgili ekonomist araştırmacılar (Cypher ve Wise) söz konusu göçmenlerin eğitim düzeyi, gördükleri eğitimin Meksika ekonomi için oluşturduğu maliyet, ve Meksika’daki yaşam maliyeti göz önüne alındığında 1994 ile 2008 yılları arasında Meksika’nın Amerika Birleşik Devletlerine 340 milyar ABD doları transfer ettiğini ve bu meblağın söz konusu göçmenlerin ülkelerine gönderdikleri döviz değerinin 1,8 katı olduğunu saptadılar.
Açıkça ifade etmek gerekirse Meksika işgücünü Amerika birleşik Devletlerine göndererek aslında ABD ekonomisini sübvanse ediyor !
23 Mart 2011 Çarşamba
30 Kasım 2010 Salı
Haydarpaşa’yı Emekli Etmemek
Haydarpaşa’yı Emekli Etmemek
Haydarpaşa Müzesi – Haydarpaşa Harem Metropoliten İstanbul Parkı
Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, mimar
Temmuz 2006
Ana fikir :
Haydarpaşa’yı müze, (Paris Quai d’Orsay) çevresini 2010 kültür başkenti İstanbul’ a uygun (New York Central Park, Londra Hyde Park örneği) bir kentsel park yapmak.
Haydarpaşa ve çevresi
Haydarpaşa’nın ve çevresinin birkaç dolar uğruna kruvaziyer liman yapılarak İstanbul kentinden soyutlanması tüm İstanbulluları ve insanlığı önemli bir kültür değerinden mahrum bırakmak anlamını taşıyacaktır.
Öte yandan Haydarpaşa ve çevresinin 19. asır sonu ve yirminci yüzyıl başındaki işlevlerini aynen sürdürmesi olanaklı görülmemektedir.
İstanbul Bağdat demiryolu’nun eski başlangıç noktası olan Haydarpaşa garından Gebze tren istasyonuna ötelenecektir.
Yine 15 – 20 milyon nüfuslu İstanbul metropolünün liman fonksiyonlarını da artık bu denli merkezi bir konumda ilelebet sürdürmek olanağı kalmayacaktır.
Ancak İstanbul’un tarihi ile bütünleşmiş, İstanbul’un Anadolu yakasının adeta “landmark” simge yapısı konumunu kazanmış bir yapının kırk elli yıllık petrol devletçikleri örneğinde olduğu gibi “kruvaziyer turizmine tahsisi edilmiş serbest bölge” haline dönüştürülmesi imparatorluk geleneğinden gelen Türkiye Cumhuriyetine ve 2500 yıllık tarihe sahip olan İstanbul’a yakışmayacaktır.
Haydarpaşa garı, İstanbul Ankara hızlı treninin Gebze’ye ulaşması, ‘marmaray’ tüp geçidinin boğazdan geçerek İstanbul’daki kamu ulaşımını kapalı bir sistem haline dönüştürmesi, hızlı tren ile İstanbul içi banliyö ve şehir kamu ulaşımının aktarma istasyonları ile birbirlerine eklemlenmeleri sonucunda kadük kalacaktır.
Bu nedenle Haydarpaşa garı’nın ve ona bağlı geniş alanların yeni bir işleve kavuşması kaçınılmazdır.
En uygun ve prestijli işlev Haydarpaşa’nın Fransa’daki Quai d’Orsay örneğinde olduğu gibi müzeye dönüştürülmesidir.
İlginçtir ki Quai d’Orsay de yıkılıp otel yapılacak iken 1973 yılında Pompidou hükümetinin çabası ile müzeye dönüştürülmüştür. Bkz: http://www.insecula.com/musee/M0048.html
2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul’un söz konusu döneme denk gelecek bazı prestij projelerini gerçekleştirmesi yararlı olacaktır.
Ancak Haydarpaşa’nın çevresindeki ve ona bağlı çok geniş alan, böylesi bir projenin New York örneğinde olduğu gibi bir “urban park” kentsel metropoliten bir park ile desteklenmesi olanağını getirmekte ve projenin bütünleşik bir müze, kentsel park konsepti ve işlevi altında kendine özgü bir nitelik edinmesine olanak vermektedir.
Avrupa Birliği’ne aday bir Türkiye’nin en önemli metropolü 2500 yıllık tarihe sahip İstanbul’un böylesi bir prestij projesi ile birlikte 2010 Avrupa Başkenti dönemini taçlandırması beraberinde birçok olanağı getirecektir.
“Avrupa’nın Asya’ya açılan kapısı” temalı bir bienal, Türkiye’li ve yabancı kalburüstü küratörler tarafından düzenlenecek Türkiye’de Modernleşme ve Avangard konulu bir sergiler kümesi mekansal olarak hem müzeye dönüştürülecek Haydarpaşa garı’nda hem de “Metropoliten Haydarpaşa - Harem Merkez Parkı’nda” yer alabilir.
Böylesi bir müzenin temel amacı emperyal geçmişe sahip, Cumhuriyet Türkiye’sinin modern yüzünü kültürel planda dünya kamuoyuna iletmek ve bu işlevi gerçekleştirir iken “kültürün özleştirilmesi” “kamusal alanların” yok olması gibi yirmi birinci yüzyılın şikayet konusu olan olgulara karşı tüm dünyaya ve Avrupa’ya alternatif bir kültürel öneri sunmak olacaktır.
Haydarpaşa ve çevresinin (bu çevre Kadıköy, Mühürdardaki katı su atık Merkezinden Harem’e uzanan “korniş” bir sahil bantı olarak tasavvur edilmelidir) fonksiyon programı uluslar arası bir fikir projesi ile belirlenmelidir.

Notlar:
Urban Parks” Kentsel Parklar
01-Central Park / New York / 843 acres / 1 acre = 4 046.85642 m2
843 x 4046,85642 = 3 411 500 m2
02-Hyde Park / London / 350 acres
350 x 4046,8562 = 1 416 400 m2
03-Jardin du Luxembourg / 23 ha
23 x 10000 = 230 000 m2
04- Haydarpaşa ve çevresi (doldurulması düşünülen alan dahil) : yaklaşık 1 300 000 m2
Haydarpaşa Müzesi – Haydarpaşa Harem Metropoliten İstanbul Parkı
Raşit Gökçeli, Y. Bölge Plancısı, mimar
Temmuz 2006
Ana fikir :
Haydarpaşa’yı müze, (Paris Quai d’Orsay) çevresini 2010 kültür başkenti İstanbul’ a uygun (New York Central Park, Londra Hyde Park örneği) bir kentsel park yapmak.
Haydarpaşa ve çevresi
Haydarpaşa’nın ve çevresinin birkaç dolar uğruna kruvaziyer liman yapılarak İstanbul kentinden soyutlanması tüm İstanbulluları ve insanlığı önemli bir kültür değerinden mahrum bırakmak anlamını taşıyacaktır.
Öte yandan Haydarpaşa ve çevresinin 19. asır sonu ve yirminci yüzyıl başındaki işlevlerini aynen sürdürmesi olanaklı görülmemektedir.
İstanbul Bağdat demiryolu’nun eski başlangıç noktası olan Haydarpaşa garından Gebze tren istasyonuna ötelenecektir.
Yine 15 – 20 milyon nüfuslu İstanbul metropolünün liman fonksiyonlarını da artık bu denli merkezi bir konumda ilelebet sürdürmek olanağı kalmayacaktır.
Ancak İstanbul’un tarihi ile bütünleşmiş, İstanbul’un Anadolu yakasının adeta “landmark” simge yapısı konumunu kazanmış bir yapının kırk elli yıllık petrol devletçikleri örneğinde olduğu gibi “kruvaziyer turizmine tahsisi edilmiş serbest bölge” haline dönüştürülmesi imparatorluk geleneğinden gelen Türkiye Cumhuriyetine ve 2500 yıllık tarihe sahip olan İstanbul’a yakışmayacaktır.
Haydarpaşa garı, İstanbul Ankara hızlı treninin Gebze’ye ulaşması, ‘marmaray’ tüp geçidinin boğazdan geçerek İstanbul’daki kamu ulaşımını kapalı bir sistem haline dönüştürmesi, hızlı tren ile İstanbul içi banliyö ve şehir kamu ulaşımının aktarma istasyonları ile birbirlerine eklemlenmeleri sonucunda kadük kalacaktır.
Bu nedenle Haydarpaşa garı’nın ve ona bağlı geniş alanların yeni bir işleve kavuşması kaçınılmazdır.
En uygun ve prestijli işlev Haydarpaşa’nın Fransa’daki Quai d’Orsay örneğinde olduğu gibi müzeye dönüştürülmesidir.
İlginçtir ki Quai d’Orsay de yıkılıp otel yapılacak iken 1973 yılında Pompidou hükümetinin çabası ile müzeye dönüştürülmüştür. Bkz: http://www.insecula.com/musee/M0048.html
2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul’un söz konusu döneme denk gelecek bazı prestij projelerini gerçekleştirmesi yararlı olacaktır.
Ancak Haydarpaşa’nın çevresindeki ve ona bağlı çok geniş alan, böylesi bir projenin New York örneğinde olduğu gibi bir “urban park” kentsel metropoliten bir park ile desteklenmesi olanağını getirmekte ve projenin bütünleşik bir müze, kentsel park konsepti ve işlevi altında kendine özgü bir nitelik edinmesine olanak vermektedir.
Avrupa Birliği’ne aday bir Türkiye’nin en önemli metropolü 2500 yıllık tarihe sahip İstanbul’un böylesi bir prestij projesi ile birlikte 2010 Avrupa Başkenti dönemini taçlandırması beraberinde birçok olanağı getirecektir.
“Avrupa’nın Asya’ya açılan kapısı” temalı bir bienal, Türkiye’li ve yabancı kalburüstü küratörler tarafından düzenlenecek Türkiye’de Modernleşme ve Avangard konulu bir sergiler kümesi mekansal olarak hem müzeye dönüştürülecek Haydarpaşa garı’nda hem de “Metropoliten Haydarpaşa - Harem Merkez Parkı’nda” yer alabilir.
Böylesi bir müzenin temel amacı emperyal geçmişe sahip, Cumhuriyet Türkiye’sinin modern yüzünü kültürel planda dünya kamuoyuna iletmek ve bu işlevi gerçekleştirir iken “kültürün özleştirilmesi” “kamusal alanların” yok olması gibi yirmi birinci yüzyılın şikayet konusu olan olgulara karşı tüm dünyaya ve Avrupa’ya alternatif bir kültürel öneri sunmak olacaktır.
Haydarpaşa ve çevresinin (bu çevre Kadıköy, Mühürdardaki katı su atık Merkezinden Harem’e uzanan “korniş” bir sahil bantı olarak tasavvur edilmelidir) fonksiyon programı uluslar arası bir fikir projesi ile belirlenmelidir.
Notlar:
Urban Parks” Kentsel Parklar
01-Central Park / New York / 843 acres / 1 acre = 4 046.85642 m2
843 x 4046,85642 = 3 411 500 m2
02-Hyde Park / London / 350 acres
350 x 4046,8562 = 1 416 400 m2
03-Jardin du Luxembourg / 23 ha
23 x 10000 = 230 000 m2
04- Haydarpaşa ve çevresi (doldurulması düşünülen alan dahil) : yaklaşık 1 300 000 m2
7 Kasım 2010 Pazar
9 Ağustos 2010 Pazartesi
Toplumsal imgelem edebiyat
Toplumsal imgelem edebiyat
Raşit Gökçeli notu
msf2000 çalışması için öneri
Özellikle son kırk yıl içerisinde küresel ölçüde egemen duruma gelen neoliberalizm, finans kapital dünya düzenini şekillendirirken geleneksel kır kent dengelerini ve yapılarını dönüştürdü.
Modernleşme ile kentleşme bir arada daha eşitlikçi daha müreffeh bir dünya ütopyası bağlamı içerisinde kurgulanırken neo kapitalizm tam tersi bir senaryoyu gündeme getirdi.
Kentler eşitsizliklerin odağı olarak sefalet içerisindeki kitleleri barındıran bir ”gecekondular gezegeni” haline dönüşürken kırlardaki geleneksel yapı da çöküntüye uğratıldı.
Çok uluslu şirketlerin dönüştürdüğü dünyada kırsal nüfus bulundukları alanları terk ederek kentler içerisindeki sefalet adalarını oluşturdu.
Kentler bir yandan da soylulaştırma, “kentsel yenileme” yöntemleri ile finans kapitalin
tutsat (mortgage) mekanizmaları ile türev finans enstrümanları oluşturma alanları haline geldi.
Bir yandan sefalet adalarının mekanı olan kent öte yandan finans kapitalin en vahşi karlarının gerçekleştirdiği kentsel yenileme mekanı olan kent.
Finansal krizlerin yıkım ve yeniden inşa faaliyetlerine aracılık eden kent mekanı bu kez finans sermayesinin doğrudan yatırım aracı olarak içine girdiği döngülerde yaşanan sıkışmalarla küresel krizin odağında yer almakta.
Kent mekânının hem sermaye birikimi ile hem de sosyal dışlanma ile böylesine doğrudan ilişkilendiği bu tarihsel dönemde mimarların rolü, bir kez daha mevcut politik ve ekonomik güçlerin yeniden üretimine hizmet edecek kentsel dönüşüm projeleri üretmek olmamalıdır. Aksine, mimarlar, neoliberal birikim rejiminin krizini, kentsel mekânın bu rejimin tahakkümünden kurtarılması için bir fırsat bilmeli, yapılı çevrenin kâr güdüsü yerine toplumsal adalet kaygısıyla üretilmesi için mücadele etmelidir. Mimarlık toplumsal dönüşümün etkin bir aracı olarak kavranmalı, mimarlık pratiği demokratik ve katılımcı toplumsal biçimlerin inşasına katkı verecek yöntemlerle üretilmelidir.
Türkiyeli mimarların örgütü olan ve 50 yıllık tarihi boyunca mimarlığın toplumsal bir hizmet olarak üretilmesini savunmuş bulunan Mimarlar Odası’nın, başkent Ankara’da faaliyet göstermekte olan Ankara Şubesi, bu doğrultuda çalışmakta olan meslek örgütlerini, sivil inisiyatifleri ve kentsel toplumsal hareketlerin aktivistlerini Mimarlığın Sosyal Forumu’nda buluşmaya çağırmaktadır. Mekansal dışlanmaya ve toplumsal adaletsizliğe karşı mücadele eden tüm kişi, kurum ve örgütleri, 21-23 Ekim 2010 tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek olan Forum’da buluşmaya çağırıyor.
Böylesi bir çağrıya edebiyatçıların katkısı ne olabilir ?
Türkiye’de edebiyat 1940 – 1980 döneminde modernizmin ütopyası ile koşut “muhalif” bir çizgi izledi.
1970’ler ile başlayan neokapitalizmin küresel gelişimi ile “post modern” akımın dünyada olduğu gibi Türkiye’de de oylum kazandığı görüldü.
Post modern gelişim beraberinde 1940 – 1980 dönemi “muhalif duruşun” da bir ölçüde edebiyatımızda terk edilmesi sonucunu getirmiş olabilir mi?
Bir zamanlar modern edebiyata yansımış olan karnavalesk muhalif duruş toplumsal imgelememizin bir ögesi değil midir ?
Eğer böyle ise, edebiyat alanındaki olası muhalif duruş toplumsal imgelememizi kapsadığı gibi “kamusal alanın” üstyapısal bir unsuru olarak da tasavvur edilebilinir mi ?
Neoliberalizmin insanı yabancılaştıran atomize eden nitelikli emeği eğretileştiren vahşi düzenine karşı çıkan fiziki plancılar, mimarlar, kent plancıları, edebiyatçılar ile elele toplumsal imgelemi yeniden ilgi odağına oturttuklarında beraberce müşterek bir ütopyanın ufkuna doğru hareketlendiklerinde “ufuk çizgisi” (Galeano’nun eğretilemesinde olduğu gibi) hep daha mı uzağa kayacak?
Raşit Gökçeli notu
msf2000 çalışması için öneri
Özellikle son kırk yıl içerisinde küresel ölçüde egemen duruma gelen neoliberalizm, finans kapital dünya düzenini şekillendirirken geleneksel kır kent dengelerini ve yapılarını dönüştürdü.
Modernleşme ile kentleşme bir arada daha eşitlikçi daha müreffeh bir dünya ütopyası bağlamı içerisinde kurgulanırken neo kapitalizm tam tersi bir senaryoyu gündeme getirdi.
Kentler eşitsizliklerin odağı olarak sefalet içerisindeki kitleleri barındıran bir ”gecekondular gezegeni” haline dönüşürken kırlardaki geleneksel yapı da çöküntüye uğratıldı.
Çok uluslu şirketlerin dönüştürdüğü dünyada kırsal nüfus bulundukları alanları terk ederek kentler içerisindeki sefalet adalarını oluşturdu.
Kentler bir yandan da soylulaştırma, “kentsel yenileme” yöntemleri ile finans kapitalin
tutsat (mortgage) mekanizmaları ile türev finans enstrümanları oluşturma alanları haline geldi.
Bir yandan sefalet adalarının mekanı olan kent öte yandan finans kapitalin en vahşi karlarının gerçekleştirdiği kentsel yenileme mekanı olan kent.
Finansal krizlerin yıkım ve yeniden inşa faaliyetlerine aracılık eden kent mekanı bu kez finans sermayesinin doğrudan yatırım aracı olarak içine girdiği döngülerde yaşanan sıkışmalarla küresel krizin odağında yer almakta.
Kent mekânının hem sermaye birikimi ile hem de sosyal dışlanma ile böylesine doğrudan ilişkilendiği bu tarihsel dönemde mimarların rolü, bir kez daha mevcut politik ve ekonomik güçlerin yeniden üretimine hizmet edecek kentsel dönüşüm projeleri üretmek olmamalıdır. Aksine, mimarlar, neoliberal birikim rejiminin krizini, kentsel mekânın bu rejimin tahakkümünden kurtarılması için bir fırsat bilmeli, yapılı çevrenin kâr güdüsü yerine toplumsal adalet kaygısıyla üretilmesi için mücadele etmelidir. Mimarlık toplumsal dönüşümün etkin bir aracı olarak kavranmalı, mimarlık pratiği demokratik ve katılımcı toplumsal biçimlerin inşasına katkı verecek yöntemlerle üretilmelidir.
Türkiyeli mimarların örgütü olan ve 50 yıllık tarihi boyunca mimarlığın toplumsal bir hizmet olarak üretilmesini savunmuş bulunan Mimarlar Odası’nın, başkent Ankara’da faaliyet göstermekte olan Ankara Şubesi, bu doğrultuda çalışmakta olan meslek örgütlerini, sivil inisiyatifleri ve kentsel toplumsal hareketlerin aktivistlerini Mimarlığın Sosyal Forumu’nda buluşmaya çağırmaktadır. Mekansal dışlanmaya ve toplumsal adaletsizliğe karşı mücadele eden tüm kişi, kurum ve örgütleri, 21-23 Ekim 2010 tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek olan Forum’da buluşmaya çağırıyor.
Böylesi bir çağrıya edebiyatçıların katkısı ne olabilir ?
Türkiye’de edebiyat 1940 – 1980 döneminde modernizmin ütopyası ile koşut “muhalif” bir çizgi izledi.
1970’ler ile başlayan neokapitalizmin küresel gelişimi ile “post modern” akımın dünyada olduğu gibi Türkiye’de de oylum kazandığı görüldü.
Post modern gelişim beraberinde 1940 – 1980 dönemi “muhalif duruşun” da bir ölçüde edebiyatımızda terk edilmesi sonucunu getirmiş olabilir mi?
Bir zamanlar modern edebiyata yansımış olan karnavalesk muhalif duruş toplumsal imgelememizin bir ögesi değil midir ?
Eğer böyle ise, edebiyat alanındaki olası muhalif duruş toplumsal imgelememizi kapsadığı gibi “kamusal alanın” üstyapısal bir unsuru olarak da tasavvur edilebilinir mi ?
Neoliberalizmin insanı yabancılaştıran atomize eden nitelikli emeği eğretileştiren vahşi düzenine karşı çıkan fiziki plancılar, mimarlar, kent plancıları, edebiyatçılar ile elele toplumsal imgelemi yeniden ilgi odağına oturttuklarında beraberce müşterek bir ütopyanın ufkuna doğru hareketlendiklerinde “ufuk çizgisi” (Galeano’nun eğretilemesinde olduğu gibi) hep daha mı uzağa kayacak?
30 Haziran 2010 Çarşamba
DeMimar Oluşumu ile İlişik Kesme Nedenlerimiz
TMMOB Mimarlar Odası
İstanbul Büyükkent Şube Genel Kurulu Ertesinde Duruş
DeMimar Oluşumu ile İlişik Kesme Nedenlerimiz
Raşit Gökçeli
Salih Şencan
mayıs 2010
1-Mimarlığın bir disiplin olarak dönüştüğü, bu dönüşümün temel nedenlerinden birinin “gayrımenkul” ün “menkul” değere dönüşme niteliği olduğu buna bağlı olarak neokapitalist sermayesinin “bir unsuru” haline dönüşen gayrımenkul ile doğrudan ilintili olan “mimarlığın” yepyeni bir bakış açısı içerisinde ele alınması gerektiği 2010 döneminin özelliklerindendir. TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Genel Kurulu, dönemin söz konusu özelliğini esastan ıskalamıştır.
2-Neokapitalist finans kapitalizminin dünyayı içine sürüklediği bunalımlar silsilesinin içerisinde “nitelikli emeğin eğretileşmesi” olgusunun mağduru ve fakat bir yandan da vahşi finans kapitalizminin kentsel dönüşüm yolu ile mevcut kentsel yerleşimlerde yoksul halk tabakalarına karşı sürdürdüğü “asimetrik düşük yoğunluklu savaşımın” dolaylı bir aktörü konumunda olan “mimarlık mesleği” mensupları ve onların “meslek odası” içerisinde görev almaya talip olan “antikapitalist” “anti küreselci” grupların klasik muhalefete ait “paradigma”lardan kopuşlarını tescil ettirmeleri, bu “yeni duruşlarını” dost düşman meslektaş gruplarına açıklıkla anlatabilmeleri gereklidir.
3-Oysa 2010 genel Kurul süreci içerisinde DeMimar oluşumu, Genel Kurul’un galibi “Çağdaş Mimarlar” grubunun “ruh ikizi” olmadığını, çok uluslu şirketlerin oluşturduğu finansal kapitalist düzen ile paradigmatik bir kopuş içerisinde bulunduğunu gereken açıklık ve netlik ile ortaya koyamamıştır.
4-“Paradigmatik kopuş” son dakika listeleri ile değil, çalışma dönemi boyunca sürdürülen ve kitlelere ulaşabilen ilkeli, disiplinli ve programatik bir çalışmanın etkili bir strateji ile bir arada yürütülmesi sonucunda olası hale gelebilir.
5-“Nispi temsil” konusundaki öneriyi bile delege listeleri ile sınırlı tutup yönetim erki ile ilintilendirmeyen,
6-Dönem içerisinde bir “Gölge Yönetim Kurulu” oluşturamayan,
7-Büyükkent içerisinde temsilcilik kurma konusunda inisyatif geliştiremeyen,
8-Diploma meslek hanelerindeki “mimar” ibaresi kaldırılarak yeni neokapitalist düzen köleleri haline getirilen “eğretileşmiş nitelikli emek”in yeni mensupları öğrenciler ile gerekli bağları kuramayan,
9-“Muhalefetini” yeni katılımlar ile pekiştirmekte de sıkıntılar yaşayan,
10-Meslek Odası’nın boş bıraktığı ya da tecimsel kulvarlarda yürütmekle yetindiği, “mesleki sorumluluk sigortası”, işyeri güvenliği, yapı denetimi, malzeme standartları ve daha nice konuda mevcut “mesleki bilimsel çalışma komiteleri” mekanizmasını, yönetimde temsilci bulundurduğu halde gerektiği biçimde “işletemeyen” DeMimar Genel Kurul sürecinde “son dakika” yönetim aday listeleri çıkartmasına karşın “meslektaş kitlesi ve kamuoyu karşısında yeterli derecede ikna edici olamamıştır.
Kitleye “Çağdaş Mimarlar” grubu ile DeMimar grubunun “ruh ikizi” olmadıkları konusunda yeterli “ikna edici” “imaj” sunulamamıştır.
Anılan nedenlerle hem “Çağdaş Mimar” hem de “DeMimar” oluşumları ile herhangi bir ilişiğimizin olmadığını, bundan böyle de olmayacağını, beyan ederiz.
İstanbul Büyükkent Şube Genel Kurulu Ertesinde Duruş
DeMimar Oluşumu ile İlişik Kesme Nedenlerimiz
Raşit Gökçeli
Salih Şencan
mayıs 2010
1-Mimarlığın bir disiplin olarak dönüştüğü, bu dönüşümün temel nedenlerinden birinin “gayrımenkul” ün “menkul” değere dönüşme niteliği olduğu buna bağlı olarak neokapitalist sermayesinin “bir unsuru” haline dönüşen gayrımenkul ile doğrudan ilintili olan “mimarlığın” yepyeni bir bakış açısı içerisinde ele alınması gerektiği 2010 döneminin özelliklerindendir. TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Genel Kurulu, dönemin söz konusu özelliğini esastan ıskalamıştır.
2-Neokapitalist finans kapitalizminin dünyayı içine sürüklediği bunalımlar silsilesinin içerisinde “nitelikli emeğin eğretileşmesi” olgusunun mağduru ve fakat bir yandan da vahşi finans kapitalizminin kentsel dönüşüm yolu ile mevcut kentsel yerleşimlerde yoksul halk tabakalarına karşı sürdürdüğü “asimetrik düşük yoğunluklu savaşımın” dolaylı bir aktörü konumunda olan “mimarlık mesleği” mensupları ve onların “meslek odası” içerisinde görev almaya talip olan “antikapitalist” “anti küreselci” grupların klasik muhalefete ait “paradigma”lardan kopuşlarını tescil ettirmeleri, bu “yeni duruşlarını” dost düşman meslektaş gruplarına açıklıkla anlatabilmeleri gereklidir.
3-Oysa 2010 genel Kurul süreci içerisinde DeMimar oluşumu, Genel Kurul’un galibi “Çağdaş Mimarlar” grubunun “ruh ikizi” olmadığını, çok uluslu şirketlerin oluşturduğu finansal kapitalist düzen ile paradigmatik bir kopuş içerisinde bulunduğunu gereken açıklık ve netlik ile ortaya koyamamıştır.
4-“Paradigmatik kopuş” son dakika listeleri ile değil, çalışma dönemi boyunca sürdürülen ve kitlelere ulaşabilen ilkeli, disiplinli ve programatik bir çalışmanın etkili bir strateji ile bir arada yürütülmesi sonucunda olası hale gelebilir.
5-“Nispi temsil” konusundaki öneriyi bile delege listeleri ile sınırlı tutup yönetim erki ile ilintilendirmeyen,
6-Dönem içerisinde bir “Gölge Yönetim Kurulu” oluşturamayan,
7-Büyükkent içerisinde temsilcilik kurma konusunda inisyatif geliştiremeyen,
8-Diploma meslek hanelerindeki “mimar” ibaresi kaldırılarak yeni neokapitalist düzen köleleri haline getirilen “eğretileşmiş nitelikli emek”in yeni mensupları öğrenciler ile gerekli bağları kuramayan,
9-“Muhalefetini” yeni katılımlar ile pekiştirmekte de sıkıntılar yaşayan,
10-Meslek Odası’nın boş bıraktığı ya da tecimsel kulvarlarda yürütmekle yetindiği, “mesleki sorumluluk sigortası”, işyeri güvenliği, yapı denetimi, malzeme standartları ve daha nice konuda mevcut “mesleki bilimsel çalışma komiteleri” mekanizmasını, yönetimde temsilci bulundurduğu halde gerektiği biçimde “işletemeyen” DeMimar Genel Kurul sürecinde “son dakika” yönetim aday listeleri çıkartmasına karşın “meslektaş kitlesi ve kamuoyu karşısında yeterli derecede ikna edici olamamıştır.
Kitleye “Çağdaş Mimarlar” grubu ile DeMimar grubunun “ruh ikizi” olmadıkları konusunda yeterli “ikna edici” “imaj” sunulamamıştır.
Anılan nedenlerle hem “Çağdaş Mimar” hem de “DeMimar” oluşumları ile herhangi bir ilişiğimizin olmadığını, bundan böyle de olmayacağını, beyan ederiz.
13 Ağustos 2009 Perşembe
Üç Öneri _mimarlara çağrı 6.6.2009 söz alışlar
Mimarlara Çağrı Toplantısı – Raşit Gökçeli söz alışları
6.6.2009
(birinci söz alış)
RAŞİT GÖKÇELİ- Teşekkürler.
Odanın altından zeminin kaydığı çok net belli. Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu kuruldu mimarlık mesleği 400 mesleğin dışında sayıldı. Böylelikle yedi meslek ayrı tutulunca sorun kalmaz sandık.
Ama iş öyle değil. Örneğin şu anda değerlendirme uzmanlığıyla ilgili bir kurum kuruluyor, yönetişim esasına bağlı olarak. Türkiye'nin sistematiği yönetişim esasına göre birtakım yetkilerin tam anlamda hükümette değil, hükümetin kanadının azınlıkta olduğu, fakat sivil toplum adı altında, ama aslında özel sektörün hâkim olduğu bir yapıya teslim ediliyor, hadise bu.
Eğitimle ilgili hadise de bence bu. Akreditasyon meselesine baktığımızda mesela İngiltere'de akreditasyon konseptinin ortaya belirgin şekilde çıkması, uluslararası kapitalizmin, finans kapitalizminin iyice başat hale gelmesi ve uluslararası arenada rekabet edebilme gereğiyle koşut ve eş zamanlı olduğunu görmekteyiz.
Dolayısıyla siz meslek grubu olarak, bütün dünyanın tanıdığı bir akreditasyon sistemine dayanmak zorundasınız ki uluslararası piyasada iş yapabilesiniz.
Böylesi bir sorunla karşı karşıyayız. Bunun altından bu Mimarlar Odası yapısı ile çıkılamayacağı gün gibi açık.
Bu nedenle daha önceki “mimarlara çağrı” toplantılarında bazı önerilerde bulunmuştum.
Elbette ki mevcut çağrı metnini de imzaladım. Çağrı metninde yer alan nispi temsil önerisi kanımca biraz eksik yanları bulunsa da.
Nispi temsil ilksinin bence yönetim kurullarına da genişletilmesi lazım, hiçbir zarar da doğmaz bundan. O zaman demiştik ki peki, Odayı mı bekleyelim, yani o adamların, baştaki, yönetimdeki, kireçlenmiş beyinlerin keyfini mi bekleyelim?
Hayır, gölge yönetim kurulları oluşturalım önerisini getirmiş idim.
Ama bunun için talep lazım. Gölge yönetim kurulu, gölge genel kurul oluşturulması, böylelikle meslek odası seçimlerine katılacak alternatif grupların hiç olmazsa kendi aday listelerini kendi iç bünyeleri içinde bizzat kendileri nispi temsil esasına göre belirlemeleri mümkündür. Yönetmeliktir, şudur, budur, vesaire, onları beklemeksizin söz konusu pratik derhal hayata geçirilebilir, bugün dahi geçirilebilir. Yani bunun için yönetmelik beklemek zorunda değiliz.
İkinci bir önerim, yönetimlerin mesleki kamuoyu baskısı oluşturularak program bütçe oluşturmaya zorlanması idi;
Bu da son derece mümkün.
Ortaya etkili 300, 500 tane meslektaş çıkar bu konudaki taleplerini kamuoyuna açıklar.
Bu tür uygulamalar batıda var. Üstelik bu uygulamalar meslek örgütlerinin statülerinde de yer almış durumda.
Bulgaristan’ın statüsünde, RIBA’nın statüsünde, böylesi hükümler mevcut. Yüz (100) tane meslek erbabı çıktığı zaman o yüz (100) meslek örgütü üyesinin öne sürdüğü öneriyi, teklifi, meslek kuruluşları, kendi genel kurullarında önerge olarak tartışmaya mecburlar.
Bir de şunu da önerebiliriz: Oda denetimlerinin bağımsız denetim firmalarına, “audit” firmalarına yaptırılması konusunda baskı yapılabilir.
Tüm bu öneriler, eğer gerçek bir toplumsal talep mevcut ise, hemen yapılabilir.
Gerçekçi olalım, bu kireçlenmiş yönetimlerin imkansız gördüğü şeyleri hemen isteyelim.
(ikinci söz alış )
RAŞİT GÖKÇELİ-
2010’a doğru bir pozisyon, vaziyet almaktan, kendimizi ifade etmekten, problematik bir duruştan bahsedildi. Bundan bahsederken ister istemez Oda’nın şu andaki durumuyla ilgili çok ciddi yöneltilecek bazı eleştiriler var, onlar akla geliyor.
Birincisi Oda’nın Avrupa Birliğiyle ilgili olan tutumu. Oda ne yapıyor bu konuda? Avrupa Birliği’nde birtakım kararlar alınıyor, bu kararlar doğrudur, onun peşinden gidelim diyor. Halbuki şu anda Avrupa Birliği’nin kendisi bu kararları tartışıyor, şu anda 27 tane ülke birbirleriyle boğaz boğaza gelmiş vaziyetteler.
Lizbon şartı olsun, Bolkenstein direktifi olsun bir çok konuda ciddi tartışmalar cereyan ediyor Avrupa Birliği’nin içerisinde.
AB’de nitelikli emeğin eğretileştirildiği, nitelikli emeğin değersizleştirildiğine ilişkin çok ciddi tartışmalar mevcut. Dolayısıyla bu meselelere ilişkin bir bakış açısı olmadan, şu andaki Mimarlar Odası yönetiminin mevcut yönetimler içerisinde belki de en gerici bir yönetim olduğu mimarlara anlatılmadan bu işin içinden çıkmamızın –tartışma grubu olarak- bence olasılığı yok.
Teknik Üniversite’nin kararını yerinde buluyorum, şöyle ki, Avrupa Birliği’nde aramadı akreditasyonu, Amerika’da aradı, çok da isabetli bir iş yapmış İTÜ. Çünkü Amerika’dakiler tam kapitalist sistemle uyum içerisinde çalışıyorlar, onun kuralları çerçevesinde çalışıyorlar, ama hiç olmazsa daha gerçekçi işler yapıyorlar o sistemin mantığı içerisinde.
Bir başka hadise de tüketici örgütleriyle ilişkiler konusuna nasıl bakmamız gerektiği mimarlık meslek grubu olarak.
Elbette mimarlık mesleğinin deprem, eki eserleri koruma vesaire gibi sorunları var, ama bence mimarinin esas sorunları artık finans ve kapitaldir.
Bugün artık her tür yapıyı (gayrımenkul) ışık hızıyla bir finans değerine tahvil ediyorlar ve bu değerler de borsalarda tedavül ediyor, edebiliyor. Mortgage’in (tut-sat) hadisesinin özelliği budur. Bu özellik sadece Amerika’ya veya Avrupa'ya ait bir özellik de değil, evrensel bir özellik, İran da kendi sistemini kurmuş, aynı sonuca ulaşmış. Yani 2008 sonundan 2009’a doğru giderken gayrımenkul alanındaki meşhur kriz doğuran köpükler orada da oluşmuş. Dolayısıyla bu yeni olgulara ilişkin bazı görüşler ileri sürmemiz gerekecek ki kitlesel bir ilgi oluşturabilelim ya da mesleğin itibar ve meşruiyetini sağlayabilelim.
Elbette bu söz alış çerçevesinde ilk konuşmamda belirttiğim üç tane önerim önceliklidir.
Eğer bir iş yapacaksak biz başkalarını beklemeyeceğiz, kendimiz başlayacağız.
6.6.2009
(birinci söz alış)
RAŞİT GÖKÇELİ- Teşekkürler.
Odanın altından zeminin kaydığı çok net belli. Ulusal Mesleki Yeterlilik Kurumu kuruldu mimarlık mesleği 400 mesleğin dışında sayıldı. Böylelikle yedi meslek ayrı tutulunca sorun kalmaz sandık.
Ama iş öyle değil. Örneğin şu anda değerlendirme uzmanlığıyla ilgili bir kurum kuruluyor, yönetişim esasına bağlı olarak. Türkiye'nin sistematiği yönetişim esasına göre birtakım yetkilerin tam anlamda hükümette değil, hükümetin kanadının azınlıkta olduğu, fakat sivil toplum adı altında, ama aslında özel sektörün hâkim olduğu bir yapıya teslim ediliyor, hadise bu.
Eğitimle ilgili hadise de bence bu. Akreditasyon meselesine baktığımızda mesela İngiltere'de akreditasyon konseptinin ortaya belirgin şekilde çıkması, uluslararası kapitalizmin, finans kapitalizminin iyice başat hale gelmesi ve uluslararası arenada rekabet edebilme gereğiyle koşut ve eş zamanlı olduğunu görmekteyiz.
Dolayısıyla siz meslek grubu olarak, bütün dünyanın tanıdığı bir akreditasyon sistemine dayanmak zorundasınız ki uluslararası piyasada iş yapabilesiniz.
Böylesi bir sorunla karşı karşıyayız. Bunun altından bu Mimarlar Odası yapısı ile çıkılamayacağı gün gibi açık.
Bu nedenle daha önceki “mimarlara çağrı” toplantılarında bazı önerilerde bulunmuştum.
Elbette ki mevcut çağrı metnini de imzaladım. Çağrı metninde yer alan nispi temsil önerisi kanımca biraz eksik yanları bulunsa da.
Nispi temsil ilksinin bence yönetim kurullarına da genişletilmesi lazım, hiçbir zarar da doğmaz bundan. O zaman demiştik ki peki, Odayı mı bekleyelim, yani o adamların, baştaki, yönetimdeki, kireçlenmiş beyinlerin keyfini mi bekleyelim?
Hayır, gölge yönetim kurulları oluşturalım önerisini getirmiş idim.
Ama bunun için talep lazım. Gölge yönetim kurulu, gölge genel kurul oluşturulması, böylelikle meslek odası seçimlerine katılacak alternatif grupların hiç olmazsa kendi aday listelerini kendi iç bünyeleri içinde bizzat kendileri nispi temsil esasına göre belirlemeleri mümkündür. Yönetmeliktir, şudur, budur, vesaire, onları beklemeksizin söz konusu pratik derhal hayata geçirilebilir, bugün dahi geçirilebilir. Yani bunun için yönetmelik beklemek zorunda değiliz.
İkinci bir önerim, yönetimlerin mesleki kamuoyu baskısı oluşturularak program bütçe oluşturmaya zorlanması idi;
Bu da son derece mümkün.
Ortaya etkili 300, 500 tane meslektaş çıkar bu konudaki taleplerini kamuoyuna açıklar.
Bu tür uygulamalar batıda var. Üstelik bu uygulamalar meslek örgütlerinin statülerinde de yer almış durumda.
Bulgaristan’ın statüsünde, RIBA’nın statüsünde, böylesi hükümler mevcut. Yüz (100) tane meslek erbabı çıktığı zaman o yüz (100) meslek örgütü üyesinin öne sürdüğü öneriyi, teklifi, meslek kuruluşları, kendi genel kurullarında önerge olarak tartışmaya mecburlar.
Bir de şunu da önerebiliriz: Oda denetimlerinin bağımsız denetim firmalarına, “audit” firmalarına yaptırılması konusunda baskı yapılabilir.
Tüm bu öneriler, eğer gerçek bir toplumsal talep mevcut ise, hemen yapılabilir.
Gerçekçi olalım, bu kireçlenmiş yönetimlerin imkansız gördüğü şeyleri hemen isteyelim.
(ikinci söz alış )
RAŞİT GÖKÇELİ-
2010’a doğru bir pozisyon, vaziyet almaktan, kendimizi ifade etmekten, problematik bir duruştan bahsedildi. Bundan bahsederken ister istemez Oda’nın şu andaki durumuyla ilgili çok ciddi yöneltilecek bazı eleştiriler var, onlar akla geliyor.
Birincisi Oda’nın Avrupa Birliğiyle ilgili olan tutumu. Oda ne yapıyor bu konuda? Avrupa Birliği’nde birtakım kararlar alınıyor, bu kararlar doğrudur, onun peşinden gidelim diyor. Halbuki şu anda Avrupa Birliği’nin kendisi bu kararları tartışıyor, şu anda 27 tane ülke birbirleriyle boğaz boğaza gelmiş vaziyetteler.
Lizbon şartı olsun, Bolkenstein direktifi olsun bir çok konuda ciddi tartışmalar cereyan ediyor Avrupa Birliği’nin içerisinde.
AB’de nitelikli emeğin eğretileştirildiği, nitelikli emeğin değersizleştirildiğine ilişkin çok ciddi tartışmalar mevcut. Dolayısıyla bu meselelere ilişkin bir bakış açısı olmadan, şu andaki Mimarlar Odası yönetiminin mevcut yönetimler içerisinde belki de en gerici bir yönetim olduğu mimarlara anlatılmadan bu işin içinden çıkmamızın –tartışma grubu olarak- bence olasılığı yok.
Teknik Üniversite’nin kararını yerinde buluyorum, şöyle ki, Avrupa Birliği’nde aramadı akreditasyonu, Amerika’da aradı, çok da isabetli bir iş yapmış İTÜ. Çünkü Amerika’dakiler tam kapitalist sistemle uyum içerisinde çalışıyorlar, onun kuralları çerçevesinde çalışıyorlar, ama hiç olmazsa daha gerçekçi işler yapıyorlar o sistemin mantığı içerisinde.
Bir başka hadise de tüketici örgütleriyle ilişkiler konusuna nasıl bakmamız gerektiği mimarlık meslek grubu olarak.
Elbette mimarlık mesleğinin deprem, eki eserleri koruma vesaire gibi sorunları var, ama bence mimarinin esas sorunları artık finans ve kapitaldir.
Bugün artık her tür yapıyı (gayrımenkul) ışık hızıyla bir finans değerine tahvil ediyorlar ve bu değerler de borsalarda tedavül ediyor, edebiliyor. Mortgage’in (tut-sat) hadisesinin özelliği budur. Bu özellik sadece Amerika’ya veya Avrupa'ya ait bir özellik de değil, evrensel bir özellik, İran da kendi sistemini kurmuş, aynı sonuca ulaşmış. Yani 2008 sonundan 2009’a doğru giderken gayrımenkul alanındaki meşhur kriz doğuran köpükler orada da oluşmuş. Dolayısıyla bu yeni olgulara ilişkin bazı görüşler ileri sürmemiz gerekecek ki kitlesel bir ilgi oluşturabilelim ya da mesleğin itibar ve meşruiyetini sağlayabilelim.
Elbette bu söz alış çerçevesinde ilk konuşmamda belirttiğim üç tane önerim önceliklidir.
Eğer bir iş yapacaksak biz başkalarını beklemeyeceğiz, kendimiz başlayacağız.
29 Temmuz 2009 Çarşamba
Bauhaus yok mu bir yedeğin ?
Bauhaus yok mu bir yedeğin ?
Bauhaus : Modernleşmenin Tasarımı
Derleyen : Ali Artun, Esra Aliçavuşoğlu
İletişim Yayınları, Sanat Hayat dizisi :16
Raşit Gökçeli
Yüksek Bölge Plancısı, Mimar
Temmuz 2009
Ali Artun’un Esra Aliavuşoğlu ile derlediği “Bauhaus: modernleşmenin tasarımı” sanat hayat dizisinin on altıncı kitabı olarak İletişim yayınları tarafından yayınlandı.
Kitap, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin “Türkiye’de Mimarlık, sanat, Tasarım Eğitimi ve Bauhaus’un tartışıldığı bir sempozyum içerisinde yer alan birbirinden değerli akademik sunumları kapsamakta.
Bauhaus akımı modernleşen dünyada sanatı ve mimariyi klasik akademik kanondan kopartıp kapitalist üretimin kitlesel gereksinmeleri ile buluşturmuştur. Ancak Bauhaus çeşitli dönem ve rejimlerin ötesine taşarak adeta aşkın bir nitelik kazanarak, mimariyi ve sanatı çeşitli modernleşme akım ve çabalarının yanı sıra, onlarla koşut bir yol izleyen bir yöntem ve teori olarak adeta her birine uyum sağlamıştır. Bauhaus bu özelliği ile ilginç bir sanatsal ve sosyal bukalemun rolü oynamıştır denilebilir.
Ayrıca Bauhaus’un geç Osmanlı ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin sanat, eğitim, mimari politikaları üzerinde de kayda değer etkileri olmuştur.
Ali Artun “Türk Modernleşmesi ve Bauhaus, Geometrik Modernlik Bauhaus enternasyonali ve Türkiye’ Sanat” başlıklı makalesinde, Osmanlı modernleşmesi ve Alman kültürel nüfuzunu anlatırken, Wilhelm Almanya’sı ile Osmanlı arasındaki yoğunlaşan ilişkilere işaret ediyor. “Alman nüfuzu 1908’deki Meşruti devrim ve Birinci Dünya Savaşı ertesindeki kısa aralıklar hariç, İkinci Dünya savaşı sonuna kadar bütün etkinliğiyle sürecektir. İşte Bauhaus kültürü, bu tarihsel / siyasal çerçevede, yeni yeni kurumlaşan ‘Türk Eğitimini’ne tercüme olmuştur.” (1; s.185) … “Bauhaus’un sözcüsü Walter Gropius’tur. Hareketin tarihine, yakın zamanlara kadar koruduğu resmiyeti kazandıran, onun yazdıkları olmuştur.”… (1; s185) … “Nazi rejiminin okulu kapatmasının ardından Amerika’ya göçen Bauhaus, özgür dünya’nın, liberalizmin, Uluslararası Stil’in tasarım dili haline gelir. Oysa çağdaş araştırmalar, Bauhaus hadisesinin, Almanya’nın tarihinde Gropius’un onu sıkıştırdığı iki dünya savaşı arası dönemden çok daha önceki ve sonraki zamanlara yayıldığını gösterir.” (1; s.187) demektedir.
Bauhaus’un modern kapitalist dünyanın üretim gereksinmeleri ile ilişkisini temellendirmek için Ali Artun’un makalesinden birkaç alıntı daha vermek gerek:
Muthesius ‘dan bahsederken : “…1904 yılında çıkarılan bir yasayla, ilk aşamada altmış bir uygulamalı sanatlar okulunda atölyeler kurulur ve böylelikle, malzemeyi, işlevselliği, imalat sürecini temel almayan geleneksel eğitime son verilir. Üretimin endüstrileşmesini ve piyasanın kapitalistleşmesini hesaba katan modern tasarım pedagojisine geçilir.” (1; s.188)… “Bu ilke, Sovyetler’dekilerdekilerin yanı sıra Alman örneklerinde esinlenilerek kurulan Türkiye’deki Köy Enstitüleri’nde de uygulanacaktır.”… (1; s.188) … “Bauhaus’u hazırlayan önemli bir diğer girişim Werkbund’dur… Werkbund, sanat, zanaat, sanayi ve ticareti kaynaştırarak ‘kapitalizmle kültürü uzlaştırabilmeye’ çabalar.”… (1; s.188) … “Arts and Crafts Almanya’ya transfer olduğunda… Werkbund ve Bauhaus’un modernist- işlevsel ideolojisine dönüşür. (zikreden Jacques Rancière) … Sanat sanayinin, mimarlık mühendisliğin, güzel sanatlar uygulamalı sanatların, form işlevin, bireysel deha devletin ve sermayenin, hayal gücü aklın, düş bilincin … güdümüne girmiştir.” (1; s.189)
“Muthesius ‘Werkbund Tezleri’ başlıklı manifestosunda evrensel olarak geçerli, şaşmaz, gelişmiş beğeninin… ancak standartlaşma sayesinde mümkün olacağını bildirir.” (1; s.190)
“Bay Werkbund olarak da alınan Behrens, …Almanya’nın elektrik endüstrisi devi AEG’nin baş mimarı ve tasarımcısı olur. Gelecekte Bauhaus’u yönetecek Gropius’u, Meyer’i ve Mies van der Rohe’yi yardımcılığına alır.” (1; s .190)
“Nazi rejiminin hem savaş, hem de iletişim araç ve teknolojilerinin tasarımında; ayrıca, Walter Benjamin’in terimleriyle ‘siyasetin estetikleştirilmesi’nde Bauhaus öğrencileri kadar, kadroları da görev alır.” (1; s.191)
“Bauhaus, başka başka merkezlerde başka başka adlarla bürünen enternasyonali temsil eder: Bu enternasyonalin merkezleri Londra (Arts and Crafts), Amsterdam (de Stijl) Paris (pürizm), Berlin (Jugendstil, Bauhaus), Viyana (kinetizm) ve Moskova’dır (konstrüktivizm).”
Ali Artun’un yazısı bize modernleşen dünyanın, kapitalizmin kitlesel üretim gereksinmesinin sanat ve mimari alanlarında karşılığını Bauhaus ideolojisi ile bulmasına ait mekanizmaları önümüze sermekte.
Seçkiye dönecek olursak :
Ali Artun’un giriş yazısından sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Nazan Erkmen’in Bauhaus’u Marmara Üniversitesi ile bağlamlandıran ön yazısı yer almakta.
Daha sonra Esra Aliçavuşoğlu,“Bauhaus Geleneği ve Günümüz sanatına Yansımaları” yazısında ülkemizdeki tatbiki sanat okullarının tarihsel bir açılımını kurucularından da örnekler vererek ele almakta.
John V. Maciuika’nın Bauhaus düşüncesini irdeleyen uzun makalesi “Deutcher Werkbund ve Osmanlı İmparatorlığu : Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Tasarım Reformu; Ekonomi Politikası ve Dış Politika” başlığını taşıyor.
Maciuika bu yazısında 1914 Werkbund kongresini anlatırken kongredeki iki gruptan birinin lideri Hermann Muthesius’un (diğer grup lideri Henry van der Velde) ilkelerinden bahsederken : “…Bundan böyle , diyordu Muthesius, mimaride, endüstride ve uygulamalı sanatlarda oluşturulacak standartlaştırılmış ‘tipler’, Alman imalatçılarının tüketim ve ihraç malları üretiminde ciddi bir artış sağlayacaktı” demekte (1; s.36) devamında: “Bu Almanya’nın ekonomik refah düzeyini yükseltip uluslararası alandaki gücünü artırmakla kalmayacak, küresel ticaret sahasında bütünleşmiş, kendi bilincinde olan ve niteliksel olarak üstün bir ‘Alman stili’ de yaratacaktı. “ (1; s.36) Bu arada Maciuika’nın makalesi okunduğunda Werbund üyeleri arasında Bayer, Benz, ve Bosch gibi şirketler bulunduğu da anlaşılmakta.
Maciuika, Muthesius’un Werbund bildirisindeki önerisinin tarihsel açıdan bakıldığında “ kılavuz ilkeleri, özel sektörün geniş kesimlerini ve küresel ticari dağıtımı devlet güdümünde yeniden düzenleme amacı taşıyan yeni ulusal politikaların, estetik çerçevesinde ifade edilmiş olmakla birlikte en önemli boyutunu oluşturduğunu”n altını çizmekte. (1; s. 37)
Maciuika’ya göre, “bu, mimarların ve tasarımcıların yalnızca karakteristik nesneler ya da binalar tasarlayarak değil, siyasi ekonomik ve endüstriyel düzenlemelerle ilgili kilit meselelerde izlenecek ulusal politika tartışmalarında merkezi bir konuma yerleşerek de tarih yapmaya giriştikleri tarihsel bir andır.” (1; s.37)
Seçki Bilgi Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Dekanı İhsan Bilgin’in Bauhaus’u yaratan dönemin özgül koşullarını irdeleyen “Bauhaus’un Zamanı ve Yeri” adlı makalesi ile devam ediyor.
Seçkinin bir sonraki makalesi ODTÜ Mimarlık Fakültesi Araştırma, tasarım, Planlama ve Uygulama Merkezi, eğitim ve Araştırmada Strateji geliştirme ve Veritabanı Birimi yöneticisi Doç. Dr. Emel Aközer’in Mimarlığın özgürlüğü adlı makalesi ile devam ediyor. Aközer bu makalede Bauhaus’un “bilim tarihçisi Thomas S. Kuhn’un kullandığı ifadeyle, konstelasyon’una” karşılık gelen yönü üzerinde duruyor.
ODTÜ’de yardımcı doçent olan Mine Özkar ise makalesinde “Soyut Düşünme ve yaparak Öğrenme: temel Tasarım Eğitiminin Amerika’daki Başlangıçları” adlı yazısında temel tasarım Eğitimi ile Bauhaus arasındaki ilişkileri irdeliyor.
ODTÜ Mimarlık Fakültesi MATPUM merkezinde proje asistanlığı yapan ve ODTÜ’de doktora çalışması yürüten Derya Yorgancıoğlu, makalesinde “20. Yüzyılın İlk Yarısında Bauhaus fikirlerinin Amerika Kıtasındaki Yolculuğu” nu irdeliyor.
Yardımcı Doçent Ümit Celbiş, ise makalesinde “Bauhaus’un Alman tasarım Kültürüne Etkilerini” ele almakta, “Bauhaus’un 20. yüzyılın başında, yeni yaşam biçimlerinin ve ona ait nesnelerin biçimlendirilmesinde öncü bir rol oynayan, pedagojik, kültürel ve endüstriyel önemli etki yapan bir kurum” olduğunun altını çiziyor.
Hacettepe Üniversitesi edebiyat fakültesi Sanat tarihi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Zeynep Yasa Yaman, “Bauhaus ve Söylemleştirilen İç Mekan anlayışı: Yeni Yaşam, Yeni Dekorasyon, Yeni Mobilya” adlı makalesinde Bauhaus’un “Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümetleri, aydınları, entelektüelleri, bürokratları üzerindeki etkisini irdeliyor. Zeynep Yasa Yaman’a göre: Cumhuriyet için başka tür bir modernlik özlemi, başka tür aile ve yaşam biçimi öne çıkmış, bu düşüncenin biçimsel kurulumu ve kuramı için Bauhaus öğretisine başvurulmuştur.” (1; s.210)… “Walter Gropius’un 1919 tarihli manifestosunda ‘zanaatçı ile sanatçı arasındaki sınıfsal ayrımı yok etmeye, geleceği hep birlikte kavramaya ve biçimlendirmeye, yeni bir inancı milyonlarca işçiyle kübikleştirmeye’ yönlendiren ‘çağrısı’ Türkiye Cumhuriyeti’nde, ‘Türk milletinde sınıf farkı yoktur’ söylemiyle Anadolu ve köylü gerçeği üzerinden yorumlanıyordu.” (1; s.210).
Doç. Dr. Duygu Köksal, “Cumhuriyet İdeolojisi ve Estetik Modernizm: Baltacıoğlu, Yeni Zamanlar ve Bauhaus” adlı makalesinde “erken dönem cumhuriyet Türkiye’sinde modernist sanat, aydınlar tarafından ne tamamıyla kabul edildi, ne de totaliter Avrupa rejimlerinde ve Sovyet Rusya’da olduğu kadar reddedildi ve kovuşturmaya uğradı” demekte (s.253) ayrıca Köksal, Gazi Terbiye Enstitüsü’nün 1929 yılındaki kuruluşunda Baltacıoğlu’nun kurum için hazırladığı yenileştirme tasarısını da Bauhaus’un etkisi göz önünde bulundurarak irdelemekte.
Prof. Dr. Kaya Özsezgin yeni Adam, Baltacıoğlu ve Sanat” adlı makalesinde Yeni Adam dergisi, Baltacıoğlu, ve dönemin önde gelen kültür adamlarını tanıtmakta.
Prof. Hasan Pekmezci “Bahaus Etkisindeki Eğitim Programları” başlığı altında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü ve Bauhaus (Yeni İnsanın Tasarımı- Yeni bir Toplumun Tasarımı) adlı makalesinde Gazi Eğitim Enstitüsü Resim – İş Bölümü’nün Bauhaus hareketiyle ilişkisi ve bu ilişkinin Türkiye’deki yansımalarını incelemekte.
Mustafa Aslıer, Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu Eğitim İlkelerinin Çalışma Yöntemlerinin Uygulanmasında Alman Bauhaus ve Werrunstschule Adlı Okulların Etkinlikleri adlı makalesinde tatbiki Güzel Sanatlar Okulu deneyimini anlatıyor. Makalede Almanya’dan gelen Prof. Dr. Schneck, okulun çekirdek kadrosunu oluşturan Hayrullah Örs, Hakkı İzet ve Sait Yada ev okulun eğitim programları incelenmekte.
Bircan Ak, “Bauhaus, Schneck ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu (DTGSO)” adlı makalesinde, okul tarihi ayrıntılı olarak verilmekte.
Prof Erol Eti, “Bauhaus Güncellemeleri” adlı makalesinde “Bauhaus örnekli bir öğretim kurumu olan Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nun gelişmiş bir Köy Enstitüsü olarak varlık gösterdiğini ifade edebiliriz” savı yer almakta.
Prof Ali Teoman Germaner “İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi reform çalışmaları kapsamında yer Alan Temel Sanat Eğitim Dersi ve Uygulandığı On Yıllık Süre (1970-1981) Üzerine” adlı makalesinde kurumun YÖK kuruluşundan önceki deneyimini ele almakta.
İTÜ’den Doç. Dr. Belkıs Uluoğlu “İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin Kuruluş Yılları: Holzmeister, Bonatz, Diğerleri ve Mimarlık Eğitiminin Örgütlenmesinde Orta Avrupalı İzler” adlı makalesinde belgelere dayalı ilginç bulgular yer almakta. Kemali Söylemezoğlu’nun arşivinden intikal ettiği anlaşılan belgeler “1928’den itibaren de Technische Hochshule sistemiyle biçimlenen İTÜ’nün geçmişindeki Orta Avrupa etkisi”ni ortaya koyuyor. Uluoğlu’na göre. “İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde Bina 1-2-3 olarak adlandırılan kürsülerce verilen derslerin içeriğine bakıldığında, bu derslerin esasını bina tipolojilerinin oluşturduğu görülür, bu da Beaux-Arts’ın klasikçi-kompozisyoncu üslubunun bina elemanları esaslı bilgisinin tersine, ‘tip’in önem kazandığı bir dile işaret eder; bu da dönemin modernist söylemiyle bire bir örtüşür.” (1; s.371).
ODTÜ’de doktora öğrenciliği devam eden mimar Y. Yeşim Uysal, “ODTÜ mimarlık fakültesi Mimarlık Bölümü’nde 1956-1980 Yılları Arası Eğitim sistemi” adlı makalesinde, “1950’li yıllardan itibaren eğitimde Amerikan yaklaşımlarının kurumsallaşması ve Bauhaus’un Amerika bağlamında ortaya çıkan kurumsal yapısının Türkiye’ye taşınması” irdeleniyor. Uysal’ın makalesi ODTÜ’nün kuruluşunda rol oynayan Prof. Charles Abrams raporunda yer alan ilginç saptamalara yer vermekte. Buna göre Abrams raporunda, ‘Temel Tasarım’ ilkelerini göz ardı eden mevcut mühendislik okullarını eleştirmekte, “finansal bilgi ve deneyimin yerleşmemiş olmasını da mesleği gerileten faktörlerden biri” olarak görmektedir.
Yeri gelmişken, finans bilgi ve deneyimlerinin öneminin 1955’li yıllarda altını çizen yaklaşımın hayli öngörülü olduğunu vurgulamak isterim.
İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu, “İçimizdeki Bauhaus : İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Eğitim Programları” adlı makalesinde, Bauhaus’un bir tarihçesi verilmekte ve Bauhaus Dessau Tasarım Yüksekokulu eğitim programı incelenmektedir. Makale, “yirminci yüzyılın önde gelen avangard isimlerinden hemen hemen herkesin yolunun” Bauhaus ile kesiştiğini saptamakta. Balcıoğlu, Bauhaus örneğinden hareketle eğitimin “bir iş değil, çağın ötesine geçmeyi hedefleyen, kuram ve inançla yüklü, güçlü bir ekiple durmadan süren bir arayış” olduğunu da vurguluyor.
Prof. Günay Atalayer, “Tekstil sanatları Eğitiminde Bauhaus’un İzleri” adlı makalesinde, tekstil Sanatları Bölümü’nün kuruluşundaki uygulama anlayışını ve günümüzde söz konusu anlayıştan arda kalanları irdeliyor.
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotograf Bölümü Başkanı Prof Dr. Barbaros Gürsel makalesinde, Bauhaus’un fotograf sanatı ile ilişkisini ele almakta.
Prof Şerife Atlıhan, “Cumhuriyet’ten 1970’li Yıllara kadar Öğretmen Okullarındaki Sanat eğitiminde Bauhaus Benzeri Uygulamalar” adlı makalesinde, ağılıklı olarak Köy enstitüleri modeli üzerinde durmakta.
Prof Dr. İnci Deniz Ilgın, “Tasarımda Referans Olarak Gündelik Yaşam: Cincinnati Üniversitesi Örneği” adlı makalesinde, Cincinatti örnek olay biçimince anlatılmakta.
Prof. Dr. Güngör Güner, “El Sanatları, tasarım ve Bauhaus İlişkisi Kapsamında Karşılaştırmalı Olarak Türkiye, Japonya, Almanya” adlı makalesinde, Gropius’un “Mimarlar, heykeltıraşlar, hepimiz zanaata dönmeliyiz…. El işini becermek hiçbir sanatçının kaçınamayacağı bir şeydir. Yaratıcı biçimlendirmenin ana kaynağı bu alandadır” sözlerine yer vererek başlıyor. Güner, Japonya’daki Nagoya Güzel Sanatlar Üniversitesi Tasarım Bölümü’nü bir Bauhaus örneği olarak inceliyor.
Gülsüm Baydar, “Çağdaş Kültür ve Bauhaus başlığı altında “Nesne Anlam, Mimarlık: Bugünden Bauhaus’a” adlı makalesinde Bauhaus’a özgü “ileri teknoloji ile endüstri öncesi dönemlerden kaynaklanan zanaatler arasında bağlantı kurulması” sorunsalını ele almakta.
Baydar’a göre “…yeni kabul edilen teknolojilerin mimarlık alanına eklemlenişinin gündeme gelmesi ve … zanaat dünyasına gönderme yapılması, günümüzle Bauhaus mirası arasında yeni tür bir bağlantının kurulabileceğine işaret ediyor.” (1; s.492). Baydar : “… Ancak mimari tasarımda ağırlığı giderek artan dijital teknolojiler, Bauhas’un farklı yüzlerini yeniden gündeme getirmesi açısından ilginç..” yorumunda bulunuyor. (1; s.494). Baydar konuya “… mimarlık disiplinlerinin temel varsayımları açısından (kanon) göz atmakta yarar var.” (1; s.494) diyor. Gene Baydar, “…bu yapılırken mimarlık tarihinin getirdiği biçimsel, dolayısıyla da kültürel ve anlamsal yükten kurtulmanın esas olması”na (1; s.494) vurgu yapıyor ve “Bauhaus programlarında tarih derslerinin olmaması bunun en çarpıcı kanıtı” (1; s.494) savını öne sürüyor. Baydar’a göre “…Bauhaus okulunda ortaya çıkan ürünler yaratıcısının imzasını taşıyan eşsiz eserler olarak değil, biçimi maddeselliğinden türeyen ve seri üretime uygun tasarlanmış ürünler tasarlanmış ürünler olarak kimliklendiriyor.” (1; s.495). Baydar, “…Yani Bauhaus’un bilinçli bir karşı çıkış olarak öne sürdüğü yapı-ustası mimar figürü, dijital mimarlıkta kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaya başlıyor.” (1; s.501) demekte.
Baydar’ın yaklaşımı Bauhaus’un günümüzdeki izdüşümlerinin ne olabileceğine ilişkin son derece ilginç kuramsal saptamalar içermekte.
Yardımcı Doç. Dr. Emre Zeytinoğlu “Bauhaus ve Avangard Piyasa” adlı makalesinde Gropius’un “ … sanat galerilerinin birer depo ve ticarethane olarak sanatı tutsaklaştırdığı ve devletin ideolojik mekanları haline gelen müzelerin” ortamında sanatın “… ancak mimari bir model içerisinde canlandırıldığında kendi yaşamsallığına kavuşabileceğine” (1; s.505) ilişkin görüşünü irdelemekte.
Zeytinoğlu : “Bauhaus, sanatın ve çokça da bilimin ilham verdiği bir mimari ortaya koyuyordu. Ve bu mimari, ….. disiplinlerarası bir bütündü…” (1; s.510) dedikten sonra, “…disiplinlerarası bütüncül bir model eğer bir mimari oluşturacaksa, bunun için disiplinleri bir arada tutacak, hatta belki işlev yönünde denetleyecek bir organizasyona gereksinim duyulacaktı. Gropius’un en önemli özelliği, böyle bir organizasyonu üstlenmiş olmasıdır.” (1; s.511) demekte. Zeytinoğlu’na göre “ Bauhaus’un sanata bakışındaki en önemli nokta, ona işlev yüklemek ve böylece onu özerklik üzerine kurulan bir piyasadan kurtarmaktı. Bugünün koşullarına göre söylersek, buna ‘sanatı neo-liberal piyasalardan ve sermaye iktidarının yol açtığı siyasi tahakkümlerden geri çekmek’ diyebilir miyiz? Bu pekala söylenebilir.” (1; s.513) savını öne sürüyor.
Yardımcı Doç. Dr. Gökçe Dervişoğlu, “Tasarımın Stratejik İletişimdeki Rolü” adlı makalesinde, sanat yönetimi alanını irdeliyor, bilgi yönetimi ve strateji, tarsım ve işletme eğitiminin buluşması, tasarımcının yeni rolü ve tasarım araştırmasının öneminin artması, tasarım yönetiminin sorunları üzerinde duruyor.
“Bauhaus : Modernleşmenin Tasarımı” seçkisi Türkiye’de uygulamalı sanat eğitiminin önemli figürlerinden Sait Yada’nın “Tatbiki Güzel Sanatlar Okullarının Doğuş Sebepleri ve Fonksiyonları” adlı uzun incelemesi ile son buluyor.
Bauhaus’un yirminci asır maceraları
Bauhaus’un yirminci asır modernizasyonuna koşut olarak çeşitli rejimlerle ilginç bir sembiyotik ilişki kurabilmesi seçkide yer alan Maciuika’nın Chakraborty’nin Bauhaus ve Kültür (2) seçkisinde yer alan “Wilhemine precedents for Bauhaus” (Bauhaus’un Wilheim Almanya’sındaki öncü izleri) makalesinde de vurgulanmakta.
Maciuika, Alman mimari ve tasarımını bütüncül olarak kavrayabilmek modernleşen devletin çıkarları, filizlenen tüketim toplumu, uluslararası rekabet koşulları ve küreselleşmenin, tasarım ve tasarımcıların kültürüne ne biçimde etki ettiğini hesaba katmakla mümkündür.” demektedir (2;s.25)
Aynı seçkide yer alan Greg Castillo’nun “The Bauhaus in Cold War Germany” (Soğuk Savaş Almanyası’nda Bauhaus) adlı makalesi İkinci Dünya savaşı sonrasında Amerika’ya yerleşmiş olan Gropius’un fikir ve yöntemlerinin soğuk savaş sırasında Amerika Birleşik devletleri tarafından Almanya’nın yeni düzene intibak ettirilmesi doğrultusunda kullanıldığını anlatır. “… Yalnızca beş senede, Gropius Amerikan göç makamları tarafından ‘yabancı düşman’ statüsünde algılanan bir göçmenden Amerika’nın kültür elçisi ve kentsel planlama alanında demokratik yaklaşımlar konusunda uluslar arası bir otorite durumuna gelebildi.” (2; s181) Aynı yazı Gropius’un Almanya’nın işgal bölgesinde CIA ile ilişkili olarak bulunduğunu ifade ediyor. Castillo’nun yazısına göre Gropius’un Almanya’daki faaliyetleri Amerika’nın avangard kültürü demokratik demokratik ifade özgürlüğü olarak lanse ettiği dönem ile çakışmaktadır. Castillo, savaş sonrası dönemde Ulm okulu gibi projelerde Gropius’un ‘modern pedagoji demokratik hedefleri’ destekleyen bir unsurdur tezinin de rol oynadığını, Ulm okulu projesinin temel amaçlarından birinin de savaş sonrası Alman toplumunda aktif kesimlerin komünist kampa eğilim göstermesinin önüne geçmek olduğunu belirtir. (2; s.184-185)
Bauhaus’un yirminci asır modernizmine tasarım alanında verdiği yanıt ismen terk edilmiş gibi görünmesine karşın birçok farklı koşul ve politik rejim altında geçerliliğini korumasını sağlamıştır.
Dolayısı ile Bauhaus ve onun en ilginç ve önde gelen teorisyenlerinden biri olan Gropius’un günümüzde sahnede olsalar idi hangi tür yaklaşımlar içerisinde olabilecekleri akla gelecek bir soru olabilir.
Bauhaus yok mu bir yedeğin ?
Artık küreselleşmiş ve finans kapitalin ön aldığı bir dünyada 21. yüzyıla ait bir Bauhaus’un önem verebileceği alanlardan birinin nano teknoloji ve bu teknolojilerin malzemeler ve inşaat teknikleri üzerinde muhtemel etkileri olabileceğini varsayabiliriz.
Bauhaus’un 21. yüzyıla ait muhtemel programatik yaklaşımlarından biri de enerji planlaması ve ekolojik yaklaşımların tasarıma etkisini kuramsallaştırmak olabilirdi.
Ancak bana kalırsa teorik yönü tamamen ağır basan Gropius mimari ve tasarım açısından hayli heretik bir yaklaşım sayılsa da farklı bir alana daha el atardı.
Özellikle dijital tekniklerin ağırlık kazanmasından sonra gayrımenkul değerlerin finans mekanizmaları ile ışık hızı ile menkul değerlere dönüşebilmesi (tut sat /mortgage mekanizmaları ve bunların son krizin tetiklenmesindeki tetikleyici etkileri düşünüldüğünde) bence Gropius’un ve Bauhaus okulu kuramcılarının ilgisini çekecekti.
Yirmibirinci asırdaki Gropius, ‘yapı ustası - mimar denklemnin yanı sıra ‘gayrımenkul finansmanı uzmanı – mimar’ denklemi ile karşımızda arz- ı endam edebilirdi.
İşte o yüzden derim ki : “Bauhaus yok mu bir yedeğin ?”
Ali Artun, Esra Aliçavuşoğlu tarafından yayım dünyasına kazandırılan “Bauhaus : Modernleşmenin Tasarımı”, mimarlık, tasarım ve bu disiplinlerin sanat ve hayata dair etkileşimleri alanında önemli bir referans çalışması olmakla kalmıyor aynı zamanda ülkemiz modernleşmesi ile koşut olarak gelişen mimarlık ve tasarım eğitiminin de kapsamlı bir tarihçesini sunuyor.
Kaynakça:
1-Ali Artun, Esra Aliçavuşoğlu, (editörlüğünde), Bauhaus: Modernleşmenin Tasarımı, Türkiye’de Mimarlık, Sanat, Tasarım Eğitimi ve Bauhaus, İletişim Yayınları, Sanat - Hayat dizisi 16, İstanbul, 2009.
2-Kathleen James- Chakraborty, (editor) Bauhaus Culture, from Weimar to the Cold War, University of Minnesota Pres Minneapolis – London,
Bauhaus : Modernleşmenin Tasarımı
Derleyen : Ali Artun, Esra Aliçavuşoğlu
İletişim Yayınları, Sanat Hayat dizisi :16
Raşit Gökçeli
Yüksek Bölge Plancısı, Mimar
Temmuz 2009
Ali Artun’un Esra Aliavuşoğlu ile derlediği “Bauhaus: modernleşmenin tasarımı” sanat hayat dizisinin on altıncı kitabı olarak İletişim yayınları tarafından yayınlandı.
Kitap, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin “Türkiye’de Mimarlık, sanat, Tasarım Eğitimi ve Bauhaus’un tartışıldığı bir sempozyum içerisinde yer alan birbirinden değerli akademik sunumları kapsamakta.
Bauhaus akımı modernleşen dünyada sanatı ve mimariyi klasik akademik kanondan kopartıp kapitalist üretimin kitlesel gereksinmeleri ile buluşturmuştur. Ancak Bauhaus çeşitli dönem ve rejimlerin ötesine taşarak adeta aşkın bir nitelik kazanarak, mimariyi ve sanatı çeşitli modernleşme akım ve çabalarının yanı sıra, onlarla koşut bir yol izleyen bir yöntem ve teori olarak adeta her birine uyum sağlamıştır. Bauhaus bu özelliği ile ilginç bir sanatsal ve sosyal bukalemun rolü oynamıştır denilebilir.
Ayrıca Bauhaus’un geç Osmanlı ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin sanat, eğitim, mimari politikaları üzerinde de kayda değer etkileri olmuştur.
Ali Artun “Türk Modernleşmesi ve Bauhaus, Geometrik Modernlik Bauhaus enternasyonali ve Türkiye’ Sanat” başlıklı makalesinde, Osmanlı modernleşmesi ve Alman kültürel nüfuzunu anlatırken, Wilhelm Almanya’sı ile Osmanlı arasındaki yoğunlaşan ilişkilere işaret ediyor. “Alman nüfuzu 1908’deki Meşruti devrim ve Birinci Dünya Savaşı ertesindeki kısa aralıklar hariç, İkinci Dünya savaşı sonuna kadar bütün etkinliğiyle sürecektir. İşte Bauhaus kültürü, bu tarihsel / siyasal çerçevede, yeni yeni kurumlaşan ‘Türk Eğitimini’ne tercüme olmuştur.” (1; s.185) … “Bauhaus’un sözcüsü Walter Gropius’tur. Hareketin tarihine, yakın zamanlara kadar koruduğu resmiyeti kazandıran, onun yazdıkları olmuştur.”… (1; s185) … “Nazi rejiminin okulu kapatmasının ardından Amerika’ya göçen Bauhaus, özgür dünya’nın, liberalizmin, Uluslararası Stil’in tasarım dili haline gelir. Oysa çağdaş araştırmalar, Bauhaus hadisesinin, Almanya’nın tarihinde Gropius’un onu sıkıştırdığı iki dünya savaşı arası dönemden çok daha önceki ve sonraki zamanlara yayıldığını gösterir.” (1; s.187) demektedir.
Bauhaus’un modern kapitalist dünyanın üretim gereksinmeleri ile ilişkisini temellendirmek için Ali Artun’un makalesinden birkaç alıntı daha vermek gerek:
Muthesius ‘dan bahsederken : “…1904 yılında çıkarılan bir yasayla, ilk aşamada altmış bir uygulamalı sanatlar okulunda atölyeler kurulur ve böylelikle, malzemeyi, işlevselliği, imalat sürecini temel almayan geleneksel eğitime son verilir. Üretimin endüstrileşmesini ve piyasanın kapitalistleşmesini hesaba katan modern tasarım pedagojisine geçilir.” (1; s.188)… “Bu ilke, Sovyetler’dekilerdekilerin yanı sıra Alman örneklerinde esinlenilerek kurulan Türkiye’deki Köy Enstitüleri’nde de uygulanacaktır.”… (1; s.188) … “Bauhaus’u hazırlayan önemli bir diğer girişim Werkbund’dur… Werkbund, sanat, zanaat, sanayi ve ticareti kaynaştırarak ‘kapitalizmle kültürü uzlaştırabilmeye’ çabalar.”… (1; s.188) … “Arts and Crafts Almanya’ya transfer olduğunda… Werkbund ve Bauhaus’un modernist- işlevsel ideolojisine dönüşür. (zikreden Jacques Rancière) … Sanat sanayinin, mimarlık mühendisliğin, güzel sanatlar uygulamalı sanatların, form işlevin, bireysel deha devletin ve sermayenin, hayal gücü aklın, düş bilincin … güdümüne girmiştir.” (1; s.189)
“Muthesius ‘Werkbund Tezleri’ başlıklı manifestosunda evrensel olarak geçerli, şaşmaz, gelişmiş beğeninin… ancak standartlaşma sayesinde mümkün olacağını bildirir.” (1; s.190)
“Bay Werkbund olarak da alınan Behrens, …Almanya’nın elektrik endüstrisi devi AEG’nin baş mimarı ve tasarımcısı olur. Gelecekte Bauhaus’u yönetecek Gropius’u, Meyer’i ve Mies van der Rohe’yi yardımcılığına alır.” (1; s .190)
“Nazi rejiminin hem savaş, hem de iletişim araç ve teknolojilerinin tasarımında; ayrıca, Walter Benjamin’in terimleriyle ‘siyasetin estetikleştirilmesi’nde Bauhaus öğrencileri kadar, kadroları da görev alır.” (1; s.191)
“Bauhaus, başka başka merkezlerde başka başka adlarla bürünen enternasyonali temsil eder: Bu enternasyonalin merkezleri Londra (Arts and Crafts), Amsterdam (de Stijl) Paris (pürizm), Berlin (Jugendstil, Bauhaus), Viyana (kinetizm) ve Moskova’dır (konstrüktivizm).”
Ali Artun’un yazısı bize modernleşen dünyanın, kapitalizmin kitlesel üretim gereksinmesinin sanat ve mimari alanlarında karşılığını Bauhaus ideolojisi ile bulmasına ait mekanizmaları önümüze sermekte.
Seçkiye dönecek olursak :
Ali Artun’un giriş yazısından sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Nazan Erkmen’in Bauhaus’u Marmara Üniversitesi ile bağlamlandıran ön yazısı yer almakta.
Daha sonra Esra Aliçavuşoğlu,“Bauhaus Geleneği ve Günümüz sanatına Yansımaları” yazısında ülkemizdeki tatbiki sanat okullarının tarihsel bir açılımını kurucularından da örnekler vererek ele almakta.
John V. Maciuika’nın Bauhaus düşüncesini irdeleyen uzun makalesi “Deutcher Werkbund ve Osmanlı İmparatorlığu : Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Tasarım Reformu; Ekonomi Politikası ve Dış Politika” başlığını taşıyor.
Maciuika bu yazısında 1914 Werkbund kongresini anlatırken kongredeki iki gruptan birinin lideri Hermann Muthesius’un (diğer grup lideri Henry van der Velde) ilkelerinden bahsederken : “…Bundan böyle , diyordu Muthesius, mimaride, endüstride ve uygulamalı sanatlarda oluşturulacak standartlaştırılmış ‘tipler’, Alman imalatçılarının tüketim ve ihraç malları üretiminde ciddi bir artış sağlayacaktı” demekte (1; s.36) devamında: “Bu Almanya’nın ekonomik refah düzeyini yükseltip uluslararası alandaki gücünü artırmakla kalmayacak, küresel ticaret sahasında bütünleşmiş, kendi bilincinde olan ve niteliksel olarak üstün bir ‘Alman stili’ de yaratacaktı. “ (1; s.36) Bu arada Maciuika’nın makalesi okunduğunda Werbund üyeleri arasında Bayer, Benz, ve Bosch gibi şirketler bulunduğu da anlaşılmakta.
Maciuika, Muthesius’un Werbund bildirisindeki önerisinin tarihsel açıdan bakıldığında “ kılavuz ilkeleri, özel sektörün geniş kesimlerini ve küresel ticari dağıtımı devlet güdümünde yeniden düzenleme amacı taşıyan yeni ulusal politikaların, estetik çerçevesinde ifade edilmiş olmakla birlikte en önemli boyutunu oluşturduğunu”n altını çizmekte. (1; s. 37)
Maciuika’ya göre, “bu, mimarların ve tasarımcıların yalnızca karakteristik nesneler ya da binalar tasarlayarak değil, siyasi ekonomik ve endüstriyel düzenlemelerle ilgili kilit meselelerde izlenecek ulusal politika tartışmalarında merkezi bir konuma yerleşerek de tarih yapmaya giriştikleri tarihsel bir andır.” (1; s.37)
Seçki Bilgi Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Dekanı İhsan Bilgin’in Bauhaus’u yaratan dönemin özgül koşullarını irdeleyen “Bauhaus’un Zamanı ve Yeri” adlı makalesi ile devam ediyor.
Seçkinin bir sonraki makalesi ODTÜ Mimarlık Fakültesi Araştırma, tasarım, Planlama ve Uygulama Merkezi, eğitim ve Araştırmada Strateji geliştirme ve Veritabanı Birimi yöneticisi Doç. Dr. Emel Aközer’in Mimarlığın özgürlüğü adlı makalesi ile devam ediyor. Aközer bu makalede Bauhaus’un “bilim tarihçisi Thomas S. Kuhn’un kullandığı ifadeyle, konstelasyon’una” karşılık gelen yönü üzerinde duruyor.
ODTÜ’de yardımcı doçent olan Mine Özkar ise makalesinde “Soyut Düşünme ve yaparak Öğrenme: temel Tasarım Eğitiminin Amerika’daki Başlangıçları” adlı yazısında temel tasarım Eğitimi ile Bauhaus arasındaki ilişkileri irdeliyor.
ODTÜ Mimarlık Fakültesi MATPUM merkezinde proje asistanlığı yapan ve ODTÜ’de doktora çalışması yürüten Derya Yorgancıoğlu, makalesinde “20. Yüzyılın İlk Yarısında Bauhaus fikirlerinin Amerika Kıtasındaki Yolculuğu” nu irdeliyor.
Yardımcı Doçent Ümit Celbiş, ise makalesinde “Bauhaus’un Alman tasarım Kültürüne Etkilerini” ele almakta, “Bauhaus’un 20. yüzyılın başında, yeni yaşam biçimlerinin ve ona ait nesnelerin biçimlendirilmesinde öncü bir rol oynayan, pedagojik, kültürel ve endüstriyel önemli etki yapan bir kurum” olduğunun altını çiziyor.
Hacettepe Üniversitesi edebiyat fakültesi Sanat tarihi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Zeynep Yasa Yaman, “Bauhaus ve Söylemleştirilen İç Mekan anlayışı: Yeni Yaşam, Yeni Dekorasyon, Yeni Mobilya” adlı makalesinde Bauhaus’un “Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümetleri, aydınları, entelektüelleri, bürokratları üzerindeki etkisini irdeliyor. Zeynep Yasa Yaman’a göre: Cumhuriyet için başka tür bir modernlik özlemi, başka tür aile ve yaşam biçimi öne çıkmış, bu düşüncenin biçimsel kurulumu ve kuramı için Bauhaus öğretisine başvurulmuştur.” (1; s.210)… “Walter Gropius’un 1919 tarihli manifestosunda ‘zanaatçı ile sanatçı arasındaki sınıfsal ayrımı yok etmeye, geleceği hep birlikte kavramaya ve biçimlendirmeye, yeni bir inancı milyonlarca işçiyle kübikleştirmeye’ yönlendiren ‘çağrısı’ Türkiye Cumhuriyeti’nde, ‘Türk milletinde sınıf farkı yoktur’ söylemiyle Anadolu ve köylü gerçeği üzerinden yorumlanıyordu.” (1; s.210).
Doç. Dr. Duygu Köksal, “Cumhuriyet İdeolojisi ve Estetik Modernizm: Baltacıoğlu, Yeni Zamanlar ve Bauhaus” adlı makalesinde “erken dönem cumhuriyet Türkiye’sinde modernist sanat, aydınlar tarafından ne tamamıyla kabul edildi, ne de totaliter Avrupa rejimlerinde ve Sovyet Rusya’da olduğu kadar reddedildi ve kovuşturmaya uğradı” demekte (s.253) ayrıca Köksal, Gazi Terbiye Enstitüsü’nün 1929 yılındaki kuruluşunda Baltacıoğlu’nun kurum için hazırladığı yenileştirme tasarısını da Bauhaus’un etkisi göz önünde bulundurarak irdelemekte.
Prof. Dr. Kaya Özsezgin yeni Adam, Baltacıoğlu ve Sanat” adlı makalesinde Yeni Adam dergisi, Baltacıoğlu, ve dönemin önde gelen kültür adamlarını tanıtmakta.
Prof. Hasan Pekmezci “Bahaus Etkisindeki Eğitim Programları” başlığı altında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü ve Bauhaus (Yeni İnsanın Tasarımı- Yeni bir Toplumun Tasarımı) adlı makalesinde Gazi Eğitim Enstitüsü Resim – İş Bölümü’nün Bauhaus hareketiyle ilişkisi ve bu ilişkinin Türkiye’deki yansımalarını incelemekte.
Mustafa Aslıer, Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu Eğitim İlkelerinin Çalışma Yöntemlerinin Uygulanmasında Alman Bauhaus ve Werrunstschule Adlı Okulların Etkinlikleri adlı makalesinde tatbiki Güzel Sanatlar Okulu deneyimini anlatıyor. Makalede Almanya’dan gelen Prof. Dr. Schneck, okulun çekirdek kadrosunu oluşturan Hayrullah Örs, Hakkı İzet ve Sait Yada ev okulun eğitim programları incelenmekte.
Bircan Ak, “Bauhaus, Schneck ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu (DTGSO)” adlı makalesinde, okul tarihi ayrıntılı olarak verilmekte.
Prof Erol Eti, “Bauhaus Güncellemeleri” adlı makalesinde “Bauhaus örnekli bir öğretim kurumu olan Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nun gelişmiş bir Köy Enstitüsü olarak varlık gösterdiğini ifade edebiliriz” savı yer almakta.
Prof Ali Teoman Germaner “İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi reform çalışmaları kapsamında yer Alan Temel Sanat Eğitim Dersi ve Uygulandığı On Yıllık Süre (1970-1981) Üzerine” adlı makalesinde kurumun YÖK kuruluşundan önceki deneyimini ele almakta.
İTÜ’den Doç. Dr. Belkıs Uluoğlu “İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin Kuruluş Yılları: Holzmeister, Bonatz, Diğerleri ve Mimarlık Eğitiminin Örgütlenmesinde Orta Avrupalı İzler” adlı makalesinde belgelere dayalı ilginç bulgular yer almakta. Kemali Söylemezoğlu’nun arşivinden intikal ettiği anlaşılan belgeler “1928’den itibaren de Technische Hochshule sistemiyle biçimlenen İTÜ’nün geçmişindeki Orta Avrupa etkisi”ni ortaya koyuyor. Uluoğlu’na göre. “İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde Bina 1-2-3 olarak adlandırılan kürsülerce verilen derslerin içeriğine bakıldığında, bu derslerin esasını bina tipolojilerinin oluşturduğu görülür, bu da Beaux-Arts’ın klasikçi-kompozisyoncu üslubunun bina elemanları esaslı bilgisinin tersine, ‘tip’in önem kazandığı bir dile işaret eder; bu da dönemin modernist söylemiyle bire bir örtüşür.” (1; s.371).
ODTÜ’de doktora öğrenciliği devam eden mimar Y. Yeşim Uysal, “ODTÜ mimarlık fakültesi Mimarlık Bölümü’nde 1956-1980 Yılları Arası Eğitim sistemi” adlı makalesinde, “1950’li yıllardan itibaren eğitimde Amerikan yaklaşımlarının kurumsallaşması ve Bauhaus’un Amerika bağlamında ortaya çıkan kurumsal yapısının Türkiye’ye taşınması” irdeleniyor. Uysal’ın makalesi ODTÜ’nün kuruluşunda rol oynayan Prof. Charles Abrams raporunda yer alan ilginç saptamalara yer vermekte. Buna göre Abrams raporunda, ‘Temel Tasarım’ ilkelerini göz ardı eden mevcut mühendislik okullarını eleştirmekte, “finansal bilgi ve deneyimin yerleşmemiş olmasını da mesleği gerileten faktörlerden biri” olarak görmektedir.
Yeri gelmişken, finans bilgi ve deneyimlerinin öneminin 1955’li yıllarda altını çizen yaklaşımın hayli öngörülü olduğunu vurgulamak isterim.
İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu, “İçimizdeki Bauhaus : İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Eğitim Programları” adlı makalesinde, Bauhaus’un bir tarihçesi verilmekte ve Bauhaus Dessau Tasarım Yüksekokulu eğitim programı incelenmektedir. Makale, “yirminci yüzyılın önde gelen avangard isimlerinden hemen hemen herkesin yolunun” Bauhaus ile kesiştiğini saptamakta. Balcıoğlu, Bauhaus örneğinden hareketle eğitimin “bir iş değil, çağın ötesine geçmeyi hedefleyen, kuram ve inançla yüklü, güçlü bir ekiple durmadan süren bir arayış” olduğunu da vurguluyor.
Prof. Günay Atalayer, “Tekstil sanatları Eğitiminde Bauhaus’un İzleri” adlı makalesinde, tekstil Sanatları Bölümü’nün kuruluşundaki uygulama anlayışını ve günümüzde söz konusu anlayıştan arda kalanları irdeliyor.
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotograf Bölümü Başkanı Prof Dr. Barbaros Gürsel makalesinde, Bauhaus’un fotograf sanatı ile ilişkisini ele almakta.
Prof Şerife Atlıhan, “Cumhuriyet’ten 1970’li Yıllara kadar Öğretmen Okullarındaki Sanat eğitiminde Bauhaus Benzeri Uygulamalar” adlı makalesinde, ağılıklı olarak Köy enstitüleri modeli üzerinde durmakta.
Prof Dr. İnci Deniz Ilgın, “Tasarımda Referans Olarak Gündelik Yaşam: Cincinnati Üniversitesi Örneği” adlı makalesinde, Cincinatti örnek olay biçimince anlatılmakta.
Prof. Dr. Güngör Güner, “El Sanatları, tasarım ve Bauhaus İlişkisi Kapsamında Karşılaştırmalı Olarak Türkiye, Japonya, Almanya” adlı makalesinde, Gropius’un “Mimarlar, heykeltıraşlar, hepimiz zanaata dönmeliyiz…. El işini becermek hiçbir sanatçının kaçınamayacağı bir şeydir. Yaratıcı biçimlendirmenin ana kaynağı bu alandadır” sözlerine yer vererek başlıyor. Güner, Japonya’daki Nagoya Güzel Sanatlar Üniversitesi Tasarım Bölümü’nü bir Bauhaus örneği olarak inceliyor.
Gülsüm Baydar, “Çağdaş Kültür ve Bauhaus başlığı altında “Nesne Anlam, Mimarlık: Bugünden Bauhaus’a” adlı makalesinde Bauhaus’a özgü “ileri teknoloji ile endüstri öncesi dönemlerden kaynaklanan zanaatler arasında bağlantı kurulması” sorunsalını ele almakta.
Baydar’a göre “…yeni kabul edilen teknolojilerin mimarlık alanına eklemlenişinin gündeme gelmesi ve … zanaat dünyasına gönderme yapılması, günümüzle Bauhaus mirası arasında yeni tür bir bağlantının kurulabileceğine işaret ediyor.” (1; s.492). Baydar : “… Ancak mimari tasarımda ağırlığı giderek artan dijital teknolojiler, Bauhas’un farklı yüzlerini yeniden gündeme getirmesi açısından ilginç..” yorumunda bulunuyor. (1; s.494). Baydar konuya “… mimarlık disiplinlerinin temel varsayımları açısından (kanon) göz atmakta yarar var.” (1; s.494) diyor. Gene Baydar, “…bu yapılırken mimarlık tarihinin getirdiği biçimsel, dolayısıyla da kültürel ve anlamsal yükten kurtulmanın esas olması”na (1; s.494) vurgu yapıyor ve “Bauhaus programlarında tarih derslerinin olmaması bunun en çarpıcı kanıtı” (1; s.494) savını öne sürüyor. Baydar’a göre “…Bauhaus okulunda ortaya çıkan ürünler yaratıcısının imzasını taşıyan eşsiz eserler olarak değil, biçimi maddeselliğinden türeyen ve seri üretime uygun tasarlanmış ürünler tasarlanmış ürünler olarak kimliklendiriyor.” (1; s.495). Baydar, “…Yani Bauhaus’un bilinçli bir karşı çıkış olarak öne sürdüğü yapı-ustası mimar figürü, dijital mimarlıkta kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaya başlıyor.” (1; s.501) demekte.
Baydar’ın yaklaşımı Bauhaus’un günümüzdeki izdüşümlerinin ne olabileceğine ilişkin son derece ilginç kuramsal saptamalar içermekte.
Yardımcı Doç. Dr. Emre Zeytinoğlu “Bauhaus ve Avangard Piyasa” adlı makalesinde Gropius’un “ … sanat galerilerinin birer depo ve ticarethane olarak sanatı tutsaklaştırdığı ve devletin ideolojik mekanları haline gelen müzelerin” ortamında sanatın “… ancak mimari bir model içerisinde canlandırıldığında kendi yaşamsallığına kavuşabileceğine” (1; s.505) ilişkin görüşünü irdelemekte.
Zeytinoğlu : “Bauhaus, sanatın ve çokça da bilimin ilham verdiği bir mimari ortaya koyuyordu. Ve bu mimari, ….. disiplinlerarası bir bütündü…” (1; s.510) dedikten sonra, “…disiplinlerarası bütüncül bir model eğer bir mimari oluşturacaksa, bunun için disiplinleri bir arada tutacak, hatta belki işlev yönünde denetleyecek bir organizasyona gereksinim duyulacaktı. Gropius’un en önemli özelliği, böyle bir organizasyonu üstlenmiş olmasıdır.” (1; s.511) demekte. Zeytinoğlu’na göre “ Bauhaus’un sanata bakışındaki en önemli nokta, ona işlev yüklemek ve böylece onu özerklik üzerine kurulan bir piyasadan kurtarmaktı. Bugünün koşullarına göre söylersek, buna ‘sanatı neo-liberal piyasalardan ve sermaye iktidarının yol açtığı siyasi tahakkümlerden geri çekmek’ diyebilir miyiz? Bu pekala söylenebilir.” (1; s.513) savını öne sürüyor.
Yardımcı Doç. Dr. Gökçe Dervişoğlu, “Tasarımın Stratejik İletişimdeki Rolü” adlı makalesinde, sanat yönetimi alanını irdeliyor, bilgi yönetimi ve strateji, tarsım ve işletme eğitiminin buluşması, tasarımcının yeni rolü ve tasarım araştırmasının öneminin artması, tasarım yönetiminin sorunları üzerinde duruyor.
“Bauhaus : Modernleşmenin Tasarımı” seçkisi Türkiye’de uygulamalı sanat eğitiminin önemli figürlerinden Sait Yada’nın “Tatbiki Güzel Sanatlar Okullarının Doğuş Sebepleri ve Fonksiyonları” adlı uzun incelemesi ile son buluyor.
Bauhaus’un yirminci asır maceraları
Bauhaus’un yirminci asır modernizasyonuna koşut olarak çeşitli rejimlerle ilginç bir sembiyotik ilişki kurabilmesi seçkide yer alan Maciuika’nın Chakraborty’nin Bauhaus ve Kültür (2) seçkisinde yer alan “Wilhemine precedents for Bauhaus” (Bauhaus’un Wilheim Almanya’sındaki öncü izleri) makalesinde de vurgulanmakta.
Maciuika, Alman mimari ve tasarımını bütüncül olarak kavrayabilmek modernleşen devletin çıkarları, filizlenen tüketim toplumu, uluslararası rekabet koşulları ve küreselleşmenin, tasarım ve tasarımcıların kültürüne ne biçimde etki ettiğini hesaba katmakla mümkündür.” demektedir (2;s.25)
Aynı seçkide yer alan Greg Castillo’nun “The Bauhaus in Cold War Germany” (Soğuk Savaş Almanyası’nda Bauhaus) adlı makalesi İkinci Dünya savaşı sonrasında Amerika’ya yerleşmiş olan Gropius’un fikir ve yöntemlerinin soğuk savaş sırasında Amerika Birleşik devletleri tarafından Almanya’nın yeni düzene intibak ettirilmesi doğrultusunda kullanıldığını anlatır. “… Yalnızca beş senede, Gropius Amerikan göç makamları tarafından ‘yabancı düşman’ statüsünde algılanan bir göçmenden Amerika’nın kültür elçisi ve kentsel planlama alanında demokratik yaklaşımlar konusunda uluslar arası bir otorite durumuna gelebildi.” (2; s181) Aynı yazı Gropius’un Almanya’nın işgal bölgesinde CIA ile ilişkili olarak bulunduğunu ifade ediyor. Castillo’nun yazısına göre Gropius’un Almanya’daki faaliyetleri Amerika’nın avangard kültürü demokratik demokratik ifade özgürlüğü olarak lanse ettiği dönem ile çakışmaktadır. Castillo, savaş sonrası dönemde Ulm okulu gibi projelerde Gropius’un ‘modern pedagoji demokratik hedefleri’ destekleyen bir unsurdur tezinin de rol oynadığını, Ulm okulu projesinin temel amaçlarından birinin de savaş sonrası Alman toplumunda aktif kesimlerin komünist kampa eğilim göstermesinin önüne geçmek olduğunu belirtir. (2; s.184-185)
Bauhaus’un yirminci asır modernizmine tasarım alanında verdiği yanıt ismen terk edilmiş gibi görünmesine karşın birçok farklı koşul ve politik rejim altında geçerliliğini korumasını sağlamıştır.
Dolayısı ile Bauhaus ve onun en ilginç ve önde gelen teorisyenlerinden biri olan Gropius’un günümüzde sahnede olsalar idi hangi tür yaklaşımlar içerisinde olabilecekleri akla gelecek bir soru olabilir.
Bauhaus yok mu bir yedeğin ?
Artık küreselleşmiş ve finans kapitalin ön aldığı bir dünyada 21. yüzyıla ait bir Bauhaus’un önem verebileceği alanlardan birinin nano teknoloji ve bu teknolojilerin malzemeler ve inşaat teknikleri üzerinde muhtemel etkileri olabileceğini varsayabiliriz.
Bauhaus’un 21. yüzyıla ait muhtemel programatik yaklaşımlarından biri de enerji planlaması ve ekolojik yaklaşımların tasarıma etkisini kuramsallaştırmak olabilirdi.
Ancak bana kalırsa teorik yönü tamamen ağır basan Gropius mimari ve tasarım açısından hayli heretik bir yaklaşım sayılsa da farklı bir alana daha el atardı.
Özellikle dijital tekniklerin ağırlık kazanmasından sonra gayrımenkul değerlerin finans mekanizmaları ile ışık hızı ile menkul değerlere dönüşebilmesi (tut sat /mortgage mekanizmaları ve bunların son krizin tetiklenmesindeki tetikleyici etkileri düşünüldüğünde) bence Gropius’un ve Bauhaus okulu kuramcılarının ilgisini çekecekti.
Yirmibirinci asırdaki Gropius, ‘yapı ustası - mimar denklemnin yanı sıra ‘gayrımenkul finansmanı uzmanı – mimar’ denklemi ile karşımızda arz- ı endam edebilirdi.
İşte o yüzden derim ki : “Bauhaus yok mu bir yedeğin ?”
Ali Artun, Esra Aliçavuşoğlu tarafından yayım dünyasına kazandırılan “Bauhaus : Modernleşmenin Tasarımı”, mimarlık, tasarım ve bu disiplinlerin sanat ve hayata dair etkileşimleri alanında önemli bir referans çalışması olmakla kalmıyor aynı zamanda ülkemiz modernleşmesi ile koşut olarak gelişen mimarlık ve tasarım eğitiminin de kapsamlı bir tarihçesini sunuyor.
Kaynakça:
1-Ali Artun, Esra Aliçavuşoğlu, (editörlüğünde), Bauhaus: Modernleşmenin Tasarımı, Türkiye’de Mimarlık, Sanat, Tasarım Eğitimi ve Bauhaus, İletişim Yayınları, Sanat - Hayat dizisi 16, İstanbul, 2009.
2-Kathleen James- Chakraborty, (editor) Bauhaus Culture, from Weimar to the Cold War, University of Minnesota Pres Minneapolis – London,
Kaydol:
Yorumlar (Atom)